Mülkiyet sorusu: Kıyamet söylemi neyi gizliyor?
ÖZCAN BUZE
I. FRANKENSTEİN’IN DEHŞETİ
Mary Shelley’nin yarattığı canavarın bir adı yoktur. Doktor Frankenstein’ın kendisi de canavar değildir; dehşet duygusunun doğuşu, yarattığı varlığın kendi denetiminden çıkabileceğini fark ettiği ândır. Korku yaratılandan değil, yaratılanın artık kendisine itaat etmeyebileceği ihtimalinden gelir. Bugün yapay zekâ karşısında Batı burjuvazisinin gündeme zorla soktuğu kıyamet senaryosu, aynı sahnenin iki yüzyıl sonraki tekrarıdır. Bu, kendi elleriyle inşa ettiği bir gücü artık tekelinde tutamayacağı korkusudur; ileri sürüldüğü gibi insanlığın yok oluşu değil, sınıf tahakkümünden çıkmasıdır.
Bu dehşet, edebi bir mecaz olmaktan çıkıp doğrudan siyasi öneriye dönüştüğünde neye benzediğini görmek için 2023’e bakmak yeter. O yılın mart ayında Future of Life Institute adlı kuruluş, GPT-4’ten daha güçlü yapay zekâ sistemlerinin eğitimine en az altı aylık bir ara verilmesini isteyen açık bir mektup yayımlamıştı; Elon Musk, Steve Wozniak ve aralarında tanınmış araştırmacıların da bulunduğu binlerce kişi de bu çağrıyı imzalamıştı. Yapay zekâ güvenliği alanındaki en tanınmış isimlerden Eliezer Yudkowsky ise, aynı yıl Time dergisinde yayımlanan bir yazıda bu altı aylık çağrıyı yetersiz bulmuştu; ona göre büyük GPU kümeleri — yapay zekâ modellerini eğitmek için kullanılan devasa hesaplama donanımı — tamamen kapatılmalı, eğitim çalıştırmalarına küresel çapta ve süresiz bir tavan koyulmalı, gerekirse kural tanımayan bir veri merkezi hava saldırısıyla imha edilmeliydi. Öneri, yapay zekâyı nükleer silahlarla eş tutuyordu; metin Beyaz Saray basın toplantısına kadar taşındı. Yudkowsky’nin tarif ettiği bu kıyamet senaryosu — yapay zekânın kendiliğinden özerkleşip insanlığı toptan yok edeceği senaryo — sonraki yıllarda bu alan içinde bir referans noktası hâline geldi. Burada dikkat çekici olan tehdidin büyüklüğü değil hedefin seçimidir. Bombalanması istenen, makinenin kendisidir; makineyi kimin sahiplendiği, kimin işlettiği, kimin kâr ettiği söz konusu bile edilmiş değildir. Mülkiyet ilişkisi konunun tamamen dışında bırakılmış, yerine düşman olarak donanım koyulmuştur.
Bu sahnenin geçmişe uzanan bir kökeni vardır ve bu bir tesadüf değildir. Lord Byron, 1812’de Lordlar Kamarası’nda makine kırıcı işçileri (Luddcular) savunan bir konuşma yapmıştı; dört yıl sonra, 1816 yazında, Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati’de bir araya geldiği aynı çevre — kendisi, Percy Shelley, Mary Shelley ve birkaç arkadaşları — fırtınalı bir gecede hayalet hikâyesi yazma oyunundan Frankenstein öyküsünü çıkardı. Yaratıcısını yok eden varlık imgesiyle makine kıran işçiyi savunan ses, aynı İngiliz Romantik kuşağından, birbirine yakın yıllarda çıkmıştır.
Ne var ki, canavarın gerçekten canavar olup olmadığı sorusu, önce daha temel bir sorunun yöneltilmesini gerektirir: Cansız madde, kendi başına herhangi bir şey üretebilir mi? Yanıt için Mars’a bakmak yeterlidir. Kızıl gezegende demir, silikat, donmuş su — tam bir maden envanteri — bolca vardır; kıtlık yoktur, muazzam büyüklükteki bir kaynak dört buçuk milyar yıldır orada durmaktadır. Yine de hiçbir zenginlik üretilmemiştir, üretilemez, çünkü orada yaşayan hiçbir canlı yoktur. Terraform (canlı varlıkların yaşayabilmesi için gerekli çevre koşullarının oluşturulması) önerilerinin tamamı bu gerçeği zımnen kabul eder. Mars’ı üretken kılmanın tek yolu önce oraya yaşamı sokmaktır; bakteri, yosun, sonra bitki… Bolluk tek başına hiçbir şey doğurmaz. Doğuran, yaşamdır, canlı varlıklardır.
