Metin Çulhaoğlu: “Bin yılın kuramı” ve bir veda yazısı
OSMAN ÇUTSAY
1970’lerdeki haftalık Yürüyüş dergisinin sorumlularından ve sonra başyazarlarındandı. O dönemde yaptığı bir çözümleme, gerçi fazla tartışılmış değildi, ama bugün bile, Türkiye’de sosyalist siyaseti ve tek tek “siyaset felsefeciliğine” oynayanları ciddi bir krizin eşiğinde adeta suçüstü yakalamış gibidir. Çulhaoğlu’na göre, 1961-1971, demokratların sosyalistleştiği bir dönemi imliyordu ve bunu tüm 70’lerde sosyalistlerin demokratlaştığı o “meş’um” süreç izledi. (Metin Çulhaoğlu, Bir Mirasın Güncelliği, Tarih Türkiye Sosyalizm, YGS, İstanbul 2002, s: 8.)
Metin Çulhaoğlu, 12 Eylül’e açılan, onu kolaylaştıran bu çizginin, 80’ler ve sonrasında da sürdüğü inancındadır: Çeyrek asırlık bir koma hali sanki.
Tamam.
Peki, şimdi, demokratlığı sosyalizm karşısında bir geri düzey olarak gören bireyi ne bekliyor? Demokratların tekrar sosyalistleşeceği, 61-71 dönemini andıran yeni bir zamana mı giriyoruz? Bu soruya Metin Çulhaoğlu henüz kesin bir yanıt vermiş değildir. Bir umut taşıdığı söylenebilir, ama tam tersi saptamalara eşik olacak bazı vurguların da onun kaleminden çıktığını biliyoruz.
Belki bu soruya doğrudan yanıt vermesi de gerekmiyor. Çünkü ona göre, sosyalizm ve komünizm, insanlığın “önündeki” (gelecek) aşamalardır, dolayısıyla “geriden” (geçmiş) alınacak pek bir şey kalmamıştır. Elbette geçmişten bugüne devrolunmuş düşünsel ambarda malzeme çoktur ve bunların içinde hangilerinin vazgeçilmez nitelik taşıdığı fazlasıyla önemlidir. Bir seçim ihtiyacı bu. Ancak Metin Çulhaoğlu, son dönem yazı ve eylemli arayışlarına bakılırsa, kriz içindeki Türkiye toprağının, krizi derinleşen dünya koşullarında, yeni ve sosyalist bir siyasal sürprizi beslediğine inanıyor. Bu da, onu, geçmişin birikmiş pılı pırtısıyla uğraşmaktan çok, geleceği hazırlamak amacıyla şimdiki zamana doğrudan müdahale etmek zorunda bırakıyor.
Bir süre önce kitapları art arda yayımlanan, Türkçenin bu belki de Marx’ın yaratıcılığına yakışır derinlikteki ilk komünist siyaset felsefecisi, sakin görünümünün ardında rengârenk bir dünya cümbüşü barındıran insanların soyundandır. Yüzündeki ifade, kitaplarının sadeliğini andırıyor. Derinlerdeki fırtınalı iddiaları saklayabilen bir dinginlik bu.
Hiçbir şeyi gizlemiyor ve hiç bağırmadan yaratıcılığa övgüler yağdırıyor.
Sığlıklara da reddiye…
Aslında, Metin Çulhaoğlu, teşhis ve tedavi sürecinde hangi yolun izlenmesi gerektiğiyle ilintili olarak son derece açık sözlüdür: “Türkiye’de düşünsel kapasitenin gelişip zenginleşmesi, ancak, marksizmin yeniden canlandırılmasıyla, değişik alanlara doğrudan ya da dolaylı biçimde uzanan bir üretimin ekseni konumuna gelmesiyle mümkün olacaktır.” İyi.
Bu, neresinden bakılırsa bakılsın, bir düşünce adamı için doğrusu eşine pek sık rastlanmayacak bir tutuma işaret ediyor. Kırıcı, dolayısıyla hiç de kırılgan olmayan bir duruş bu. Neden? Çünkü, Çulhaoğlu gibi, düşünsel çabanın dünya ölçeğindeki hareketlenmelerini Türkiye’den ve fakat çok yakından izleyen her “siyaset felsefecisi”, iki tuzakla karşı karşıyadır.
Bir: Ya bu zenginlik karşısında gözleri ve beyni kamaşır, kendi müdahale gücünün ağır bir darbe aldığını görür, bu arada hatta, bizzat belinin kırıldığına da tanık olur. Düşünsel her Batılı tezi olduğundan daha önemli bir düzeye layık görerek, “mevcudiyetine” gerilerde idare edebileceği (“idame-i hayat” eyleyebileceği) bir köşe arar. Kendisini de bilgi yükü altında omurgası kırılmış, bir aşağılık kompleksi içinde kıvranarak çekmeceleri karıştırırken bulur. Bir, bu korku var.
İki: Ya da, bu zenginliği yoksayar. Aynı anlama gelmek üzere, Batı’yı daha yolun başında bütünüyle karalar. Bu ise bir başka otarşik korku cenderesidir. Batı’dan gelenleri bir daha hiç açmayacağı, tartışamayacağı çekmecelere kapatır. Anahtarını da fırlatıp atar. Bunu, kimsenin (“necip milletinin”) zehirlenmesini istemediği için yapar. Cahilce bir “içe kapanma” perdesi altında, yine o aşağılık kompleksi işlemektedir.
İki tür gericilik ile karşı karşıyayızdır böyle bir sahnede. Bunlardan birincisi, maalesef Türkçe düşünce dünyasının üzerine bütün ağırlığı ile çökmüş bulunuyor: Batı, her şeyiyle gözlerimizi kamaştıran bir düşünsel zirvedir! Bize düşen veya bize kalan, oradaki tartışmaları izlemek, haddimizi bilerek anlamaya çalışmak, mümkün olursa da tercüme etmektir. Sivil toplumun demokratik aşamasında düşünsel teorik çerçevelere sığdırılabilecek (yani en iddialısı bile bu çerçeveleri sınayabilecek) uygulamalara, araştırmalara yönelmek, Türkiye tipi ülkelerin aydınlarına düşen yegâne görevdir. Elbette böyle ve bu acımasızlıkla ifade edilmez, ama izlenen politika budur. Bu, bilimi, sanatı ve felsefeyi, “zirveleri demokratik Batı’ya ayrılmış bir müdahale alanı” olarak görmek ve öyle tanımlamak, doğrusu, tapınmaktır. İkinci tür gericilik ise Batı’da zaten “bize düşman” ve “bize yaramaz” fikir jimnastikleri gören, faşist, islamcı çekim alanıdır.
Metin Çulhaoğlu, özellikle 60’ların iddialı çocuklarından biri, 70’lerin de müdahaleci ve 1971 isyanının getirdiği acılarla erken olgunlaşmış genç bir sosyalist yazarı olarak, bu iki tuzağın dışında “malzemeye doğrudan müdahale etmek” gibi bir iddiayı önemsiyor. Bunun, marksist kuram çerçevesindeki seçimine paralel bir tutum olarak “düşünen birey” vurgusuyla çakıştığını görmek durumundayız.
Gerçi belki görece daha farklı ifadeler kullanarak söylüyor bir başka yerde ama, Metin Çulhaoğlu için Türkiye solunun düşünsel etkinliği, “geçmişe geri dönme yollarını tıkayacak bir birikimi yakalamalı, böyle bir olgunluğa ulaşmalıdır.” (a.g.y., s: 8) Temel çabası bu olunca, çektiği çizgi, yani temsil ettiği ve savunup geliştirmeye çalıştığı tezler ile yukarıda sözü geçen iki tuzağa düşmemek için özen göstermesi, normal karşılanmalıdır.
KENDİ ORTAÇAĞIMIZDA ÇARE: SİYASET
Artık her şey zamanın dolduğuna işaret ediyor. Neresinden bakılırsa bakılsın, belki gecikmiş bir doğum olacak, ama 70’lerden 80’lere acılar içinde evrilen Türkiye’yi hamile bir işçi kadın olarak heykele döken, bunu yaklaşık çeyrek yüzyıl önce devrime gönderme olarak yapan Mehmet Aksoy’un yapıtı gibi… Öyle mi?
Öyledir ve böyle yüksek sesle söylemese de, bu doğumun muhataplarından biri, Metin Çulhaoğlu’dur. Tekrar: Yer yer kötümser tonlar da içeren “tevazuu”, yanlış anlaşılmamalıdır. Çulhaoğlu, bir 47’li ve Türkçe içinden dünya tefekkürüne bir katkıyı temsil ediyor. Bu, açık ve sınırları sürekli büyüyen bir sosyalist düşünsel müdahaledir.
Peki, neden şimdi?
Belki tarih hep böyle sürprizlere açık bir oyundur da ondan. Her şey çürürken, yıkılırken, karanlık boğarken, bu büyük çaresizliğin içinde bir yerlerde, mutlaka çare veya ilaç da vardır. Marx’ın her sorunun çözümüyle birlikte var olduğu vurgusu, hiç de pek kolay sarf edilmiş bir aforizma sayılmamalıdır.
Türkiye, dünyadaki yeni ortaçağın karanlık bir parçası. Bizim gibi, Türkiye ve Türkçe bünyesinde soluk alıp vermeyi “iş belleyenler” için önemli olan, kendi yeni ortaçağımız ve burada birikenlerdir. Yapacağımız patlamalar. Gizilgücümüz yani.
Bu da, sokağa müdahalenin, yaşanan zaman ve mekâna müdahalenin bir sonucu olacaktır, kuramsal heyecan ve hezeyanların, okunan kitaplar, kapandığımız kütüphaneler, kuramın steril ve korunaklı mekânlarında “allamelerin” verdiği vaazların ürünü değil. Bu, sosyalist siyasettir.
