January 28, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji

Gökhan Atılgan: “Avcıoğlu’nun yıkmadığı tek bir tabu kalmamıştı”

Gökhan Atılgan: “Avcıoğlu’nun yıkmadığı tek bir tabu kalmamıştı”

Yazar ve akademisyen Gökhan Atılgan, entelektüel kapasitesini tümüyle düzeni değiştirecek bir devrime kanalize edebilen Doğan Avcıoğlu’nun enerjisi ve cesaretinin genç kuşaklara örnek olduğu kanısında. “Ele almadığı, üzerinde düşünmediği, hakkında yazmadığı tek bir konu, kendisiyle birlikte hareketlendirmediği tek bir aydın, yıkmadığı tek bir tabu kalmamıştı. Bugünkü yavaşlığımız, coşkusuzluğumuz ve tabular karşısındaki sinikliğimiz düşünüldüğünde Doğan Avcıoğlu’nun ne kadar esinleyici olduğu anlaşılabilir,” diyen Atılgan, sorularımızı yanıtladı.

– Yeniden basılan ve üzerinde yoğun bir biçimde yeniden tartışılan Türkiye’nin Düzeni kitabı ve Doğan Avcıoğlu sizce 2024’te neden önemli? 

GÖKHAN ATILGAN – Türkiye’nin Düzeni, şu cümleyle başlar: “Diyorlar ki, bu düzene dokunulamaz, bu düzen atalarımızdan kalmıştır. … Bu düzen, gerçekten, milletimizin değer yargılarını, inançlarını ve geleneklerini yansıtan, atalarımızdan kalma ve korunmaya değer bir düzen midir?”

Hayli zamandır, Türkiye’deki bilimsel çalışmaların ve toplumsal araştırmaların “düzen” sorununa odaklandığı pek görülemiyor. Oysa Türkiye’nin Düzeni’nin yazıldığı 1960’larda bütün araştırmalar ve tartışmalar “düzen” sorununa konsantre olmuştu. Yalçın Küçük’ün bir keresinde hatırlattığı gibi, hepsi de aynı dönemde yayınlanan Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni, İsmail Beşikçi’nin Doğu Anadolu’nun Düzeni, İdris Küçükömer’in Düzenin Yabancılaşması ve Bülent Ecevit’in Bu Düzen Değişmelidir adlı eserlerinin başlığındaki temel kavram “düzen”di. Rastlantısal olmayan bu durum, dönemin aydınlarının Türkiye’deki temel sorunun bir düzen sorunu olduğunu düşündüklerini gösteriyordu.

Adında “düzen” sözcüğü geçen eserler içinde Türkiye’deki “düzen” sorununu, ülkenin nasıl bir düzenin içinden geldiği, nasıl bir düzenin içinden geçtiği ve nasıl bir düzenin içine girmesi gerektiğine ilişkin merkezî soru etrafında tartışabilen en önemli eser Türkiye’nin Düzeni idi. Kitabın alt başlığındaki (Dün Bugün Yarın) ifade bu merkezî soruya gönderme yapar. Maziyi, şimdiyi ve istikbali tek bir merkezî soru etrafında anlatan, analiz eden, eleştiren, tartışan ve bütün bu entelektüel emekten bir gelecek tahayyülü çıkaran Türkiye’nin Düzeni kendi zamanında bambaşka bir yerde duruyordu. Bu nedenle yurtta ve dünyada geniş yankılar yaratmıştı.

AŞKIN BİR KİTAP: NEDEN?

Neredeyse çeyrek asrını İslamcı bir iktidarın tahakkümü altında geçiren Türkiye’de düzen içi arayışların hiçbir sonuç veremediği, herhangi bir alternatif üretemediği ve belirli bir gelecek vaat edemediği apaçık ortadayken yeni bir geleceğin ancak yeni bir düzenin içine doğru yönelmekle mümkün olabileceğine ilişkin kanılar, sezgiler, düşünceler ve izlenimler güçleniyor. Türkiye’nin Düzeni’nin mazinin kalbinden geri çağrılması her şeyden önce bundan.

Günümüz Türkiye’sindeki İslamcı iktidarın söyleminde “ecdat”ın ne büyük bir ağırlık taşıdığı, “ecdat” diye bildiklerinin olanca ağırlıklarıyla bütün toplumu bir boa yılanı gibi saran düzenlerini çağrıştıran bir çerçevenin Türkiye’ye dayatıldığı görülebiliyor. Bu dayatmanın Doğan Avcıoğlu’nun meydan okuyucu sorusunu yeniden gündeme getirdiğini düşünebiliriz: sahiden atalarımızdan (ecdadımızdan) kaldığı söylenen bu düzene dokunulamaz mı?