Toprağa bir demir parçası gömün, geri aldığınızda elinizde olan yine demirdir, daha fazlası değil; üstelik zamanla paslanmış, dağılmış, azalmış olarak… Cansız madde kendi hâline bırakıldığında korunmaz bile; paslanır, çürür. Ama toprağa bir tohum ekin, geri aldığınız ektiğinizden fazla olacaktır: Bir taneden bir başak, bir başaktan bir tarla, bir tarladan bir orman… Marx’ın emek-değer ve artı-değer kavramlarının maddi temeli tam da buradadır; fizyokratların tohum-hasat imgesi, ücretli emeğe hiç değmeden önce bile artı ürünün nereden geldiğini gösterir. Ölü madde kendi kendine hiçbir şey katmaz, entropiye teslim olur. Yaşayan süreç ise o akıntıya karşı çalışır, biriktirir, çoğalır. Tek bir tohum, zaman ve uygun koşullar verildiğinde, tüm bir ormanı, bir ekosistemi, ilkesel olarak bir gezegeni var edebilir.
Veri merkezi, tohum değil demirdir. İçine ne kadar sermaye, ne kadar veri, ne kadar hesaplama gücü dökülürse dökülsün, kendi başına artı-ürün veya değer üretmez; ürettiği her şey, onu tasarlayan, eğiten, düzelten, sürekli bakımını yapan canlı emeğin ürettiği artının cansız donanım üzerinden dolaşıma sokulmuş hâlidir. Bakımsız bırakıldığında sessizce beklemez, bozulur, sürüklenir, paslanır. Sahip olduğu her “büyüme” görüntüsü, aslında arkasındaki canlı emeğin büyümesidir; yalnızca yanlış özneye fatura edilmiştir. Marx’ın kendi terminolojisiyle söylersek bu, sabit sermayenin tanımıdır. Geçmiş emeğin donmuş, kendiliğinden değer üretemeyen hâlidir; ancak canlı emek onu harekete geçirdiğinde değer aktarımına aracılık eden ölü bir nesnedir.
Burjuvazinin bu ayrımı görememesi bilgi eksikliğinden değildir. Elinde bilimin bütün araçları vardır — matematik, fizik, kendi iktisadı — ve bu araçları kendi konumunun dışındaki her alanda ustalıkla kullanır. Fakat sınıfsal konumu, kendi payına düşeni görmesine izin vermez; çünkü doğru sonucu görmek, kendi sınıfının tarihsel olarak geçici, sömürüye dayalı bir ilişki sistemi olduğunu kabul etmek demektir. Bu bir muhakeme hatası değil, onun altında işleyen bir içgüdüdür; hiçbir canlı, kendi ortadan kalkışını soğukkanlılıkla hesaba katmaz. Gezegen düzeyinde bir yok oluşu tasavvur etmek, burjuvazi için sınıf düzeyinde bir ölümlülüğü tasavvur etmekten daha kolaydır; çünkü birincisi kendisini masumlaştırır, ikincisi ise suçlar. Bu yüzden kıyamet senaryosu, aslında “biz bu ilişkiyi sonsuza dek sürdüremeyeceğiz” cümlesinin, söylenemez olduğu için gezegenimiz ve üzerindeki bütün yaşama yansıtılmış hâlidir. Bütün insanlığın ve öteki canlıların onunla birlikte ölmesini tahayyül etmek, kendi sınıfı olmaksızın devam eden bir dünyada yaşamasını tahayyül etmekten daha katlanılabilir bir tasavvurdur.
