Tekelci sermaye yörüngede: Emperyalizmin saldırganlığı uzaya nasıl yayılıyor?
ÖZCAN BUZE
BİR İTİRAF BİR SÜKÛT
Maryland’de bir konferans salonu. Kürsüde ABD Uzay Kuvvetleri’nin siyasi başı Troy Meink var. Söylediği cümle kısa ama ağırlığı büyük: Washington artık uzayda silah bulundurduğunu saklamıyor. “Hava sahasında olduğu kadar uzayda da hâkimiyetimizi sürdürmemiz kritik önemde” diyor, “tehdit altında kaldığımızda bunu göğüsleyebilmemiz için gerekli adımları atmak zorundaydık.” Ne var ki bu itirafın hemen ardından bir sükût geliyor. Hangi silah, ne amaçla, kime karşı sorularının hiçbirine yanıt yok. Meink’in tek söylediği şey caydırıcılık. Kim tehdit ediyor, hangi silah, ne zaman kullanılacak? Bunların hepsi karanlıkta bırakılıyor.
Pekin sert bir uyarıda bulunuyor: Çin Dışişleri Bakanlığı Washington’dan uzayda savaşa hazırlanmayı durdurmasını istiyor. Moskova’nın sesi de ona katılıyor; her ikisi de uzayın her türlü silahtan arınmış kalması gerektiğini hatırlatıyor. Bu tepkinin arkasında bir ironi saklı: Sovyet mirasının Almaz-2 istasyonundan daha 1974’te bir uçaksavar topuyla uzaya silah fırlatılmıştı. O istasyon çoktan düşmüş olsa da uzayı ilk silahlandıran taraf Washington değildi. Ama bugün konuşan, dünkü değil, bugünkü hiyerarşi; ve bugünkü hiyerarşide sözü söyleyenin kim olduğu, sözün içeriği kadar önemli.
Astronom Jonathan McDowell’ın tepkisi çok öğretici. Dünyanın önde gelen uydu uzmanlarından biri olan McDowell, Meink’in açıklamasına —hem de bu kadar muğlak bir biçimde yapılmasına— şaşırdığını söylüyor. Bir silahın varlığını duyurup ne olduğunu söylememenin caydırıcılık açısından pek bir işe yaramadığını, çünkü karşı tarafın gerçek bir tehditle karşı karşıya olup olmadığını bilemeyeceğini belirtiyor. Ona göre bunun tek sonucu, ABD’yi olduğundan daha militarist göstermek. McDowell haklı, ama sorduğu soru eksik. Mesele yalnızca diplomasinin verimliliği değil. Mesele neyin korunduğu ve bu korumanın kimin çıkarına işlediği.
YANLIŞ KIYAS: YÖRÜNGE BİR TOPRAK DEĞİLDİR
Bu haberi okuyan biri kolayca eski bir kalıba sürüklenebilir: Büyük devletler yeni bir “toprak” için yarışıyor, uzay bir sonraki sömürge cephesi. Kıyas cazip, çünkü tanıdık. Geç on dokuzuncu yüzyılın Afrika’yı bölüşen haritalarını, Büyük Oyun’un Orta Asya’sını hatırlatıyor. Ama bu kıyas yanlış, çünkü konuyu klasik emperyalizmin asıl mekanizmasından koparıyor ve onun yerine coğrafi bir metafor koyuyor.
Klasik sömürgecilikte iş, doğrudan mülk edinmekti. Toprağı işgal et, üzerindeki hammaddeyi, emeği, pazarı kendi tekeline al. Lenin’in emperyalizm tanımı ise bambaşka bir katmandır. Beş temel özellik sayar: Üretimde ve sermayede yoğunlaşmanın tekelleri doğurması, banka sermayesiyle sınai sermayenin kaynaşarak finans kapitali oluşturması, mal ihracının yanına sermaye ihracının eklenip giderek onun önüne geçmesi, dünyayı aralarında paylaşan uluslararası tekelci birliklerin oluşması ve büyük kapitalist güçler arasında dünyanın toprak olarak paylaşılmasının tamamlanması. Bu son madde bile, dikkat edilirse, bir sonuçtur; önce sermaye ihracı ve tekelleşme gelir, toprak paylaşımı bunun ardından, onun aracı olarak gelir.