Genelde Sovyetler Birliği ile dünyadaki çevre koşullarının dikkate alınması ve SSCB’nin önemsenmesi gerektiğini vurguluyor Metin Çulhaoğlu. Ama Batı’dan olduğu kadar, Doğu’dan yetiştirilen reçetelere de kuşkuyla yaklaşıyor. Kendini “bilimlerin anası” tarihe değil, kronolojiye, çeviri ve nakilciliğe hapsetmiş bir solun içinde olmak, acaba nasıl bir duygudur? Bu ortam ve bu duygunun boğucu gücü, acaba ortodoksluklara reddiye çıkarıp sıradan reçeteler üretmekle kırılabilir mi?
Metin Çulhaoğlu’nun nasıl bir solun içinde yazdığı ve siyasal etkinlikte bulunduğu göz önünde tutulursa, ne kadar ağır bir yükün altına girdiği kolayca görülecektir. Kimsenin onu bu güç işe mecbur bıraktığı söylenemez.
Belki de o nedenle, son derece sert adımlarla kendi yolunda yürümekteydi. Hâlâ da öyledir. Yani, şu: İçinde bulunduğunuz ortam, sizin müdahalenizi de belirleyecektir. Bu işin bir reçetesi olmadığını biliyoruz. Aslında güçlüklerin, ortam ve iklimlerin birbirine, gerek yatay (ülkeler) gerekse dikey (kronolojik) indirgenemeyeceğini de biliyoruz. Buradan çıkan ilk sonuç, kaotik çerçeveden, daha önce bilinmeyen/görülmemiş tepkilerin ses verir olmasıdır. O nedenle bir düşünürü, geçmiş dönem düşünürleriyle kıyaslamak ve onların başarılarına işaretle değerlendirmek doğru değildir.
Dolayısıyla bazı kaba paralellikler öne çıkarılsa da, Metin Çulhaoğlu ve zamanını, bir bütünsel tepki olarak ne geçmiş zamandaki sosyalist kuramcıların ürünleriyle ne de çağdaşı kuramcıların algı ve tepkileriyle doğrudan ilişkilendirmek mümkündür. Ama, yine de yapılıyor. Galiba kendisinin de bu yola büyük itirazları yoktur.
Oysa yapıldıkça, Çulhaoğlu’nun, kendi rengini gizlemek için gösterdiği çabalarda bir özgünlük yattığı gözlenebiliyor. “Özgün olmak” ve hep “öne çıkmak” dürtüsüne yabancı, ama derin ve yaratıcı inatların dostu bir marksist düşünür ile aynı çağı yaşıyoruz.
Klasik marksist şemayı izleyerek uzun makaleler halinde planlayıp yazdığı kitaplarında, Metin Çulhaoğlu, yaşadığı zamanın izlerini özellikle belirginleştiriyor. Bunun sanıldığından çok daha fazla yan etkisi vardır. İyidir. Ama en önemlisi, bu, onun temel yönelimiyle uyumlu bir yöntemdir. Siyaset, güne yapılan bir müdahale, güncelliğe atılan bir kancadır, etkisi hem bugüne, hem yarına, hatta hem de düne olabilir. Ama bu, “yaşadığımı itiraf ediyorum” diyen Neruda’nın da çığlığına sığdırılamaz mı?
Belki, 70’lerin kanlı ikliminden çıkan vurguları, bugün biraz ters kaçabilir. Çulhaoğlu, 12 Eylül balyozu henüz inmeden, esas olarak 1980 yılının o sıcak yazında hazırlıklarına giriştiği ilk kitabında, “Bir Mirasın Güncelliği”, Avrupa’daki “sıçrayamayacak kadar yüklü” komünist partiler ve Sovyet deneyiminin ister istemez getirdiği bazı olumsuz tortuları, kuramsal olarak “ortodoks el kitapları bize yeter diyenler” grubuna açık bir reddiye olarak kurgulamıştır. Ancak “salt Batılı ve yeni sol ağızlardan çıktığı için her cümleyi ‘derin’ bulup ‘katkı’ sayanları da” kendi ilgi alanının, daha doğrusu marksizmin yaratıcı ilgi alanının dışında tutmakta kararlı olmuştur.
Neden? Bunun, basit bir tepki olmadığı söylenmelidir. “Orta yolda” ferah ferah dolaşma kolaycılığı olduğunu ise hiç düşünmemek gerekir. Sonuçta, 70’lerin sonu ve 80’lerin başında SBKP’ye veya ÇKP’ye tapanlar ya da Batı demokrasisini insanlığın son mucizesi olarak görenler, hep birlikte, bir entelektüel soyağacına işaret ediyorlardı ve bugünün (2000’lerin başı) Türkiye’sini oluşturan kadrolar halinde, devlete, partilere ve en önemlisi de “birinci güç” medyaya iyiden iyiye yerleşmiş bulunuyorlar.
Böyle bakınca, Metin Çulhaoğlu’nun 23 yıl önceden, bugünün büyük çöküşüne, o zamandan ve sol içinden bir ön tepki, deyim yerindeyse “bir ön yumruk” çıkardığı da söylenebilir.
SINIR BELİRLEME: SIÇRAYIP AŞMAK İÇİN
Her biri diğerinden daha yaratıcı ve “cüret ürünü” çözümlemelerin art arda sıralandığı yapıtlarında, Metin Çulhaoğlu, “büyük anlatılar çağı bitmiştir” diyen yeni ortaçağın göz kamaştıran gericiliğini, en başından göğüslemeye hazır görünüyor: “Dünyamız, daha uzun bir süre, temelleri 19. yüzyılda atılan büyük öğretilerin manyetik gücünde yol alacaktır.”
Bu, postmodernizm tartışmaları daha başlamadan, “yeni” olmak adına her saçmalığa kucak açan “gerici manya” ortalığı sarmadan alınmış bir önlem gibidir.
Elbette, bize kalan birikime (eskiye) gözlerimizi kapayarak yeniye ulaşamayız; onu üretemeyiz. Geçmiş, gözlerimizi kamaştıran bir zenginlik ise, gericiyizdir. Ama geçmişe, ondan iğrenerek ve ona gözlerimizi sımsıkı kapatarak yaklaşırsak da gericiyizdir.
Metin Çulhaoğlu, açıkça “özgün ve yaratıcı düşünce sürecinin belini kıran, didaktizmdir” derken, birikimin nakilciliği ile beslenen büyük tehlikenin önüne geçmeye çalışmaktadır: “19. yüzyılın büyük öğretilerinin oluşturduğu altyapının bütünüyle elden çıkarılabileceğini ve bunların yerine yepyeni altyapılar inşa edilebileceğini düşünenler fazla hayalcidirler.” (a.g.y., s: 16)
Bu, yetenekleriyle yetinmeyip yaptığı işi çok ciddiye aldığını sevimsiz hamallıkların altına girerek de gösteren has düşünce adamına özgü bir sınır belirleme ve “had bildirme” olarak okunabilir: Hem kendi haddini ilan etme hem de sınırlar aştığını şımarık bir dille bağıran “serbest uçuş” meraklılarına hadlerini bildirme…
Örnek bulmak çok zor değil.
70’ler Türkiye’sinde “Birikim” zehiriyle şaşkın “entel sol” çevrelerde “epistemolojik kopuş” diye dilden dile dolaşan ve Althusserci marjinallerin etiketi halini alan bir vurguya karşı: “Marksizmin bilinen kaynakları arasında Alman felsefesi, itici güç olarak, Fransız sosyalizminden çok daha önemli bir rol oynamıştır.” (a.g.y., s: 27)
Bunu ve Metin Çulhaoğlu’nun marksist kuram çalışmalarında esas önem verdiği sistematik arayışını birleştirmek, zor değil. Nitekim Çulhaoğlu’nun aydına biçtiği rol, onun önemine verdiği yer de bir sistem arayışıyla yakından bağlantılıdır. Örneğin, Metin Çulhaoğlu için, Althusser’in heyecanları, hiç de siyasete doğru dürüst tercüme edilebilir ve sosyalizmi ileri taşıyacak bir tansiyon değildir. Althusser’in, Fransız burjuva devrimi sonrasında ardına kadar açılan politika kapıları yüzünden, bu ülkeye özgü teorik bir geleneğin biçimlenemediği yolundaki saptamalarından Türkiye’ye geçiş yapıyor: İşte bu, tam bir Metin Çulhaoğlu’dur. Aydının dışarıdaki oluşumların izdüşümlerini (doğrudan yansımalarını değil) ve bunun etkilerini, kendi tarihinde, kendi güncelliğinde, en önemlisi de, kendi özgünlüğünde ısrarla aramak. Aydınımızın radikalleşmesinde, Althusser’in örneğinden hareketle paralellikler var: “Burjuva toplumlarında politikadan uzaklaştırılma ve itibarsızlık, aydın kesimi, düzenin göze alamayacağı ölçüde tehlikeli bir radikalizme sokabiliyor.” (a.g.y., s: 26)
Bundan çıkarılabilecek sonuç çoktur: En önemlisi, bir “refah ekonomisi” olarak Batı’nın, “azgelişmişlerin” yarattığı, ancak kendisinin üzerine yattığı artıdeğer kadar, içerde, aydının radikalleşme ve öyle etkili olma yolunu keşfettiği ve böyle bir tehlikeyi “politika kapılarını ardına kadar açarak” engellediği söylenebilir. Aydın, burada, sistemi tehlikeye düşürmeyecek arayışlar içinde ve en kabadayısı “demokrasiye cila yeterli” noktasında tutulabilmektedir.
Peki, bu dersi, Türkiye’nin, Batı’dan hiç almadığı söylenebilir mi? Aydının, “bilgi üretip taşıyan insan” olarak tanımlanabilecek aydının, acaba ülkenin tüm kapılarından kovulduğu mu düşünülüyor?