Son olarak Türkiye’nin Düzeni’nin Türkiye’de genellikle rastlanan hatalı eğilimleri aşmak bakımından benzersiz bir kitap olduğunu vurgulamamız gerekir. Türkiye’de bilimsel çalışmalar genellikle (elbette farklı örnekler de var) monoton, soğuk, didaktik ve lezzetsiz bir dille yazıldığı için okuma hevesini pek tahrik edemiyor. Gazetecilik perspektifinden yazılan kitaplar ise kolayca okunabilse bile bilimsel bir metodolojiye dayanmadığı için önemli sorunlar taşıyabiliyor. Beri yandan Türkiye’de tahlil ile tasvir, olgu ile kuram dengesi genellikle uygun bir şekilde kurulamıyor. Türkiye’nin Düzeni bütün bu sorunları aşabilen ikonik bir yapıt. Kalın bir kitabın heyecanla da okunabildiği, yalın bir üslubun bilimsel bir yöntemden şaşmadan da ilerleyebildiği, tespit ve tahlillerin sürekli olarak olgularla da desteklendiği, edebî eserlerin anlatının içine çekinmeden sokulabildiği nadir kitaplardan biri Türkiye’nin Düzeni. Günümüz okurları için bu bakımlardan çekim gücü yüksek bir eser olarak beliriyor ve ilgi görüyor.

Ancak, Türkiye’nin Düzeni’nin bu özellikleri onun bazı önemli sorunlarını görmezden gelmemizi gerektirmez. Daha önce, “Mühürler” adlı kitabımızda yer alan “Bilim ile Siyaset Arasında Türkiye’nin Düzeni” başlıklı makalemde göstermeye çalıştığım gibi, Doğan Avcıoğlu’nun bu kitabında kullandığı “sosyal sınıflar” perspektifi Marksist sınıf anlayışına epeyce uzak bir mesafede kalıyor. Beri yandan kitap, dönemin şartları gereği yer yer “Ezop dili”ne başvuruyor. Sözgelimi kitabın “Milli Devrimci Kalkınma Yolu” başlıklı bölümü böyle dolaylı bir dilin kullanıldığı sentetik özellikler gösteriyor.

Doğan Avcıoğlu’nun bugün neden önem kazandığı hakkındaki soruya gelecek olursak…

TABULAR VE KEMALİZM

Kanımca Avcıoğlu’nun en önemli özelliği hiç durmamacasına okuyarak, notlar tutarak, eleştirerek, tartışarak, yazarak, tezler geliştirerek inşa ettiği entelektüel kapasitesini tümüyle düzeni değiştirecek bir devrime kanalize edebilmesiydi. Böylesi bir yolculuk hem müthiş bir enerji hem de müthiş bir cesaret gerektiriyordu. Kendisi enerji ve cesaret timsali bir aydındı. Ele almadığı, üzerinde düşünmediği, hakkında yazmadığı tek bir konu, kendisiyle birlikte hareketlendirmediği tek bir aydın, yıkmadığı tek bir tabu kalmamıştı. Bugünkü yavaşlığımız, coşkusuzluğumuz ve tabular karşısındaki sinikliğimiz düşünüldüğünde Doğan Avcıoğlu’nun ne kadar esinleyici olduğu anlaşılabilir.

Hayat hikâyesine baktığımızda Doğan Avcıoğlu’nun eğer isteseydi bir profesör, CHP’de üst düzey bir yönetici ve bakan, devletin tepelerinde bir bürokrat, büyük bir şirkette en üst düzeyde sorumlu veya çok satan bir gazetede başyazar olabileceğini anlayabiliriz. Ancak o, kendi halkına en iyi hizmet edebileceği bir yolu, yani devrimle başkalaştırılmış yeni bir ülke yaratma hedefini seçerek bütün diğer alternatifleri reddetti. Bu türden bir bağımsızlık duygusu ve devrimci konumlanışın da günümüz Türkiye’sinde esenleyici özellikler taşıdığını söyleyebiliriz.

– Türkiye’nin Düzeni ve radikal cumhuriyetçi bir düşünür olarak Avcıoğlu, AKP’nin toplumu tümüyle fethetmesine engel olan bir tür “Halk Kemalizmi”ne teorik stepne olabilir mi?

GÖKHAN ATILGAN – Kemalizm ve cumhuriyetçilik meselesini dikkatle değerlendirmek gerekir.