Uzayda hammadde bol olsa da, Dünya yörüngesinde üretim yok, emek yok, çıkarılacak hammadde yok. Oraya kimse yerleşmiyor, tarım yapmıyor, nüfus taşımıyor, yerli bir işgücünü sömürmüyor. “Yeni toprak” çerçevesi bu yüzden yanılgıya açık kapı bırakıyor. Sanki Washington jeostasyoner (yerdurağan uydu yörüngesi) bandı fethediyor, oraya bayrak dikiyor, bir terra nova ilan ediyormuş gibi bir izlenim veriyor. Oysa yörüngede olan bitenin doğası çok farklı ve bu farkı görmeden yazılan her analiz, jeopolitik determinizmin tuzağına düşer. Mackinder’in 1904’te ortaya attığı Heartland (Kalpgâh) tezinden bu yana bu gelenek, tarihin itici gücünü sınıf ilişkilerinde ve sermayenin hareketinde değil, coğrafi konumda arar; kim hangi karayı, hangi boğazı, hangi yüksek noktayı tutuyorsa, dünya düzenini o belirler. Bu çerçevede devletler, farklı sınıfsal çıkarları temsil eden tarihsel aktörler olmaktan çıkar, sabit bir satranç tahtasında hareket eden soyut oyuncular hâline gelir; emperyalizm de üretim ilişkisine dayalı bir olgu olmaktan çıkıp bir “konum avantajı” arayışına indirgenir. Uzay söz konusu olduğunda bu indirgeme özellikle ayartıcıdır, çünkü yörünge gerçekten de üç boyutlu bir haritaya, bir “yükseklik avantajına” benzer gibi görünür. Ama bu benzerlik yanıltıcıdır: Yörüngedeki mücadelenin sürükleyicisi bir konum değil, o konumdan geçen sermaye dolaşımıdır; coğrafya burada sonuçtur, sebep değildir.
ÖNCE MÜLK, SONRA MUHAFIZ: TEKELİN SİLAHLI KOLU
Gerçek tablo şudur: Emperyalist tekeller uzayda zaten yıllardır bulunuyor. Silahlanma bu bulunuşun başlangıcı değil, sonucudur. Starlink’in on binlerce uydusu, GPS ağı, askerî ve ticari iletişim sistemleri, hava trafiği ve deniz taşımacılığının yön bulma altyapısı, hatta küresel finansal işlemlerin zamanlama senkronizasyonu… Bunların hepsi jeostasyoner ve alçak yörüngede fiilen konuşlanmış devasa bir sermaye yığınıdır. Bu yığın parasal değeriyle de, işlevsel önemiyle de, artık dünya ekonomisinin görünmez omurgasıdır; bankalar arası işlem saatleri, borsaların zaman damgaları, askerî komuta zincirlerinin koordinasyonu, hepsi bu omurgaya bağımlıdır.
Bu, devletle özel sermayenin kaynaştığı, Lenin’in finans kapital dediği ilişkinin neredeyse ders kitabı niteliğindeki bir örneğidir. SpaceX’in Pentagon ile imzaladığı milyarlarca dolarlık sözleşmeler, özel sermayenin devlet aygıtıyla nasıl iç içe geçtiğini gösterir; burada devlet, tekelin koruyucusu, tekel de devletin stratejik aracı hâline gelir.
Bu durumda, Meink’in Maryland’de açıkladığı gelişme, yeni bir yayılma değil, var olan mülkün silahlı muhafızlığıdır. Astronom McDowell’ın ve Secure World Foundation direktörü Victoria Samson’ın tahmini bunu doğruluyor. Söz konusu “silahlar”, muhtemelen jeostasyoner bantta devriye gezen on yedi kadar küçük ABD uydusudur, düşman uydularının iletişimini bloke edebilen radyo bozucular, yani jammer’lardır. Samson’ın SpacePolicyOnline’a yazdığı gibi, meselenin özü hep aynı kalmıştır. ABD’nin uzayda fiilî bir çatışmadan kaybedecek en çok şeyi vardır, çünkü en çok uyduya sahip olan ve en bağımlı olan taraf odur. Bu, bir işgalcinin endişesi değil, bir tekelin kırılganlığıdır; ülkü ne kadar büyürse, onu koruma zorunluluğu da o kadar büyür. Bu altyapı yalnızca ABD topraklarında değil, Norveç’teki Vardø’ya yerleştirilen Globus II radarı gibi müttefik üsleri üzerinden de işler; tekelin coğrafyası, tek bir devletin sınırlarıyla asla örtüşmez.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka boyut daha vardır: Bu koruma çabasının bedeli, yalnızca rakip devletlere değil, uzayın kendisine de yansır. Bir uyduyu vurmak ya da başka bir uyduyla çarpıştırmak, yörüngeye binlerce parça enkaz saçar; bu enkaz başka uydulara çarpar, o da yeni enkaz üretir. “Kessler sendromu” denen bu zincirleme reaksiyon, teorik olarak yörüngenin bazı katmanlarını yüzyıllarca kullanılamaz hâle getirebilir. Yani tekelin silahlı kolu, yalnızca rakip tekellere karşı değil, insanlığın ortak kullanabileceği bir alana karşı da bir tehdittir. Mülkiyet ilişkilerinin savunulması uğruna, herkese ait olması gereken bir kaynağın tahrip edilmesi riski yaratılır.