“KADER BAĞLARI” VE KEMALİZM
Çulhaoğlu için, “Türkiye’de sosyalist düşüncenin özgün biçimde yeniden üretimini engelleyen faktörlerden biri teorik geleneksizlikse, öteki de kemalist düşüncenin zamanında gidebileceği yere kadar götürülüp bir sistem halinde net formülasyonlara kavuşturulmamış olmasıdır.” (a.g.y., s: 27)
Bu, Çulhaoğlu’nun marksist sistematiğindeki iç tutarlılığın altını yeniden çizen bir saptamadır; kabul edilmeli. Kemalist Türkiye’nin kuruluşunda, 1917’nin can alıcı etkisini herhangi bir komplekse kapılmadan gören Metin Çulhaoğlu için, Türkiye’deki sosyalist düşüncenin kemalist kuruluş ve kemalist siyasetle bağı da ilginçtir. Eğer kemalizm, bir akım, bir teorik formasyon olarak biçimlendirilebilmiş olsaydı, bu, solun çok işine yarayacak, kendi sınırlarını, daha doğrusu daha geriye gitmeyeceği bir tarihsel-kuramsal istinat duvarını açıkça görebilecekti. Metin Çulhaoğlu için, belki kemalist bir politikalar spektrumundan söz etmek mümkündür, ama “kemalizm” olarak tarihe geçebilecek ve iyi ambalajlanmış belirgin bir ideolojik formasyondan söz etmek mümkün değildir. Kemalist düşünce, gidebileceği yere kadar götürülmemiş ve bir kuruluş siyaseti olarak çok çabuk sulandırılmıştır. Belki de öyle gerekmiştir. Herhalde öyle gerekmiştir. Bu da yine solun, sosyalistlerin, sosyalist hareketin işini kolaylaştırmamıştır. Ancak, üstesinden gelinmesi gereken tarihsel bir görev olarak onlara kalmıştır.
Bakıldığında, şudur: Çulhaoğlu’nun maddeci kuramı, tarihselliğin, tarihsel materyalizmin önemini fazlasıyla önemseyen bir yaklaşımdır. Bu nedenle de “öz” gibi, kolay mistifikasyonlara açık kavramlaştırmalarla ilişkisinde iki kere daha titizdir. Ama marksist temellerin önemine dikkat çekmek için olmalı, marksist kuramdaki bazı sorunlu kavramları, eğer Marx-Engels kullanmazsa, elinden çıkarmamakta da ısrarlıdır. Bu, kabul etmeliyiz ki, sözcüğün en geniş anlamında komünist bir duruşa karşılık geliyor.
Metin Çulhaoğlu’nun aradığı ve yakaladığı “sistematik”, kendi kendisini taşıyabilen, kendi başına işleyebilen bir kuramsal formasyondur. O nedenle olmalı, “Feuerbach maddeciliğindeki insanı aktif kılmak ile Hegel idealizmindeki hedefi bilimsel kılmanın toplamı, marksizmin özüdür” diye yazma gereği duymaktadır. (a.g.y., s: 35) Herhalde.
Çulhaoğlu, 1975-1980 döneminde Althusser nedeniyle Türkçe içinde de “ziyadesiyle” tartışılan “Marx ve marksizmi Hegel’den kurtarma operasyonlarına” hep kuşkuyla baktı. Bu, doğal karşılanmalıdır. Çünkü sistem ortodokslarının gözü kara sistem dindarlarına dönüştüğü bir zamanda (1989’un arifesinde) onların dünyayı veya “kutsal” kitapları algılama biçimleri ile Metin Çulhaoğlu’nun dünya ve sosyalizmi kavrayışı, çözümleyişi arasındaki mesafe, sanıldığından çok daha büyüktür. Bu, sadece Çulhaoğlu’nun özel bir koku alma yeteneği veya aşırı gelişmiş bir duyarlılığı olduğu türünden gerekçelerle açıklanamaz. Bunlar, bu özellikler onda vardır, ama Metin Çulhaoğlu için önemli olan, “sistem”dir. Yani, sistemi (sosyalist kuramı) oluşturan parçaların orijinleri, bunların saflığı vs. değil, bir organik bütünlük olarak sistemin kendi işlevselliğini tarihsel materyalist bir hayatiyet içinde sürdürüp sürdüremediğidir önemli olan.
Bu bakış, “marksizmi saflaştırma ve saf tutma” çabaları, Metin Çulhaoğlu açısından, Sovyet marksizmi ile Avrupa “yeni” solunun tuhaf bir noktada birleşen ortak zaaf paydasını da göstermiş oluyor.
Nitekim Metin Çulhaoğlu, yaşamıyla her gün kanıtladığı bir şeyi, kavramsal çabalarında da söylüyor: “Siyasal etkinlik, marksizmin tek gerçekleşme biçimidir.” (a.g.y., 56) Orada her şey belli olur. Nerede olunduğu, nereye yönelindiği, ancak pratikte ve siyaset dolayımıyla ortaya çıkabilir. 1980’lere girerken yazılmış bu satırlar, Sovyet trajedisine ve Avrupa’nın rolüne mükemmel bir yanıt ve teşhis değil midir? Öyledir: “Bugün marksizmin dünyası, bilinen kimi kalıpları habire ezber geçenlerle ‘yeni sol’un Marx öncesi arkeolojik kazılarından ibaret değil.” (a.g.y., s: 57) Burada, Batı üniversitelerinde müfredata girmiş Marx ve marksizme duyulan kuşku nedeniyle bir antiakademik hava var, “Sovyet Marksizmi”ne içeriden ve çok ağır bir eleştiri de var; ama en önemlisi, bu iki ağırlık merkeziyle kurulan ilişkide bir üçüncü göz inadı var.
Demek ki, çeyrek asrı aşkın bir süredir, Sovyet kuruluğu ve kurutuculuğu ile “Avrupa sulu yavanlığı” arasında, birbirini tamamlayan bu iki düzey arasında, yaratıcı bir çizgi arıyor Metin Çulhaoğlu. Kuruluk görece hayırhah bir sonuçtur ve her kuruculuğun, eğer önlem alınmazsa, John Stuart Mill’in uyarısındaki kadere yapışmaktan kurtulamayacağı söylenebilir: “Sürekli sorgulanmayan doğrular, bir süre sonra, sonuçta bir doğru etkisi yapmazlar, çünkü abartılar üzerinden doğruluklarını yitirmiş olurlar.” (1) Böyle bir kuruculuk, zaman içinde kurur ve kurutur. Dünyanın ilk sosyalist ülkesinin, tarihsel kuruculuğun Metin Çulhaoğlu sistemindeki olumlu yanı, onun kuruculukla (sosyalist iktidarla) bağlantılı bir kuruluğu hoşgördüğü anlamına gelmiyor. Araya anlamlı bir mesafe koyduğu, kitaplarına egemen düşünce sistematiğinden çıkarılabilir. Ama Sovyet sisteminin ve SSCB’nin tarihsel haklılığına toz kondurmamasına rağmen, dönem KP’lerine uzaklığı, özellikle de 70’lerin TKP politikalarını şiddetle eleştirmesi, yani akrabalık bağını gözeterek araya sınır ve mesafe koyucu siyasetler önermesi, pratik bir yanıt olmuştur. Aynı zihniyetle, Batı önünde, ondan ders alacak pek bir şeyi kalmadığını da söylemektedir. “Marx öncesi arkeolojik kazılar”dan marksist bir katkı veya önemli bir düşünce çıkmayacağından emindir. Kuruluşa, yani Rusya’daki tarihin ilk sosyalist iktidar deneyimine biçtiği değer büyüktür. Bu, özellikle gelişkin İngilizcesi üzerinden gerçekten de iyi izlediği “Batı”nın entelektüel arenaya getirdiklerine dikkatli yaklaşımıyla, yani “katkı buradan, bizden gelecektir” iddiasıyla yakından bağlantılıdır. Böyle bir iddianın açıkça formüle edilmemiş olması ise, ancak Çulhaoğlu üslubu ile açıklanabilir: Suskun bir inat.
Bakış açısı bu, çıkış noktası da böyle olunca, “Türkiye 1923” ile 1917 Ekim Devrimi arasında bir düşmanlık ilişkisi görmemesi normaldir: Liberal sol ile şeriatçı-faşist siyaset etme biçimlerinin iliklerine işlemiş bir ortak nefreti, Metin Çulhaoğlu kesin bir dille reddetmektedir. Bu kuruluşun (“Türkiye 1923”) getirdikleri üzerinden yeni toplumcu bir düzene, sosyalist bir iktidar deneyimine yönelmek mümkündür. Kemalist Türkiye’den daha geriye (bu arada da “Batı”ya) giderek demokrasi aramayı iş ve siyaset belleyenler ile Çulhaoğlu arasında kesin bir sınır vardır. 1923 değerlerinden daha geriye gitmek, sosyalist bir kuramcı olarak Çulhaoğlu’nun lügatinde yer almıyor. Liberal sol, yeni sol, demokratik sol, demokratik şeriatçılık (ki Erbakan ile Tayyip damgalısı arasında büyük farklar olduğu söylenemez), Nadir Nadi’ye de “Ben Atatürkçü Değilim” dedirtecek kadar saçma düzeylere indirilmiş bir “12 Eylül Atatürkçülüğü”… Elbette Çulhaoğlu ile bütün bu düzeyler arasında herhangi bir bağlantı bulunmamaktadır. Ama 1923 kurgusu ile bu bağlantı elbette vardır. Marx, Avrupa aydınlanmasının çocuğuydu. Metin Çulhaoğlu, Türkiye aydınlanmasının, onu daha da ileri, yani sosyalist bir toplumsal düzene taşıyacak çocuğudur. 47’liler, herhalde en iyi böyle tanımlanabilir.
ASLOLAN BİZİZ: YERLİLER!