Türkiye’deki cumhuriyet tartışmalarına baktığımızda 1923’te kurulan cumhuriyetin tarihsel anlamının ve konumunun yeterince iyi tartışılmadığını görebiliriz. 1923’te “parlamenter bir cumhuriyet” kuruldu. Kemalizm, cumhuriyetin bu türünün sınırlarına geldi ve orada durdu. Doğan Avcıoğlu cumhuriyete halkçı bir içerik kazandırmanın kuramını ve pratiğini geliştirmeye çalıştı. Bu da parlamenter cumhuriyetin bir “demokratik cumhuriyete” ve giderek bir “sosyal cumhuriyete” dönüştürülmesini gerektiriyordu.

KEMALİZME SOSYALİZM AŞISI YAPMAK

Avcıoğlu’nun Marksizmle ilişkisi bu açıdan değerlendirilebilir. Kemalizm, erken dönemlerinde demokratik ve sosyal cumhuriyet biçimlerine doğru eğilim gösterebilecek bir teorik perspektif taşımıyordu. Bu da onun sınıf karakterinden kaynaklanıyordu. Onu bu yöne doğru taşımak için sosyalistçe yorumlamak ve emekçi sınıflar temeline oturtmak gerekiyordu Bu zorlu iş ancak Marksizmden yararlanılarak gerçekleştirilebilirdi. Doğan Avcıoğlu’nun yapmaya çalıştığı şey tam olarak buydu: Kemalizmi Marksizmden yararlanarak yeniden yorumlamak veyahut Kemalizme sosyalizm aşısı yapmak. Elbette Kemalizm ile Marksizm arasındaki ilişki son derece kırılgandır. Bunun mümkünlük koşullarının tarihsel bağlama göre değerlendirilebileceği de açıktır. Avcıoğlu’nun etkin olduğu 1960’lı yıllar Kemalizm ile Marksizm arasında pozitif bir ilişki kurmaya en elverişli dönemdi ve kendisi böyle bir denemeyi cüretkâr bir biçimde yaptı.

Günümüz Türkiye’sindeki İslamcı iktidarın sancağı altında, Kemalizmin ve Kemalistlerin ilerici yönsemeler gösterebildiği gözlemlenebiliyor. Ancak bu ilerici damarın daha güçlü akabilmesi ve kurumaması için demokratik cumhuriyet mücadelelerine bağlanabilmesi ve sosyal cumhuriyet hedeflerine eklemlenebilmesi gerekiyor. Doğan Avcıoğlu’nun perspektifi işte bu noktada önem kazanabilir.

– Doğan Avcıoğlu’nun basit bir darbeci, bu arada Türkiye soluna son 30 yılda iyice sızan yeni moda bir linçle “Kürt düşmanı” olarak tanımlanması mümkün mü?

GÖKHAN ATILGAN – Kurumlar, örgütler ve partiler gibi kişilerin de hayatlarında evreler vardır. İyi gözlemlendiğinde, Doğan Avcıoğlu’nun, 1960’ların başından itibaren Türkiye’de bir düzen değişikliğinin nasıl olabileceğine ilişkin farklı seçenekler üzerinde durduğu görülür. İlk başlarda CHP içinden ilerlenerek bir şeyler yapılıp yapılmayacağına bakmıştır. Bunun mümkün olmadığını görünce işçi sınıfından ve sendikacılardan gelen Çalışanlar Partisi girişiminin içinde yer almıştır. Bu girişim akim kalınca Sosyalist Kültür Derneği’nin kuruluşunda yer almış, Yön Yayınları’nı yönetmiş ve Türkiye İşçi Partisi’ni desteklemiştir.

Ancak, 1965 Ekim’inde yapılan seçimler, TİP’in 15 milletvekiliyle parlamentoya girmesinden ötürü solda sevinçle karşılansa da Doğan Avcıoğlu bu seçimde Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin tek başına iktidar koltuğuna oturmasından daha farklı bir sonuç çıkarmıştır. Ekonomisi geri, eğitim seviyesi düşük ve kırsal hayattaki ağalık ilişkileri baskın bir ülkede seçim sandığının din istismarı, bayrak sömürüsü, yalancı vaatler ve avanta mekanizmalarıyla kolaylıkla manipüle edildiğini görmüş ve bu koşullarda sosyalistlerin sandık yoluyla iktidara gelme hedefinin zaman kaybından başka bir işe yaramayacak olan bir tür romantizm olduğunu düşünmüştür. 1965 seçimlerinden hemen sonra yazdığı ve bana göre kendi serüveninde bir dönüm noktası olan “Sosyalizmin Romantik Dönemi Mutlaka Kapanmalıdır” başlıklı yazısı bu düşüncesinin bir ifadesidir. Bu düşünce, dönemin en önemli Marksistlerinden biri olan Behice Boran tarafından “sosyalizm için kestirme bir yol bulunmadığı” vurgulanarak kuramsal ve siyasal olarak ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Bu süreçte Türkiye sosyalist hareketinde bir yol ayrımı da yaşanmıştır. Bu yollardan hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Ama burada bizim için önemli olan bu yol ayrımına farklı seçeneklerin sınanmasından sonra gelindiğidir.