II. SUSKUNLUĞUN ÜÇ SESİ
12 Eylül 2026’da Anthropic’in CEO’su Dario Amodei, “We Must Pace the Frontier” (Sınırı Kendi Tempomuzla Aşmalıyız) başlıklı uzun bir deneme yayımlayarak yapay zekâ modellerinin yeteneklerini geliştirme hızının bilinçli olarak düşürülmesi gerektiğini savundu. Birkaç saat içinde OpenAI’ın CEO’su Sam Altman “Dario haklı, biz de aynı yolu izleyeceğiz” diye yazdı; xAI’ın sahibi Elon Musk iki kelimeyle katıldı: “Dario haklı.” Aylardır birbiriyle kıyasıya rekabet eden üç isim, bir anda tek ağızdan konuşmaya başladı. Anthropic’in hizalama ekibinden Evan Hubinger ise, işten ayrılıp “bu teknoloji on yıl içinde insanlığı öldürebilir” diyen eski bir araştırmacıyı desteklercesine, “yapay zekânın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten, içtenlikle inanıyoruz” dedi. Kıyamet senaryosu, üç yıl aradan sonra yeniden sahnede. Bu kez laboratuvarların en tepesinden, hem de birbirine rakip üç ağızdan aynı anda…
Ama sahnenin arkasında iki somut talep var ve bunlar mecazı siyasete dönüştürüyor. Birincisi şu: Büyük laboratuvarların kendi aralarında ortak “yetenek eşikleri” belirleyip, bir model o eşiğe ulaştığında hep birlikte durup güvenlik testinden geçmesi… Bunu yasal olarak yapabilmek için Washington’dan antitröst muafiyeti isteniyor. Yani rakip şirketlerin “birlikte yavaşlayalım” demesi, normal şartlarda rekabet hukukuna takılır; istenen, bu engeli kaldıracak özel bir izindir. İkincisi: Çin’e giden gelişmiş çip ve üretim ekipmanı satışının tamamen kesilmesi, model damıtmanın (büyük bir yapay zekâ modelinin bilgisini, çok daha küçük ve ucuz bir modele aktarma tekniği) yasaklanması, model ağırlıklarının çalınmasına karşı çok daha sıkı güvenlik önlemleri alınması… Bir metinde bunları yan yana okuyunca, konu “güvenlik” ile “rakibi bloke etme” olmaktan çıkıp aynı önerinin iki maddesi hâline geliyor. Oysa asıl amaç, yapay zekâda başka ülkelerin öne geçmesini engellemek… Nitekim Amodei’nin kendisi savunduğu bu sınırla açıkça bunu doğruluyor: Demokrasiler ancak Çin karşısındaki üstünlükleri kadar yavaşlayabilir, daha fazla yavaşlarlarsa Çin öne geçer. Bu, bir güvenlik kaygısının dili değildir; yavaşlamanın sınırını belirleyen şey modelin ne kadar güvenli olduğu değil, rakibin ne kadar geride bırakıldığıdır. Soğuk Savaş’ın refleksi burada, güvenlik söyleminin tam ortasında konuşmaktadır.
Burada, iki yıl önce ABD’de başlayan bir sürecin daha ileri bir versiyonunu görüyoruz. Zamanın başkanı Biden tarafından 30 Ekim 2023’te imzalanan 14110 sayılı Başkanlık Kararnamesi’yle, belirli bir hesaplama eşiğinin (10 üzeri 26 FLOP: 100 septilyon, 1’in ardından 26 sıfır) üzerindeki yapay zekâ eğitim çalıştırmalarını federal hükümete bildirme zorunluluğu getirilmişti. O tarihte bu eşiği aşan şirket sayısı on beşi geçmiyordu; yani “güvenlik” sağlamak için kurulan bildirim rejimi, fiilen zaten tepede olan bir avuç şirketi kayda geçiriyor, düzenleme rekabeti frenlemiyor, mevcut tekelci konumu resmîleştiriyordu. 2026’da istenen ise bunun bir adım ilerisidir. Artık yalnızca bildirim değil, bu şirketlerin birbirleriyle yasal olarak anlaşabilmesi, yani rekabetin, güvenlik gerekçesiyle askıya alınmasıdır. Düzenleme, tekelci konumu yalnızca kayda geçiren bir belge olmaktan çıkıp, tekelci konumu inşa eden bir araca dönüşmesini amaçlıyor.