Bu sosyalist kuramcının en önemli vurgularından biri, neden hep yerliliktir? Ahmet Hamdi Tanpınar, “Bir insan ancak cemiyetinin adamı olmakla ve onun sıtmalarını taşımakla entelektüel olabilir” diyor, gazetelerde kalıp da sonradan kitap haline getirilmiş makalelerinden birinde.(2)
Burada bir ayrım yapılabilir: Türk aydını, daha doğrusu aydın adayları gerçekten de bu sıtmayı taşımıştır. Ama Metin Çulhaoğlu çizgisine gelinceye dek (“görkemli 60’lar” veya “47’liler”) gerek sıtmayı, gerekse sıtmalı olmayı “aydın”lık sayanlar ile sıtmayı Avrupa üzerinden yok sayanlar arasında bir yol bulunabilmiş değildir. Çeşitli renkleriyle Türkçülük ve yine çeşitli renkleriyle islamcılık, ilk kesimin sıtma ve sıtmalılıkla ilişkisini belirlemiştir: Burada Burhan Toprak’tan Limancı Ahmet Hamdi’ye, Cemil Meriç’ten İsmet Özel’e ve yenilerden A. Turan Alkan, Hilmi Yavuz gibi “çağdaş gericilere” dek gelişigüzel bir sıralama yapılabilir; ayrıca 12 Eylül Atatürkçüleri de (“Kenan Evren Atatürkçülüğü”) böyle bir toplama dahil sayılmalıdır. Bunlar, yerleşik sistematiği olumlamaya, hatta bazen her türlü onuru hiçe sayarak ona tapmaya kalkışırken, bu yerleşik sisteme eleştirilerini de eksik etmemişti. (Eleştiri: Zihinle doğrudan bağlantılı bir akrabalık ilişkisinin, bir aşk ilişkisinin tezahürüdür. Biz sadece entelektüel bir “akrabalık” ilişkisi içinde olduklarımızı eleştiririz, örneğin.) Kemalizmi bir kuruluş heyecanı olarak alıp, Atatürkçülüğü bir baskı ideolojisi olarak görmek mümkündür. Nitekim Nadir Nadi “Ben Atatürkçü Değilim” diye kitap hazırlama ihtiyacı duymuştu. Türkçülük ile şeriatçı çizgi arasındaki gitgeller fazlasıyla vardır.
İkinci grup ise doruk noktasına 1975’lerle birlikte yerleşen Birikim dergisi üzerinden ulaşmıştır. Ama Edward Said’in “oryantalist”ine benzerler. Ansiklopedik bilgiyle, organik “katharsis”i birbirine karıştırmışlardır.(3)
İşte Metin Çulhaoğlu, bu iki çizginin dışında, bu toprağın aşkın zihinsel müdahalesi olarak, belki biraz kolay bir ifade biçimi ama, “gerçek aydını” temsil ediyor. Bu çizgide Doğan Avcıoğlu var, ama örneğin bir Tanpınar’dan bugünlere dek uzanan böyle bir mecrada mutlaka İlhan Selçuk, elbette İsmail Beşikçi, özellikle Yalçın Küçük gibi isimler de olduğu söylenmelidir. Hatta bütün sarsaklığına ve yer yer sol hareketi temelinden sarsan çirkin ittifaklarına (ki Mustafa Kemal Erdemol’un mükemmel bir soyutlamayla “Kurtlu Elma” dediği “Kızıl Elma” operasyonu sürpriz olmayan bir örnektir), bazı talihsiz “etkinlikliklerine”rağmen, Doğu Perinçek çizgisinin bile izlerine rastlamak olası.
Türkiye, dünyanın hele hele Batı’nın bir parçasıdır ve yine de özgündür: “Örneğin, Türkiye’nin maddi üretim göstergeleri açısından günümüz gelişmiş kapitalist ülkelerinden birinin geçmişindeki şu ya da bu noktada yaşadığı söylenebilir. Ama, sınıf oluşumu, birey, demokrasi, sivil toplum ve benzeri kategoriler söz konusu olduğunda, Türkiye’nin bugünü, başka herhangi bir ülkenin tarihindeki şu ya da bu döneme denk düşmez. Gecikmiş her ülke ve toplum, bu anlamda kendi ayrı ve benzersiz tarihini yaşar. Gecikmişlikle hamleciliğin, gerçek sentezle eklektizmin, sahicilikle yapaylığın biraradalığı, kendine göre özgül bir belirlenim yaratır. Bu belirlenimde, birey, topluluk, sınıf, demokrasi, parlamento, sivil toplum gibi kategoriler elbette gene vardır. Ama kendi özgül konumları ve ilişkileriyle birlikte.” (Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1997, s: 261)
Köklerini marksizmde gören Çulhaoğlu için, bir doğrusal gelişim çizgisi, dolayısıyla da tehlikesi, bu kurama içkin değildir. Daha doğrusu, bir kaçınılmazlık söz konusu değildir. Bazı tuzakların varlığını elbette kabul ediyor çalışmalarında, ama bu vurgular, gerçekten özgün düşünsel katkılar olarak görülmesi gereken müdahalelerdir. Aslolan, yerlilik, tanıdığımız, içinde soluk alıp verdiğimiz ülkenin tüm bilgisine sahip olabilmektir. Evrensel ve bütünlüklü düşünmek, kendi özgünlüğünü hiçlemek demek değil, tersine kendi varlığını bir bütün içindeki işleviyle, tarihselliği içinde ve dinamik olarak kavramak demektir. Çulhaoğlu ile burada açılan, sanıldığından çok daha büyük bir kapıdır. Sadece Türkçede değil, oradan hareketle diğer büyük dünya dillerinde de…
Sıtmalı olmak, evet: Bu aslında bir toprağın, bir halkın ve bir dilin kayıtsız şartsız çocuğu olmakla aynı şeydir. Çulhaoğlu’nun kendi kaleminden ve şöyle: “Belli bir ülkedeki somut sınıf mücadelesinin, uluslararası sınıf mücadeleleri birikimine ve bu anlamda tarihe, kendi temel ve tarihsel sorunları a-çısından bakması esastır.” (Bir Mirasın Güncelliği, s: 103)
Ve bu ifadeye eklenen dipnotta çok daha açık: “Sözgelimi, Türkiye’deki sosyalistler, uluslararası sosyalist hareketin tarihine, kendi özel sorunları ve tarihsel darboğazları açısından baktıklarında, çok daha anlamlı sonuçlar çıkarabileceklerdir.” (a.g.y.)
Bir insanın, tek tek değil belki, ama bir eğilimin “kendi özel sorunları ve tarihsel darboğazları açısından” dışarıya bakması, ama “bakması”, içerdeki sıtmanın uluslararası önemine çağdaş ve marksist bir vurgudur. Dışarıdan, Batı’dan ve Doğu’dan yüklenmeyi iş sanan “Türk aydınının” bilinen coğrafyası dışında seyreden-arayan bir bakış ile yüz yüzeyiz. İyi.
İyi de, şimdi bu paralellik Tanpınar’ı sosyalist veya Çulhaoğlu’nu Tanpınarcı mı yapıyor? Alakası yok. Ortada olan, benzer sorunların benzer teşhis ve çözümlerin sayısını artırmasıdır. Nereden bakılırsa bakılsın, içeriye, iç dinamiklere yapılan vurgu önemlidir; bu vurgu, uluslararası hareketi de, yerel dinamikleri de önemser. Ama asıl, aydın çizgisinin o en büyük düşmanını, “aşağılık kompleksini” gündemden çıkarıp atmış olur.(4)
Metin Çulhaoğlu, boğucu bir hava içeren büyük evin (marksist kuram) pencere ve kapılarını ardına kadar açan, ama yüzümüze çarpan havayla, buna alışmamış ciğerlerimizi, alacakaranlıkta ferini yitirmiş gözlerimizi ve sessizlikte duyarlılığını yitirmiş kulaklarımızı vs. tehlikeye atmamak için de önlemler aramaktan geri kalmayan bir sorumluluktur. Sadece Türkiye’deki marksist kuram ve siyaset için değil, ama uluslararası alandaki marksist kuram ve siyaset için de, bu, söylenebilir. Koşulu var tabii: Türkiye’deki siyasal pratiği sarsacak bir somut müdahalenin eşliğinde.
ŞİMDİKİ SOMUT ZAMAN
Kapitalizm, çeşitli alanlarda ve eşitsiz gelişti. Bu da, Metin Çulhaoğlu’na göre, “Marx’ın doğruları ile yaşamın gerçeklikleri arasındaki mesafeyi” büyüttü. Yeni doğrularla Marx’ın doğrularının tek ve kapsayıcı bir kuramsal bütünlükte buluşturulması, ancak ve ancak, somut toplumsal formasyonlar bağlamında mümkün olabilecektir. Toplumsal bütünlük ve tarihselliğin içindeki yeriyle, güncel, tek doğru müdahale bilincine karşılık geliyor. Yeni’yi de buradan çıkarabilirsiniz.
Yani şimdiki zamandan.
Şöyle de söylenebilir: Metin Çulhaoğlu için kuramsal çalışma, bir “şimdiki somut zaman” uğraşıdır. Geçmişe yönelik ideolojik, kuramsal saptamalar veya geleceğe, beklentilerimize yönelik projeksiyonlar, bu şimdiki somut zaman dolayımı olmazsa; ciddiye alınması güç ürünlere yol açarlar. Zaten dikkatli bir okuma yapılması, yani hem yapıtlarının, hem de siyasal mücadelesinin yakından izlenmesi halinde, Çulhaoğlu’nun böyle “yaralanmış” saptama ve projeksiyonları pek ciddiye almadığını görmek çok kolaydır. Açıkça hakaret etmez, ama bir biçimde “kafaya alır”. Bu konuda fazlasıyla terbiyeli, belki gereğinden fazla hakbilir davrandığı söylenebilir ve doğrusu aynı döneme damgasını vuran Yalçın Küçük ile arasındaki en önemli farklardan biri de buradadır. Fakat şimdiki somut zamana müdahale, siyasetin diğer bir adıdır ve insani tüm etkinlikleri, bu arada Marx sonrası sosyalist kuram çalışmalarının da omurgasıdır.