RUSYA, ÇİN VE EMPERYALİZMİN ÖLÇÜTÜ
Burada bir itiraz doğal olarak akla geliyor: Rusya ve Çin de uzayda benzer kapasiteler geliştiriyorsa, mesele ABD’nin tekeli değil, rakip emperyalist blokların rekabeti değil midir? Bu itiraz ciddiye alınmayı hak eder, ama ölçütü doğru yerde aramadığı için yanılır.
Emperyalizmin ölçütü, bir devletin sermaye ile iç içe geçmesi değildir. Kapitalizmin geçerli üretim tarzı olduğu her ülkede devlet, o düzeni korumak için sermayeyle belirli ölçüde kaynaşmıştır; bu emperyalizme özgü bir nitelik değil, kapitalizmin kendisine özgü bir niteliktir. Ölçüt de bir ülkenin sınırları dışında ekonomik faaliyette bulunması değildir; karşılıklı yarara dayanan her işbirliği sermaye ihracı sayılamaz. Asıl ölçüt, finans kapitalin bir başka ülkenin işletmelerini doğrudan ele geçirip kendisinin işletmesi ve o ülkenin kaynaklarını kendisinin sömürmesidir.
Bu ölçütle bakıldığında Rusya’nın Türkiye’deki Akkuyu nükleer santrali inşası bir emperyalist yayılma değildir; masrafın büyük bölümünü Türkiye karşılamakta, mülkiyet Türkiye’de kalmaktadır, tıpkı Sovyetler Birliği döneminde kurulan sanayi tesislerinin mal karşılığında ödenmiş olması gibi… Çin’in Kuşak ve Yol girişimi de aynı çerçeveye girer. Çin altyapı götürür, karşılığında geçiş hakkı ve ortaklık alır; oranın madenini, tarım arazisini, işgücünü kendi tekeline geçirip sömürmez. Afrika’da Çin’in “yayılmasından” söz edenlerin çoğu, tam da bu ayrımı gözden kaçırır; altyapı kurmak ile kaynak sömürmek aynı şey değildir. Bu, karşılıklı ekonomik işbirliğidir, sermaye ihracı değildir. Rusya ve Çin, bugün bulundukları aşama itibarıyla emperyalist ülkeler olarak değerlendirilemez.
Bu ayrım, Ukrayna’daki savaşın da doğru okunmasını sağlar. Savaşın arkasında yalnızca bir sınır anlaşmazlığı yoktur; Batı’nın Rusya’yı dağıtmak için topluca giriştiği korkunç bir plan vardır. Bu süreçte Ukrayna halkı fiziksel olarak yok edilirken Rusya halkı da bedel ödemektedir. Kara cephesindeki bu saldırganlıkla yörüngedeki silahlanma, aynı mantığın iki farklı sahnesidir: Biri toprakta, öbürü üstümüzde; biri bir halkı fiilen yok ederken, öbürü bir tekelin mülkünü korumaya çalışır. İkisi de aynı kaynaktan beslenir. Bu kaynak, emperyalist saldırganlığın, kendine rakip gördüğü her gücü, ister bir ulusun toprak bütünlüğü ister bir başka devletin uzay kapasitesi olsun, tasfiye etmeyi amaçlamaktadır.
Elbette bu tespit, akademik dürüstlüğün gerektirdiği bir çekinceyi de beraberinde getirir: Rusya ve Çin’in emperyalist olmadığı hükmü, onların iç politikalarının ya da bölgesel nüfuz arayışlarının eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmez. Mesele, Lenin’in koyduğu teknik ölçütün — finans kapitalin doğrudan mülk edinip sömürmesi — bu iki ülke için karşılanmamış olmasıdır. Bu, tarihsel bir teşhistir, ahlaki bir beraat belgesi değil.
SONUÇ: SALDIRGANLIK ALTYAPIYI İZLER
Uzaya taşınan şey bir coğrafya değil, bir davranıştır. Emperyalist tekel yörüngede zaten duruyordu; şimdi açığa çıkan, onun silahlı koludur. Mülkü koruyan, rakip erişimi engelleyen, gerektiğinde saldırıya geçebilecek bir kuvvettir. Saldırganlık altyapıyı izler, altyapı da sermayenin kendisini izler; bu zincirin her halkası, bir öncekinin mantıksal sonucudur.
Meink’in Maryland’de söylediği ve söylemediği şey, tam da bunun itirafıdır. Ne olduğunu açıklamadan var olduğunu duyurmak, korunacak bir şeyin gölgesini göstermekten ibarettir. Bu gölgenin arkasında ne bir keşif tutkusu, ne bir bilimsel merak vardır; arkasında, yeryüzündeki tekelci düzenin devamını sağlayan bir altyapının, artık açıkça silahla korunduğu gerçeği durur. Dünkü sömürgeci, toprağı işgal ederdi. Bugünkü tekel, dolaşımı korur. İkisi de aynı mantığın, farklı çağların koşullarına uyarlanmış hâlidir ve bu mantığı görmek için gökyüzüne değil, kimin neyi kimden koruduğuna bakmak yeterlidir.