Üçüncü ses ise, artık soyut bir “hızlandırmacı” (accelerationist) akımdan değil, doğrudan Beyaz Saray’dan geldi. Trump, aynı hafta sonu, “çok olumsuz güçlerin gerçekleşmeyecek şeyler hakkında konuştuğunu” söyledi ve “Çin’i geride bırakıyoruz, böyle kalmasını istiyorum, çünkü yapay zekâyı kazanan her şeyi kazanır” dedi. Burada ilginç olan, Musk’ın konumudur. Bir yandan “Dario haklı” diyerek yavaşlama çağrısına katılan Musk, aynı zamanda hızlandırmacı kampın en tanınmış sesi olarak tanınıyor. Bu bir çelişkiyi değil, üç kampın da paylaştığı ortak zemini gösteriyor. Yavaşlatmak isteyen de, hızlandırmak isteyen de, tartışmayı aynı eksende tutuyor. Bu eksen, ABD’nin Çin karşısındaki konumudur. Mülkiyet — sahibinin kim olduğu, kârın nereye gittiği — konusu yine sahnenin dışında bırakılmak isteniyor.
Silikon Vadisi’nin kendi içinden gelen itirazlar bile bunu doğruluyor, üstelik farklı bir açıdan… Yatırımcı Chamath Palihapitiya, Amodei’nin asıl amacının açık kaynaklı modelleri durdurup gücü Anthropic’te toplamak olduğunu söyledi. The Atlantic dergisi, denemeyi “teknolojisinin benzersiz olduğuna kamuoyunu inandırmakta çıkarı olan bir CEO’nun pozu” olarak nitelendirdi. BBC ise Amodei’nin sözlerini güvenlikten çok “kontrolü elde tutma meselesi” olarak değerlendirdi. Yani kıyamet söylemine en yakın duran, en içeriden gelen eleştiri bile, meseleyi doğru yere — kontrol ve mülkiyete — taşıyor, ama bunu bir sınıf ve sistem eleştirisi olarak değil, tek bir CEO’nun kişisel hesabı sayarak gerçek anlamını belirsizleştiriyor.
Bu sahne yeni değildir. 2023’te de aynı laboratuvarların başındaki isimler aynı korkuyu dile getiren bildirileri imzalamış, aynı ay içinde düzenleme talep etmişti: Mayıs 2023’te, Center for AI Safety’nin yayımladığı tek cümlelik bildiriyi (yapay zekâdan kaynaklanan yok oluş riskinin nükleer savaş ve salgın hastalıklarla eş tutulduğu bildiri) OpenAI’ın Sam Altman’ı, Google DeepMind’ın Demis Hassabis’i ve Anthropic’in Dario Amodei’si birlikte imzalamış, aynı ay Altman ABD Senatosu’na çağrı yaparak düzenleme talep etmişti.
III. ÇATLAĞIN ADI
Çağrıya yanıt gecikmedi. Amodei’nin denemesi yayımlanır yayımlanmaz, yarı resmî Çin yayını Global Times, yazıyı doğrudan “Soğuk Savaş senaryosu” olarak nitelendiren imzasız bir değerlendirme yayımladı. Değerlendirmeye göre Amodei’nin stratejisi iki adımlıydı: Önce Çin’in önünü keserek teknolojik farkı büyütmek, ardından “artık yavaşlayabiliriz” deyip Pekin’le koşullu bir müzakereye oturmak… Global Times’ın ifadesiyle, bu “sessiz yapay zekânın Soğuk Savaş anlayışı ikiyüzlü ve kısa görüşlü”ydü; asıl amacı, teknolojik engeller ve düzenlemeler yoluyla Çin’in gelişmesini frenlemek, Washington’un ileri teknolojideki tekelci konumunu korumak ve Çin’i küresel yönetişim sisteminin dışında tutmaktı.
Shenzhen Enstitüsü’nden Liu Shaoshan, bu tepkinin arkasındaki kategori kaymasına işaret etti: Bir yapay zekâ şirketi artık sıradan bir teknoloji şirketi değil, “stratejik altyapı” olarak görülüyordu. Tsinghua Üniversitesi’nden Xiao Qian ise, Anthropic’in asıl derdinin, rekabet avantajını korumak için Çinli şirketlerin ABD teknolojisine erişimini daha da kısıtlamak olduğunu söyledi. Çin Ticaret Bakanlığı, Amodei’nin Çinli şirketleri model damıtmakla suçlayan iddiasının hukuki dayanaktan yoksun olduğunu açıkladı.