İşte Metin Çulhaoğlu, bu omurgaya yapılan katkıyı önemsiyor, katkı sahiplerini de belki bazen gereğinden fazla ödüllendiriyor. Ama hep oradan hareketle yürüyüşünü sürdürüyor. Son derece tavizsizdir. Nitekim, marksizmde gizli ve çarpıtan bir determinizm yönsemesinin, onu nasıl rahatsız ettiğini görmek için de fazla aramak gerekmiyor:
“Marksizm, ‘koşullar olgunlaşmışsa devrim olur; devrim olmadı ise demek ki koşullar olgun değilmiş’ diyen, ancak bunu söyleyebilen bir garip determinizm mi? Olmaması gerekir.” (a.g.,y., s: 106)
Yakıştıramıyor. Ama böyle bir kurgunun bile, eğer marksizme müdahale edilmezse, zaman içinde “bir garip determinizm”e dönüşebileceğini, “olmaması gerekir” arzusuyla dile getirdiği söylenmelidir. O nedenle, çalışmalarında Lenin ve kuramını, Marx ve marksizmin altına yerleştirdiğini açıkça vurgulama ihtiyacı duyuyor. Kendi haline bırakılmış Marx ve marksizmin, kapitalist dünya üniversitelerinde rahatça okutulabilecek bir ders olduğunu biliyor da, ondan belki.
İşte böylesine çarpıklaştırıcı, marksist kuramda yer edebilmiş, yapış yapış bir gerici determinizm ile mücadelesinde dayandığı noktalardan biri şudur:
“Belki genel hatlarıyla bir ‘devrim bilimi’nden söz etmek mümkündür. Ancak ‘devrim anı’ bilimin dışındadır. Özgüllük ve öznellik bu alanda ‘sözün çoğunu’ söyleme hakkına sahiptir.” (a.g.y., s: 107)
Elbette başka türlü yorumlamak da mümkündür, ancak burada marksizme içkin, o hastalıklı determinizm tuzağı ile mücadelede, tek kalıcı şansın yerel, özgül ve öznel müdahalede yattığını söylediğinden hareket edilebilir. Bu, kuramsal katkının önkoşuludur.
O nedenle bir köylü basitleştirmesinden uzak kalarak, son derece tehlikeli yan etkilerden kaçınmanın yollarını aramak zorunda olduğunu biliyor. Kant, Hegel, Gramsci, Althusser okuyarak, üstelik bunları sadece Türkçe okuyarak, kuramın fildişi kulesinden Marx ve marksist kuramın sorunlarına çözüm bulacağını düşünen basitleştirme politikalarıyla arasında uçurumlar bulunmaktadır. “Biz ve burası”, ille bir karşılaştırma yapacaksak, Metin Çulhaoğlu açıkça ne derse desin, “oradakilerden” daha önemlidir. Farkı, “oradaki” araştırmalara hakaretamiz bir tavırla, yani bir köylü basitleştirmeciliğiyle yaklaşılmasına duyduğu tepkiden de okumak mümkündür. (5)
EŞİTSİZ GELİŞME, EŞİTSİZ ADIMLAR
Marx’ın, kapitalizmin dinamizmine övgü ile dolu çalışmaları, “onu eşitsiz gelişimin nüvelerinden uzaklaştırıyor” ama, “somut siyasal pratik aynı Marx’ı eşitsiz gelişime yaklaştırıyor.” (a.g.y., s: 60)
Metin Çulhaoğlu’na göre, eşitsiz gelişim, bir yasa olarak ne Marx’ın sisteminde, ne de, iddiaların tersine, Trotski’nin devrim modelinde kalıcı bir yasallık niteliği taşıyor. “Ancak Lenin’in, gerek 1917’ye yaklaşımı, gerekse aynı devrimin uluslararası plandaki konumuna ilişkin düşünceleri, eşitsiz gelişime çağının dinamiği çerçevesinde baş yeri verdiğini gösterir.” (a.g.y., s: 67)
Bu vurgusunun birden çok anlamı olmak gerekir ve öyledir. Biz, birinin altını yeniden çizelim: Güncel ve yerel siyaset inadı, bu inadı taşıyan sosyalistlere, kurama uluslararası arenada katkıda bulunma şansı tanırken, diğerlerine sıradan tekrarcılar ve tarihin ayaklarına bağlanmış değirmen taşları rolünü biçiyor. Belki küresel bir süreç olarak kapitalizmin bir noktasına gösterilen tepki, küresel sonuçlar yaratabiliyor da, ondan…
Olabilir. Ama neresinden bakılırsa bakılsın, “Bir Mirasın Güncelliği” kitabının dördüncü bölümünün “Türkiye Modeli 1908-1940” olması boşuna değildir ve buradaki endişelerin izini taşıdığı kuşkusuzdur.
Etkileriyle, kimine göre güncel bir sorun ve özellikle de neoliberal rüzgârı arkasına almış Türk gericiliğinin hâlâ dudaklarını uçuklatan “ittihatçılık”, esasen tam bir eşitsizlikler bileşimidir. Kapitalist dünya içinde, Türkiye ile diğerleri arasındaki gelişme farklılıkları, birçok başka dinamikle etkileşim içinde Türk siyasal üstyapısına yansıyan bir eşitsizlikler beraberliğidir. Ama Metin Çulhaoğlu için bunlardan daha önemlisi de var ve burada, Türkiye’yi dünyadaki benzer gelişmelerden koparan değil, onlara eklemleyen bir süreçle karşı karşıyayızdır:
“İttihatçı deneyin özgünlüğü, sınıfsal temele oturmayışında değil, oturduğu sınıfsal temel ile siyasal etkinliği arasında var olan eşitsiz ilişkidedir.”
Böyle bir saptama, Türk siyasetine, daha açığı Türk ilericiliğine, Batı (emperyalizm) ve Doğu (sosyalist sistem) arasında özgün bir alan ayırma dikkati olarak da okunabilir. Bir uyarıyla birlikte alındığında, bu tür özel süreçlerin, “özgüllüklerin”, Türkiye’yi dışındaki dünyadan koparmayan, tersine, onu dış dünyanın parçası yapan bir özgünlüğe işaret ettiği söylenebilir:
“(…) ‘Devlet eliyle kapitalist palazlandırma’ denilen ve kapitalistleşme süreci yaşamış tüm ülkelerde örneği görülen bir olgunun neden ‘Türkiye’ye özgü’ nitelendirildiğini anlayabilmiş değilim.” (a.g.y.,s: 150-151)
Daha doğrusu, Metin Çulhaoğlu, Türkiye’ye özgü diye ısıtılıp önümüze konulan şeyleri, gerçek yerine oturtmakta kararlıdır. Türkiye’nin asıl üstyapı öğelerinin 1930-1940 döneminde biçimlendirildiğini iddia ederken, uyarır da: “Devletçilik ya da devlet desteğinde kapitalist gelişme ne tarih olarak 1930’lara, ne de coğrafya olarak Türkiye’ye özgüdür.” (a.g.y., s: 163)
Bu, kesinlikle dünyadan kopuk veya yalıtılmış olmayan bir Türkiye’dir ve üzerine modern Türkiye’nin oturduğu 1930-40 dönemine yönelik mükemmel bir çözümlemeye de eşiktir:
“1930-40 dönemi, Türkiye’nin kimi ittihatçı yönelimleri gidebilecekleri en uç noktalara kadar götürme dönemidir. (…) (S)öz konusu dönem, aynı zamanda Osmanlıcılık ve ittihatçılıktan kopuştur. İkisi birbirini bütünlüyor: Bu ‘kopuş’, tam tamına, Osmanlı’dan gelen ve ittihatçı kimi çizgilerin yeni koşullarda doruğuna çıkarılmasıyla gerçekleşmiştir.” (a.g.y., s: 161)
Belki bütün bir çocukluklar döneminin ertesinde, 50’lerin ve 60’ların aydın kategorisi içinde yer alan insanların o zaman için aklından bile geçemeyecek bir iktidar döneminde, ki tüm 12 Eylül sonrasını öyle görmek mümkün, aydının bittiği söylenebilir, Ama, neresinden bakılırsa bakılsın, “Türkiye 1923” bir aydın ürünüdür. Metin Çulhaoğlu için birçok açıdan dikkatli bir sevgiyle anılan ve çözümlenen bir dönemdir:
“Kurtuluş Savaşı yıllarının aydını aynı yılların köylüsü değildir. Söz konusu yılların aydını ruhsuz ve kişiliksiz değildir. Toydur, geleneksizdir ve birikimsizdir; ama gene de diridir ve aranış içindedir. ‘Yorgun’ olsa da, önüne çıkan kurtuluş kanallarını zorlayabilmektedir.” (a.g.y., s: 154)
Hemen iki sonuç çıkarılabilir:
Bir: Anadolu’daki iktidar mücadelesinde sosyalistler, şu ya da bu nedenle, ana akışın dışında kaldılar. Ancak Sovyetler Birliği deneyimi ve yarattığı uluslararası yeni enerji alanları, ittihatçı gelenek tarafından tek tük ve acemice bazı sosyalizan girişimler saf dışı bırakılarak kullanıldı. “Saf sosyalist bakış”, Metin Çulhaoğlu’nun formülasyonuyla, çelişkili süreçlerin içinde yer almadı, alamadı ve önemli bir birikimden, deneyimden yoksun kaldı. İçeriden gelmeyen sosyalist basınç ile dışarıdan gelen Sovyet basıncının yarattığı hareket alanı, yine de Türkiye’yi (“Türkiye Cumhuriyeti 1923”) bir aydınca proje olarak gündeme yerleştirdi.
İki: 1920’lerin başında Anadolu halkı, Milli Mücadele için topyekûn bir ayaklanma göstermiş falan değildi. Bunu, Türk gericiliğini de besleyen bir süreç olarak artık iyi biliyoruz. Ama aydını için aynı şey söylenemez. Türkiye aydını gerçekten de o yıllarda topyekûn bir ayaklanmanın izlerini taşıyordu. Aydını ile köylüsü arasındaki büyük mesafeye rağmen, bir cumhuriyet kurulabildi. Ruh ve kişilikten söz edilebiliyordu pek çok açıdan eksik (“toy, geleneksiz ve birikimsiz”) aydın anlatılırken. Halk şaşkın, çaresiz; inliyor… Ama aydın var: Tek ve en iyi bilebildiği şeyi, ittihatçı çizgiyi, sadece ruh ve kişiliğine dayanarak, İsmet Paşa’nın sözüyle “kendisine karşı millete” neredeyse bir iktidarı kabul ettirebiliyor. Et kokarsa tuzlarsın. Et, yani halk. Tuz, yani aydın. İyi. Peki, ya tuz kokarsa?.. 1920’lerle 21’inci yüzyılın başında bugünkü durum gerçekten terstir: Tuz, yani aydın kokmuş, bir başka ifadeyle, kategorik olarak ölmüş durumdadır. Benzemezlik buradadır.