NE DARBECİ NE DE KÜRT DÜŞMANI

Doğan Avcıoğlu işte bu yol ayrımından sonra bir hükümet darbesiyle iktidarın alınmasının önemli bir başlangıç noktası olabileceğini düşünmüştür. Burada “başlangıç noktası” tanımlaması önemlidir. Zira “sıradan bir darbeci” için sonuç olan şey Doğan Avcıoğlu için sadece bir başlangıçtır. Doğan Avcıoğlu ilerici subaylar ve aydınların ortak bir girişimiyle gerçekleştirilecek bir hükümet darbesinin bir toplumsal devrime dönüştürülmesi gerektiğini düşünmüş ve bunu programatik olarak 9 Mart Hükümet Darbesi Teşebbüsünden önce ortaya koymuştur. Büyük ölçüde Devrim gazetesindeki makalelerinin biraya getirilmesinden oluşan Devrim Üzerine adlı eseri bu gözle okunduğu zaman Doğan Avcıoğlu’nun hükümet darbesini müteakip demokratik bir devrime girişme ve bunu sosyalizan bir yönelişe doğru evriltme hedefinde olduğu görülür. Avcıoğlu’nun “demokrasi” karşısındaki konumunu da bu bağlama oturmak uygun olur. Onun “cici demokrasi” ya da “Süleyman Bey parlamentoculuğu” gibi tanımlamalarına bakılarak demokrasi karşıtı olduğu sanılmamalıdır. Bilakis, Avcıoğlu, sadece seçim sandığından ibaret görülen bir demokrasi anlayışına karşı çıkmıştır. O, yurttaşların edilgen, yöneticilerin ise etken olduğu bir demokrasi fikrini reddediyor ve demokrasinin toplumsallaştırılıp derinleştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu da ancak düzen değişikliğiyle mümkündü.

Bu açıdan bakıldığında Doğan Avcıoğlu’nu basitçe bir “darbeci” ya da “cuntacı” olarak değerlendirmek sadece haksızlık olmaz, aynı zamanda yanlış da olur.  O bir devrimciydi. Ne var ki, Marksist değildi. Bu ikisi ayrı şeylerdir. Doğan Avcıoğlu’nun devrimciliği ve sosyalizm anlayışının Marksizm bakımından eleştiriye tabi tutulması gerektiği besbellidir. Ancak Marksist bir bakışla eleştirilmesi gerektiği onun bir devrimci ve bir sosyalist olduğu gerçeğini değiştirmez.

“Kürt düşmanı” suçlaması… Böyle bir ithamın tamamen yersiz ve haksız bir bühtan olduğunu dönüşüyorum. Devrimci Kürt gençlerine Yön dergisinin sayfalarını ilk kez açan Doğan Avcıoğlu, Kürt şehirlerine ilişkin sosyolojik araştırmalara da ilk kez Yön’de genişçe yer vermiştir. Kurucusu olduğu Sosyalist Kültür Derneği’nin Diyarbakır’da da bir şubesinin olmasını özellikle istemiş ve yakın zaman önce kaybettiğimiz Kürt aydını Tarık Ziya Ekinci’nin bu işi üstlenmesini sağlamıştır. Ancak daha önemlisi, Kürt sorunu sadece bir kalkınma sorunu olarak görülür ve “Doğu sorunu” olarak tanımlanırken gözü pek bir çıkışla 1966 yılında yazdığı “Kürt Meselesi” başlıklı yazısında “Resmî tez ne olursa olsun … bir Kürt meselesi vardır ve uzun yıllardır uygulanan politika, meseleye bir çözüm yolu bulmakta başarısız kalmıştır,” demiştir. Avcıoğlu, “etnik yönü” olan Kürt sorununun sadece ekonomik tedbirlerle çözülemeyeceğini ve yuvarlak laflarla geçiştirilemeyeceğini savunmuştur. Kemalist gelenek içinde Kürt sorununa bu şekilde ve bu cesaret dozuyla yaklaşan ilk kişi Doğan Avcıoğlu’dur.

SIRADAKİ: Çağdaş Sümer: “Avcıoğlu düşüncesi Türkiye ilericiliğinin büyük bir koludur”