Burada dikkat çekici olan, Çin’in cevabının içeriği kadar, cevabın yapısıdır. Batı’nın üç sesi (kıyamet, güvenlikçi, hızlandırmacı) mülkiyet sorusunu hiç açmadan tartışırken, Çin’in cevabı doğrudan çerçevenin kendisine itiraz ediyor. Bu bir güvenlik meselesi değil, bir tekel meselesidir diyor. Bu, sorunun doğru yerde sorulduğu ilk büyük, görünür ân değil; iki ay önce, 17 Temmuz 2026’da Xi Jinping’in Şanghay’da düzenlenen Dünya Yapay Zekâ Konferansı’nın (WAIC — 2018’den beri her yıl Şanghay’da toplanan, Çin’in kendi yapay zekâ sektörünü sergilediği ve küresel yönetişim tartışmalarını topladığı büyük bir zirve) açılışında yaptığı konuşma, aynı çerçeveyi çok daha resmî bir zeminde kurmuştu. Xi orada, “Yapay zekânın gelişimi tek bir ülkenin tek başına sahnelediği bir performans değil, küresel işbirliğinin senfonisi olmalı” demiş, ABD öncülüğündeki çip ve teknoloji kısıtlamalarını “ulusal güvenlik kaygısının aşırı genişletilmesi” olarak nitelendirmişti. O konuşma, cumhurbaşkanlığı düzeyinde, planlı ve resmî bir müdahaleydi. Amodei’nin denemesine verilen eylül yanıtı ise daha hızlı, daha sert, daha az korunaklıydı. Bu yanıt bir cumhurbaşkanının konuşma metninden değil, yarı resmî bir yayının imzasız değerlendirmesi, iki üniversite hocasının açık adlarını vererek yaptıkları yorumları ve bir bakanlığın kısa yalanlamasından oluşuyordu. Bu tepki, Çin’in söylemi artık yalnızca kürsüden değil, refleks düzeyinde de üretebildiğini gösteriyor. İki ay arayla, iki farklı kayıt düzeyinde, aynı itiraz tekrarlanmış oluyor: Bu bir güvenlik meselesi değil, bir mülkiyet ve tekel meselesidir!
Bu itirazın kurumsal ağırlığını da not etmek gerekir: Xi’nin konuşmasından bir gün önce, 16 Temmuz’da yirmi dokuz ülke Çin öncülüğünde Dünya Yapay Zekâ İşbirliği Örgütü’nü (WAICO) kurdu. Bu, yapay zekâ yönetişimini çok taraflı bir zemine taşımayı hedefleyen bir girişimdi.
IV. DEMİRİN ALTINDA KALAN ZEMİN
Söylemin üç sesi de, üçüncü bölümün itirazı da, henüz birer sözden ibaret. Tezin gerçekten ayakta durup durmadığını anlamak için sözün altına, somut ambargo rejimine ve onun fiilen ne yapıp ne yapamadığına bakmak gerekiyor.
ABD’nin Çin’e uyguladığı çip ambargosu, tek seferlik bir yasak değil, üç yıla yayılan bir kovalamaca. Ekim 2022’de Washington, Nvidia’nın en gelişmiş çipleri olan A100 ve H100’ün Çin’e satışını yasakladı. Nvidia buna, yasal eşiğin hemen altında kalacak şekilde tasarlanmış zayıflatılmış bir versiyonla — H20 çipiyle — cevap verdi; bu, ambargonun lâfzına uyup ruhundan kaçan bir çözümdü. Nisan 2025’te Washington bu boşluğu da kapattı, H20 satışını da lisansa bağladı. Nvidia bu kararın ardından 5,5 milyar dolarlık bir zarar yazmak zorunda kaldı. Şirketin kendi resmi belgesinde — ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’na (SEC) 2026 mali yılı için sunduğu beyanda — durum çıplak biçimde itiraf ediliyor: Nvidia, Çin’in veri merkezi pazarından “fiilen dışlanmış” durumda. Bu, bir eleştirmenin ya da bir gazetecinin yorumu değil, şirketin kendi hissedarlarına verdiği resmî beyanı, yani emperyalist merkezdeki en büyük çip üreticisinin, kendi ağzından, en büyük pazarlardan birine giremediğini itiraf etmesi demek.