Dolayısıyla, çalışmalarında hep Türkiye özelini öne çıkararak sosyalist bir siyaset kuramının ileri aşamalarını işlevsel bir kurguyla yeniden gündeme getiren Metin Çulhaoğlu, bir aydın felsefesini de ayrıntılandırmış oluyor: Tek tek aydınlar olabilir, ama bu alanda sistematik bir çöküşle karşı karşıya olduğumuz kesindir. Ruhsuz, kişiliksiz, her türlü acıya ve haksızlığa kafa sallamayı görev bilmiş “köylü”, aydınsız kalmıştır ve o nedenle çok ağır bir çaresizlikle yüz yüzeyiz.
Tamamen mi?
Buradan, hemen bir başka noktaya geçebiliriz ve bu, bir tür yanıt da kabul edilebilir: Metin Çulhaoğlu, Althusser’den söz ederken, onun “bir şeyi gördüğünü” vurgulama ihtiyacı duyuyor: “Pratik, sorun çözer; ama kendi başına çözdüğü sorunun teorik ifadesini ortaya koymaz. Geçmişte pratiğin çözdüğü sorunların teorik ifadesi, biçimlendirilişi marksistleri bekleyen bir görevdir.” (a.g.y., s: 68)
Ve bir başka vurgu ile insanın aklına kemalizmi düşürebilecek şekilde viraj almayı deniyor: “Lenin’in siyasal uğraşı, eşitsiz gelişim olgusunun doğal uzantısı olarak görülür. Genel hatlarıyla doğrudur. Ancak aynı Lenin, aynı olgunun teorik çözümlemesi olarak, geriye soyutlama düzeyinde öğretici metinler bırakmamıştır. Daha doğru bir ifade ile eşitsiz gelişim yasası, Lenin’in pratiğine içkindir.” (a.g.y., s: 59)
Tamam. Geçmişte öyleydi. ileride de öyle kalacağa benziyor. Pratik, büyük gediklere rağmen, sorunu çözüyor. Maddi süreçler, entelektüel derinlik ve canlılıktaki dinamizm eksiğini telafi edebiliyor. Ama burada sorulması gereken şey, belki de tersidir: Acaba kuramsal gelişkinlik, pratikteki zayıflığı telafi edebilir mi? Bu soruya Çulhaoğlu’nun yanıtı net bir “Hayır!”olmalıdır.
Bugünden sonra yapılması gereken, geçmişteki ve şimdiki pratik çözümlerin doğru soyutlanabilmesidir. “Doğru” ve “soyutlama”, nicel değil nitel varlığıyla yeni bir aydın kategorisinin mihenk taşı olacaktır. Metin Çulhaoğlu, 20’nci yüzyılda pratiğin çözdüğü sorunlarla (1917 Ekim Devrimi, 1923 Türkiye Cumhuriyeti) gelen bir görevin savsaklandığı inancında olduğu yolunda işaretler veriyor. Savsaklama kötü niyetten değil, aydının sığ sulardaki yerleşikliğinden kaynaklanıyor.
BÜTÜNCÜ BAKIŞ VE DÜŞMANLARI
Metin Çulhaoğlu’nun temel vurgusu, Althusser’e ve hatta Gramsci’ye, Lukacs’a itirazı, tarihin bütüncü gelişiminin gözden ırak tutulma tehlikesinden hareket ediyor. Örneğin Althusser’in “sakıncalı yönelimi”ne karşı açık uyarıları var:
“1. Farklı tarihselliklerin ‘yapısal’ biraradalığı değil, bir bütün’ün tarihsel gelişimidir söz konusu olan. Eşitsizlik de, tarihsel gelişimin bütünlüğünün bir sonucu olarak ortaya çıkar. (…) 2. Eşitsiz gelişen her parça, bütünün parçası olarak, son tahlilde onunla aynı tarihselliği paylaşmak zorundadır. Çelişkileri aşın biriktiren de, özgül bir yapının belli bir konjonktürde üst belirlenmesi değil, azgelişmişliği belli bir gelişmişlik içinde yaşamak zorunluluğudur.” (a.g.y., s: 72-73)
Çulhaoğlu’nun temel vurgusu, Marx’tan başlayıp 1989’daki kapitalist restorasyon ile geçici olarak sona eren sosyalist toplum deneyimlerine kadar uzanan bir çizgide, kesinlikle “bütüncü bakışın önemi” üzerinde yoğunlaşmıştır. Öyle okunmalıdır. Çünkü eşitsiz gelişimin akışı (ve varlık nedeni bile), bu bütünsellikten (parçalılıktan değil) çıkarılabilecek bir sonuçtur.
Nitekim eşitsiz gelişime vurgu, “Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu” kitabındaki bütüncü gelişim lehine, ağırlığını yitirmiş görünüyor. Ama bu, her kuramcının, araştırmaları boyunca sık sık karşılaştığı bir olağan sonuçtur. İlk kitapta hazırlanan, ikinci kitapta ağırlıklı olarak işlenmiştir; öyle anlaşılıyor.
Biz, bir başka noktada kalalım.
Olup bitenlere bakıldığında ve pratikte, şöyle bir sahne ile karşı karşıyayız: Yeni dünya düzeninde, dünya egemenleri ve onların çeşitli ülkelere dağılmış kâhyaları, artık proletaryadan, çalışanlardan, ezilenlerden falan korkmuyor. Sistemlerinden eminler; dışarıdan bir tehlike gelmeyecektir, ama sistemin kendi kendine hazırladığı ve hazırlayacağı tehlikeli oyunlardan çekiniyorlar. Sistem içi virüslerden yani. Dışardan gelen virüsler sorununu (“komünizm tehdidi”), özellikle 1989 sonrasında tümüyle çözmüş olduklarını düşünüyorlar. İçeriden, kendi iç yapılarından korkuları var. En azından, tedirginler.
Buradaki asıl konu teknokratsia ve yetki alanlarıdır. Bilgi üreten ve taşıyan, yürürlükteki egemenlik rejiminin bekasını sağlayan bir “katman” olarak teknokratsia, sistemin çöküşünü önleyemez, ne kadar gelişkin olursa olsun böyle bir yeteneği yoktur. Ama kendisinde olmayan bu gücü, bir dolayım üzerinden gerçekleştirebilir. Oysa aydın, inteligentsia, bu karakterini yitirdikçe sistemini de (burada sosyalizm) aşağıya çekecektir.
Birinci durumda, teknokratsianın gelişkinliği, sistemin ondan, yani teknokratsianın kapasitesinden daha gelişkin çelişkilerinin altında kalmasını engelleyemez. Teknokratsia gelişir, ama tam da geliştiği için, eşitsiz gelişimin bir ürünü, bazen de cilvesi olarak, bütün bu çelişkilerin altında kalır.
İkinci durum, daha bir trajiktir. Aydın (inteligentisa), kendisine yakışan sistemin (sosyalizmin) kurulması kadar çözülmesini de sağlayan bir kategoridir. Aydın ve devrimci kalabilmiş olsaydı, sistemin iç sorunlarının altından kalkabilecekti. Ancak bu kimliğinden vazgeçip kapitalizmin demokratik önermelerine kapıldıkça, çürüdükçe yani, varlık nedenini de ortadan kaldırmış oldu. Aydının çözülmesi ve aynı anlama gelmek üzere, çürümesi, sosyalist sistemin çözülmesinin önkoşuluydu. Gelişseydi, sistemi de taşıyabilirdi.
Bu, ne demek?
Bu, teknokratsiada olmayan iki özelliğin, inteligentsiada bulunması demek: Hayat vermek ve öldürmek. Teknokrat, sistemin çelişkileri ölümcül boyutlarda kalmadığı sürece sorunların üzerini örtebiliyor ve bunun için tümüyle sisteme benzemesi gerekiyor. Kâr düzeninin, meta üretiminin büyük çıkmazlarına karşı önerebileceği herhangi bir değeri yok. Teknokrat, bu. Taşır.
Ama aydın, sorunların ve sistemlerin üzerine çıkabilen insandır: Kâr düzeninin dışına çıkabilme, meta üretiminin belirlediği sınırların ötesine geçme yeteneği, büyük bir soyutlama gücünü beraberinde getirir ve tersi. Bu aşkınlık, yukarıdan bakabilme ve büyük uçurumları aşabilme yeteneği, eğitimi, onun teknokratsia ile arasındaki esas fark olmalı. Bırakın kâr oranlarındaki gerilemeyi, somut kâr miktarının bile azalmaya başladığı bir sistemde, insan insanın kurdu olmaya, yani canavarlaşmaya mahkûmdur. Teknokrat, burada ve bu anlamda, canavarlığın bir parçasıdır. Dışarıya çıkamadığı için canavarlaşmaktadır.
Aydın ise bu korkunç ortamın dışından içeriye bakabildiği ve yerleşik olanı, yani kâr düzenini tümüyle reddedebildiği için güçlü kalır. Daha doğrusu, öyle bakabildikçe ve kâr düzenini reddedebildikçe güçlü kalır.
Metin Çulhaoğlu, “bütünlük” kavramının önemini sürekli öne çıkarıyor. Bu bakış, onun, temel-üstyapı modeli gibi sıradan tasniflere kuşkuyla yaklaşmasını kolaylaştırıyor. “Bütünlük”, Metin Çulhaoğlu için, basit bir “toplam” değildir: “Bütünlük, toplumsal olguların ve gerçeklerin ilişkilenmiş biraradalığını ifade eder.” (Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, s: 77)
Bu yaklaşımda özel önem taşıyan bir başka kavram da “dolayım”dır: “Dolayım, değişik olgular arasındaki ilişkilenme ve bu ilişkilenmenin biçimidir.” (a.g.y.,s: 78) Ama marksizm nokta-i nazarından dolayım, “bütün içindeki parçaların, diğer parçalarla ve bütünün kendisiyle ilişkilendirilmesidir.” (a.g.y.)
İlişkilenmiş biraradalık, marksist kurama pek sık yapıştırılan/yakıştırılan kolaycılıklara karşı, gerçekten de organik, son derece işlevsel bir zırh olarak görülebilir. Bir, bu var. Bir de, ışığın bu bölgeye tutulması, siyasete tanınan öncelikle örtüşen, onu destekleyen, hatta kuramsal anlamda önceleyen bir saptamadır. Yani…
Yani, gerçi hiç böyle söylemiyor, ama marksizmde “alışılmış” ne varsa yerini değiştirmeye yeminli gibidir Çulhaoğlu. Marx’a özel bir itinayla yaklaşsa da, gerektiğinde onu bile, marksist kuram adına sorgulamaktan çekinmez. Bunu ise bir kurtarıcı yapabilir ancak. Ya da en azından, bu, bir kurtarıcı zihniyetidir. Evin içindeki oturumun bozulduğunu ilan edip yeni bir düzenleme önerirken, elbette müdahalecidir.
Bütün bunlar var. Ama önemleri, sadece birer türev olmalarında yatıyor. “Bütünlük ve dolayım”, toplumun, toplumsal gelişmenin ve siyasetin kolayca açıklanamayacağını kabul ederken, bunlara müdahalenin her türlü kolaycılığın dışında aranması gerektiği anlamına geliyor. Ayrıca, yerelliğin, yerli olmanın ne kadar gerekli bir çaba olduğu anlamına da…
Çulhaoğlu için kuramların herhalde amentüsüdür: Her şey, yerelliğin (burada “yerel siyasetin”) evrensele uzanan yaratıcı yolundan türetilebilir.
Siyaset, insanları biraraya toplamak ve belli bir hedefe yürütmek değildir o halde. Bundan çok daha fazla ve farklı bir şeydir. Bütünlük ve dolayım, ki buna ilişkilenmiş süreçler bütünü de denebilir, etiket pazarlamasına son vermek gerektiğini hatırlatıyor. Bütün ve parçaları arasındaki ilişki, tarihte ve kuramda her türlü mekanik doğrusal çizginin gündem dışı bırakılması demektir. O halde…
O halde, şudur: Bu kompleks yapıyı açıklayan ve müdahale etme kararlılığı taşıyan örgüt, ki Çulhaoğlu için bu alanda tek doruk partidir, bu yükün altına girebilecek kapasitenin insanlarını yetiştiriyor. Bu kapasiteye sahip insanları abartırsanız, buradan bir tür seçkinci yaklaşım da çıkarabilirsiniz. Ama bu, pek doğru olmaz. Çulhaoğlu için bu seçkinler, uzun yola hüküm giymiş halk çocuklarıdır. Başka noktalar bir yana, halkın en büyük kaynak olduğu, Metin Çulhaoğlu’nun bizzat biyografisiyle de kanıtlayabileceği bir şeydir.
Peki, seçkin kimdir? Seçkin, acaba “özü” şu ya da bu şekilde yakalamış bir ayrıcalıklı veya bir uyanık mıdır? Öz, Metin Çulhaoğlu’na göre, yaşadığı alanda “yakalanmayı bekleyen” bir av hayvanı değildir. Kendi sözleriyle, “Aynı bütünlük içindeki başka parçaları kendi ayrışmış mekanından belirleyen bir özel kerte anlayışı” (a.g.y., s: 79) marksizm içinde, tarihsel olarak karşımıza çıkmış bir yaklaşım biçimidir.
Öze böyle bakınca, sonuçlarına da katlanmak gerekecektir. Çulhaoğlu’na göre bu “öz” anlayışında, “özün kendisinin de belirlenmesi ya büsbütün gündem dışıdır ya da bu belirlenim ancak keyfi biçimde kavramlaştırılabilir.” (a.g.y., s: 79) Ancak böyle bir öz anlayışında, Çulhaoğlu’nun bakışına göre, “özel içeriğiyle dolayım kavramının yeri yoktur.”
Ama şu vardır: “Eğer (…) ‘ekonomik temel’ kendi ayrışmış mekânından bütünün diğer unsurlarını belirleseydi, o zaman toplumsal çözümleme basit bir projeksiyona ya da türetme işlemine dönüşürdü.” (a.g.y., s: 79)
Bu, içinde yer aldığı geleneğin, KP geleneklerinin en büyük buluşudur ve Çulhaoğlu, böyle bir geleneğe başkaldırısını tüm siyasal pratiğinde göstermek zorunda kalmıştır. Buradaki, işin kuramsal yönüdür.
Tabii, sonuçları var. En önemlilerinden biri, Çulhaoğlu’nun bir kavram olarak açıkça itiraz etmediği “öz”ün, aynı zamanda somuta müdahale çağrısı olmasıdır:
“Bütünlük, ancak somut olabilir. Başka deyişle, bütünlüğün, içerdiği parçalar ve dolayımlarla birlikte tanımlanabilmesi, ancak somut bir toplumsal formasyon düzeyinde mümkündür.” (a.g.y., s: 81)
Türkiye, buradaki örnekte, tek hedeftir: Yani, açık bir adresin olmadığı koşullarda, en fazlası “spekülatif saçmalıklar” üretilebilir.
Çulhaoğlu, marksizmin temel yapıtlarını, bu arada Marx’ın kendisini çok ve yeni sorular sorarak okuyan, dolayısıyla yaratıcı yanıtlar alabilen bir marksist olarak tanımlanmalıdır. Marksizmin çağdaş gelişmelerini birebir izlediği biliniyor.
O nedenle olmalı, bazen son derece rahat, eski ya da sözde “yeni” okuma biçimlerine karşı çıkabiliyor. Örneğin radikal bütüncülük gibi “Marx’ı Hegelci izlerden kurtarma adına gelinen noktanın kendisinde Hegelci izler bulunmaktadır”, böyle bir vurgudur. (a.g.y., s: 81)
Yine bütünlük kavramından hareketle Gramsci gibi bir otoriteyi yapı-üstyapı modeli kapsamında karşısına alabiliyor: “Gramsci’nin bütünlük kavramına yaklaşımının hem dar hem de gereğinden fazla kategorik olduğunu düşünüyorum.” (a.g.y., s: 81) Devamla: “Gramsci’nin (…) bu modelinin fazla basit ve kategorik olduğunu söylemek gerekiyor. Ayrıca, modelin özünün, marksist bütünlük anlayışından ayrı düştüğü de söylenebilir. Çünkü burada, belirli bir bütünlük içindeki temel öğelerin ayrı ayrı etkileri ya da sonuçları olduğu öngörülmektedir.” (a.g.y., s: 82)
Bu kez Althusser: “Birçok marksist yorumda, açıkça böyle demese bile, temel, yani üretim tarzı, belirli bir tarihsel kesitte bir seferde oluşan ve biten, bundan sonra üzerindeki binbir türlü üstyapısal süreçleri devreye sokup bunlara hareket alanı sağlayan bir ‘zemin’ olarak görülüyor. Böyle bir anlayışta, bütünün gerçek içeriğiyle kurgulanması mümkün değildir.” (a.g.y.)
Metin Çulhaoğlu için kapitalizmin, bir üretim tarzı olarak, “diğer öğeler üzerindeki belirleyiciliği, doğrudan değil, bütünlük (toplumsal formasyon) dolayımıyladır.” (a.g.y., s: 83)
Ve örneği, Türkiye’den: “Gene Türkiye için yinelersek, ortada örneğin kapitalizm öncesi üretim tarzlarını, kemalizmi, dinci ideolojiyi, siyasal partileri vb. belirleyen bir kapitalist üretim tarzı yoktur. Kapitalist üretim tarzı bu öğelerle eklemlenerek toplumsal formasyonu, yani bütünü belirlemekte, bu bütün de kapitalist üretim tarzına eklemlenen öğeleri yeniden belirlemektedir.” (a.g.y.)
Bu anlayış ve kavrayış farkı, Çulhaoğlu’nu, Althusser ve onun yapısalcı marksizmine özgü “kerte”lerini “ya da düzeylerini, kendilerine verilen içerikle” reddetmeye itecektir. (a.g.y.) Nedenleriyle birlikte tabii.
Bir şeyin köklü biçimde değiştiği söylenmelidir. Batı’da da öyleydi: Özellikle trotskist kanat, marksizmi çok iyi bilirdi. Türkiye’de ve Türkçe içinde de bu çizginin, üzerine düşen böyle bir görevi yerine getirdiği söylenmelidir. Marksizmi ve leninist katkıyı, kendilerini abartmadıkları ve antisovyetik şehvete kapılmadıkları sürece, ki bu da oldukça zordu, layıkıyla ve sıkmadan anlatabiliyorlar. Gerçi yaratıcılığın kapılarını araladıkları iddia edilemez, elimizde bir örnek bulunmuyor; ama tutumları ve yükleriyle yaratıcı bir okumayı zorladıkları kabul edilmelidir. Bu yanlarıyla, Çulhaoğlu müdahalesinin yolunu açtıkları elbette söylenebilir.
Trotski’nin izleyicileri, antisovyetik histerideki bayağı rolleri bir an için göz ardı edilirse, sovyetik kamptaki korkunç ve cahilce donmuşluk, kapalılık karşısında tek nefes alınabilecek mecraydı. İyi okuyorlardı ve bu nedenle de pek zor kül yutuyorlardı.
İşte Türkçede, özellikle Metin Çulhaoğlu sonrasında bu rol tamamen değişmiş, marksizmi çok iyi bilen ve bunu, donmuşluğu, geleneği korumak için değil, yaratıcı, yeni açılımlar için bir temel olarak kullanan çizgiye dönüşmüş görünüyor. Son 10 yılda alınan yolun, geçmişin bu tür tüm tasniflerini geçersiz ilan edecek kadar büyük olduğu itiraf edilmelidir.