Ambargo, tekelin korunması, bir tarafın teknolojik üstünlüğünü sürdürmesi, öbür tarafın o üstünlüğe erişememesi için koyuldu. Ama tam da bu noktada, Ocak 2025’te, ambargonun öngöremediği bir şey oldu. Çinli bir yapay zekâ şirketi olan DeepSeek, R1 adlı akıl yürütme modelini yayımladı. Bunu, Nvidia’nın Çin’e satmasına izin verilen, zayıflatılmış H800 çipinden yalnızca 512 adet kullanarak yaptı; R1, kamuya açıklanan eğitim maliyeti sadece 294 bin dolar olan bir modeldi ve OpenAI’ın o1 modeliyle kıyaslanabilir bir performans gösteriyordu. Üstelik ağırlıkları (modelin eğitim sürecinde öğrendiği, davranışını belirleyen parametreler) tamamen açık, MIT lisansıyla, isteyen herkesin indirip kullanabileceği biçimde yayımlandı. Haberin duyulduğu gün Nvidia’nın piyasa değeri yüzde 17 düştü, tek günde 593 milyar dolar buharlaştı.
DeepSeek’in kendi mühendislerinden biri, bu açık kaynak kararının arkasındaki gerekçeyi doğrudan mülkiyet diliyle ifade etti. Modelin ana optimizasyon çekirdeklerini yazan Shengyu Liu, yapay zekânın geleceğini iki seçeneğe ayırdı: Ya üretim güçlerinin özgürleştiği komünizm, ya da birkaç teknoloji devinin bütün kaynakları elinde tuttuğu bir Cyberpunk distopyası. İkinci ihtimalin ne anlama geldiğini somutlaştırmak için de gelişmiş yapay zekâ teknolojisinin tek bir şirketin ya da tekelin elinde kalmasına güvenmediğini, bunun Hitler’in Müttefiklerden önce atom bombasına sahip olmasına benzer bir felaket yaratabileceğini yazdı. Birinci bölümde Yudkowsky’nin aynı nükleer benzetmeyi makineyi yok etmek için kullandığını görmüştük; burada aynı imge tam ters yöne çevrilmiş durumda: Bu tek ürün özelinde mülkiyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bir tasarıya hizmet ediyor.
Buradaki çelişki, tezin tam püf noktasında ortaya çıkıyor. Ambargo, “sabit sermaye”nin — çipin, donanımın, hesaplama gücünün — akışını kesmek üzere koyuldu; mantığı, makinenin kendisini kontrol edenin gücü de kontrol edeceği düşüncesiydi. Ama DeepSeek’in gösterdiği şey, tam olarak birinci bölümde dikkat çektiğimiz ayrımın doğrulanmasıydı. Sınırlı, zayıflatılmış donanımla bile, canlı emek — mühendislerin, araştırmacıların, mimari yeniliği yapanların emeği — makul bir sonuç üretilebiliyordu. Demir (donanım) kıtlaştırılınca tohum (insan eylemliliği) yok olmadı; daha az demirle daha fazla hasat almanın yolu bulundu. Bu, ambargonun tamamen işe yaramadığı anlamına gelmiyor; Nvidia’nın kendi itirafı, gerçek bir dışlanmanın olduğunu gösteriyor. Ama gösterdiği başka bir şey daha var: Mülkiyet ilişkisini korumak için inşa edilen duvar, üretim gücünün kendisini durduramıyor, yalnızca onun nerede, kimin elinde gelişeceğini şekillendirebiliyor.
Ambargo rejimi ile DeepSeek’in açık ağırlık hamlesi, aynı madalyonun iki yüzü olarak anlaşılmalı. Biri mülkiyeti korumaya çalışan Batı’nın somut aracı, öbürü o korumanın sınırlarını gösteren somut örnektir. Üçüncü bölümde Xi’nin sözlerinde gördüğümüz tez — mülkiyet sorusunun artık masaya geldiği — burada, sözden ibaret olmaktan çıkıp maddi bir zemine oturuyor. On beş şirketin arkasına saklanan bir tekel, kendi ambargosunun delindiği yerden kendi tekelinin çatladığını izlemek zorunda kaldı.
V. YUMUŞAK İNİŞ YOKTUR
Doğru analiz, barışçıl bir çözüm üretmez. Bu saptama, makalenin ilerleyişinin vardığı en rahatsız edici nokta olup tam da bu yüzden en dürüst önermedir. Mülkiyet ilişkisinin adını doğru olarak koymak, o ilişkiyi savunan sınıfın kendiliğinden geri çekilmesini sağlamaz; teşhis ile tedavi, burada birbirinden ayrı iki adımdır. Üstelik bu ayrım tek yönlü de değildir; teşhis doğru olduğu hâlde önerilen tedavi yanlış olabilir. Sınıfın direncini doğru tarif etmek, o direnci kırmak için önerilen yolun da doğru olduğu anlamına gelmez. Bir hastalığı doğru tanımlamak, hangi ilacın işe yarayacağını otomatik olarak göstermez; bu ikinci adım, ayrı bir sınama ve ayrı bir hata payı taşır. Birinci bölümde kurduğumuz tezi anımsayalım: Burjuvazinin körlüğü bir bilgi eksikliği değil, muhakemenin altında işleyen bir içgüdüydü; hiçbir canlı kendi ortadan kalkışını soğukkanlılıkla hesaba katmaz. Bu doğruysa, sonucu da nettir; mülkiyet sorusunu ne kadar net adlandırırsak adlandıralım, ne kadar Xi’nin sözünü, DeepSeek’in çipini, Nvidia’nın kendi itirafını art arda dizersek dizelim, bu dizinin kendisi bir sınıfı ikna etmeye yetmez. İçgüdü, argümanla çözülmez; yalnızca savunulur.
Burada tarihe bakmak öğreticidir ama yanlış bir teselliye kapılmadan… 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, çoğu zaman bir “yumuşak iniş” örneği olarak anılır; kansız, göreceli olarak düzenli, dışarıdan bir işgal ya da içeriden bir iç savaş olmadan gerçekleşmiş bir sistem değişikliği olmuştu. Fakat bu yumuşaklığın kendine özgü, başka koşullar altında tekrarlanması zor bir özgüllüğü vardı. Sovyetler Birliği’ndeki parti-devlet aygıtının tepesindeki kadro tek, birleşik bir komuta zinciriydi; siyasi iktidarı elinde tutan da, ekonomiyi yöneten de aynı hiyerarşi yapısındaydı. Sistem çözülürken, bu kadronun büyük bölümü, siyasi konumunu doğrudan özel mülkiyet sahipliğine dönüştürdü; fabrika müdürü hissedar oldu, bakanlık bürokratı holding sahibi oldu. Çözülüş, rakip bir iç güç merkezinin zaferi değil, tek bir merkezin kendi kendini tasfiye edip yeniden biçimlendirmesiydi. Yumuşak olmasının nedeni buydu; tasfiye edilecek tek bir komuta yapısı vardı ve o da tasfiyeyi kendi çıkarına olacak şekilde yapabildi.
ABD merkezli düzenin böyle tek bir komuta noktası yok. Bu emperyalist merkez dağınık. Askeri üsler ağı, dolar hegemonyası, askeri-sanayi kompleksi, finans sermayesi, kendi bağımsız çıkarları olan onlarca müttefik ve yanaşma devlet… Bunların hiçbiri tek başına bütünü temsil etmiyor, hiçbiri diğerini tasfiye etme yetkisine sahip değil. Sovyet yönetim aygıtının yapabildiği dönüşümü, yani kendi iktidarını sonsuza kadar sürecek mülkiyete çevirip sahneden düzenli biçimde çekilmeyi, bu dağınık yapının hiçbir parçası tek başına yapamaz, çünkü hiçbiri bütünün adına konuşamaz. Bu, düzenin çözülmeyeceği anlamına gelmez; tam tersine, üretim güçlerinin gelişmesi mülkiyet ilişkilerini zorlamaya devam edecek. Ama çözülüş, 1991’in tek merkezli, nispeten düzenli tasfiyesi biçiminde olmayacak, cephe cephe, sektör sektör tartışılacak. Kiminin çipi, kiminin bulutu, kiminin verisi, kiminin ordusu, kiminin doları… Her cephede ayrı bir direniş, ayrı bir pazarlık, ayrı bir kriz…
Makalenin başında sorduğumuz soruya dönersek: Kıyamet söylemi neyi gizliyor? Cevap artık nettir. Tekil bir günahı değil, yapısal bir korkuyu gizliyor; ve bu korku, adı konduğunda dağılmıyor, yalnızca yön değiştiriyor. Burjuvazi, insanlığın sonunu hayal etmeyi, kendi sınıfının sonunu hayal etmekten daha kolay buluyordu; şimdi bildiğimiz bir şey daha var: Sınıfın sonu geldiğinde bile, bu sonun tek bir merkezi, tek bir imzası, tek bir yumuşak anlaşması olmayacak. Mülkiyet sorusu artık masadadır. Ama masanın etrafında oturan tek bir taraf yoktur, bu yüzden masadan kalkış da tek bir hamleyle olmayacak.