AYDIN İÇİN ARAYIŞLAR
Metin Çulhaoğlu, kaçınılmaz bir kaderi paylaşıyor ve bir sosyalist kuramcı olarak, çalışmalarının merkezine aydın sorunsalını da almış bulunuyor. Bu, işçi sınıfı siyasetine bulaşan herkesin ister istemez üzerine düşen bir görev… Tüm eserlerinin içinden geçen bu kırmızı izi, doğrusu basit bir işaret olarak görmek yanıltıcıdır. Çulhaoğlu, sürece kendi damgasını vurmakta kararlıdır. Örneğin, “tarih bilincine sahip” veya “bilinçli öğe” olarak tanımlanan aydın, Metin Çulhaoğlu için “bir tür artı değer üreticisidir”. Ya da şöyle: Aydın, “mücadele sürecinde, kendisini ayakta ve diri tutmaya yetenden daha çoğunu üretip, bununla başkalarını da ayakta ve diri tutan insandır. Ancak, artı değer üretimi, mutlaka belirli bir kolektiviteyi öngerektiriyor.” (Bir Mirasın Güncelliği, s: 196)
Tam bu noktada, Metin Çulhaoğlu, sadece kuramsal dünyası değil, siyasal mücadelesi açısından da bir meşruiyet çizgisini kalınlaştırmış sayılmalıdır. Kendisinden önceki veya çağdaşı tüm aydın iddiaları ile arasındaki sınır, kısmen acıtıcı, ama gereklidir:
“Kolektivite ve örgüt olmaksızın yapılan üretim, en çok feodal üretime benzer. Belli bir artı ürün yaratabilen şeyh, kendisini ve kendisine biat eden tarikatını bir süre geçindirebilir.” (a.g.y.)
Aydının, kendisi için gerekenden daha fazlasını yaratabilecek bir entelektüel üretim birimi olduğu yolundaki bu saptama, gerçi mükemmel bir çözümlemedir, ancak son derece ağır suçlamalar da içermektedir. 1970’lerin sonuyla 1980’lerin başında, kısa bir süre birlikte mücadele ettiği Yalçın Küçük ve onun temsil ettiği, hatta bugüne taşıdığı geleneksel çizgiye reddiyedir. Ancak bunun, eleştirilse de, bir aydın çizgisi olduğu açıktır ve Çulhaoğlu için Yalçın Küçük, somutun zenginliği içinde birlikte yürünemese de, çok önemli bir aydın zenginliğidir. Yine de ağır bir eleştiriyle, sözcüğün (“Kritik”) Eski Yunanca’daki kökeninde yatan “benzerler arasındaki farklılığı saptama” an-lamında bir eleştiriyle karşı karşıyayız.
Nitekim, her reçeteye, bu arada her sosyalist reçeteye de önce nazik bir kuşkuyla yaklaşan Çulhaoğlu’nun kuramsal çözümlemelerinde kesinlikle “işçi sınıfı tüm dertlere devadır” kolaycılığına yer bulunmuyor. Örneğin 1960’larda sosyalistler ile somut işçi sınıfı arasındaki temas noktalarında hızlı bir artış olduğuna işaret ederken, bunun yaratıcı bir marksizme hiç de katkıda bulunmadığının altını çiziyor:
“Sınıfa yakınlaşma, Türkiye solunun aydınlarını yaratıcı marksist değil, sendika bürokrasilerinin müştemilatı (eklentileri) yapmıştır.” (Binyılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, s: 52) Çulhaoğlu’nu düşündüren, bu ikinci kategorinin, ilki karşısındaki düşük düzeyi ve değeridir:
“Bu anlamda, Türkiye’de işçi sınıfının organik aydınları olduğunu kabul ediyorum. Ne var ki, bu konumdaki aydınların bütünsel bir öğreti olarak marksizmle ciddi ilişkileri olduğunu hiç düşünmüyorum. İşçi sınıfının organik aydınları, devlet, devrim, siyaset, yabancılaşma, ideoloji, kültür vb. gibi marksizme içsel alanları büsbütün boşlayıp uluslararası ve ulusal ekonomik gelişmeleri işçi sınıfı açısından yorumlayan insanlardır, o kadar. Daha ilerisi de söylenebilir: Bu konumlarıyla sınıfın organik aydınları, geleneksel aydın kategorisinden daha geridirler, daha az aydındırlar.” (a.g.y., s: 52-53)
Bu saptamaların, son derece haklı, yerinde ve zenginleştirici kavramsal analizlerin sonucu olduğu söylenmelidir. Belki en önemlisi, sınıfın her derde deva olmadığını bizzat yaşamış olmanın yarattığı boş alandır ve Çulhaoğlu’na göre, tam da bu alana deplase olup çözüm aramak, güncel hedefin ilk sırasında yer almalıdır.
Neresinden bakılırsa bakılsın, aydının bittiği, gerek tarihsel, gerekse güncel bir toplumsal kategori olarak “sönümlendiği” vurgulanınca, doğrusu, çözüm önermek de gerekir. Metin Çulhaoğlu için bir ara saptama var:
“Çözüm, Gramsci’nin ve başkalarının kullandıkları anlamda geleneksel ve organik aydın kategorilerinin dışında, yeni bir aydın kategorisinin yaratılmasındadır. Kuramı, ideolojiyi, siyaseti ve örgütü gelişkin bir düzeyde harmanlayabilecek böyle bir kategori ortaya çıkmadığı sürece, sol aydın için, postmarksizm ve uvriyerizm dışında başka bir kanal olmayacaktır.” (a.g.y., s: 53)
Çok ağır. Sözcüğün en geniş anlamında çok ağır bir belirleme ile yüz yüze bulunuyoruz. Çünkü, tepki yanı önemli değil, Çulhaoğlu asıl bize kalan malzemenin bir işe yaramayacağını, reddedilmedikçe ve yenisi oluşturulmadıkça bu korkunç bataklıkta “idame-i hayat” edeceğimizi alçakgönüllü bir dille hatırlatıyor. Atılacak adımlar için işçi sınıfı ve sosyalist kuram ilişkisine bakışı ise şöyle: “Sınıfın, örgütlü, sendikalı, görece eğitimli kesimine dayanmanın, marksizm ve kuramsal yetkinlik açısından özel bir itici güç oluşturabileceğini kesinlikle düşünmüyorum.” (a.g.y., s: 54)
Ama bu, Çulhaoğlu’nu pek çarpmıyor. Küçük bir şaşkınlıktır yaşadığı: “Örneğin, hepsi de burjuva devrimlerinden öğrenilen jakobenlik, jirondenlik, termidor, karşıdevrim, vb. tür kavram ve kategoriler bütün büyük devrimlerin kendi koşullarına biraz özensizce uydurulmaya çalışılmıştır. 20. yüzyılın sosyalist devrimleri ise, burjuva devrimlerin ürünü olan kavram ve kategorileri içerip aşacak, kendi özel kavramlarını biriktirecek bir zenginlik kazanmıştır. Çok farklı ve çok daha büyük iş yapan devrimcilerin kavram dağarcıklarının böylesine sınırlı oluşu, hem sosyalist siyaset kurgusunu hem de siyaset etiğini olumsuz yönde etkilemiştir.” (a.g.y., s: 181)
Bunun sadece eşitsiz gelişimin olağan sonucu olduğu da söylenebilir. Ama aşağı sınıflara dayanıyor ve Metin Çulhaoğlu’nun tüm düşünsel yaşamında, yazılarında, kitaplarında, konuşmalarında vs. sık sık dile getirdiği “bütünlüklü meydan okuma” eksikliğinin bir sonucudur. Eğer ezilenlerin entelektüel donanımını da etkisine alacağı düşünülürse, buna karşı çıkabilecek güçlü bir sosyalist kuramsal formasyonun eksikliği, elbette böyle bir sonucu doğuracaktır. Derin marksizmin gerçekten etkileyici bir zekâsı olarak Çulhaoğlu’nu asıl rahatsız eden, herhalde budur.
Bütüncü analitik bakış olarak da adlandırılabilecek bu saptamalar, bugüne bağlanabilir:
“Türkiye solunun ilginç bir sicili vardır. Sol, derin marksizm alanındaki tartışmalara, ama hiperaktif dönemini yaşadığından, ama tam tersine iyice dermansız kaldığından, sonuç olarak hemen hiç yönelmemiştir. Türkiye’de genel olarak sol hareketin yükselme şansı güçlüdür. Buna karşılık, yükselen sol hareketin içinde derinlikli bir marksist çizginin oluşması, bugünkü entelektüel ortamda güç görünmektedir.” (a.g.y., s: 241)
Son bir saptamayla birleştirilebilir:
“Bu durumu, toplumun bir tür köylüleşmesi olarak görmek mümkün.” (a.g.y., s: 274)
Yani: Eğer Türkiye’de sol yükselmiyor ve içinde derinlikli bir marksist çizgi öne çıkmıyorsa, böyle bir ortamda ancak köylülük prim yapacaktır: Sığlık, çok bilmişlik, gözleri ve duyargaları kapalılık, sorumsuzluk, okumaya uzaklık ve derinlere yönelmeyi gereksiz saymak… Toplum köylüleştikçe bu nitelikleri de yaygınlaşacaktır.
Ama bu, sadece Türkiye’ye mi özgüdür? Batı’nın, metropollerin yaşadığı süreç, sanki farklı mı? Değil kuşkusuz. Böyle bakınca, marksizmin Batı’daki akademik çevrelerin hoş bir oyunu olmaktan öte değer taşımadığını görmek zor değil. Belki, şu: Bu “köylülük”, metropollerde, azgelişmiş ülkelerden çok daha derinlere kök salmış ve yaygınlaşmıştır. Bunun, gerek siyasal, gerekse, yine Çulhaoğlu’nun Avrupa komünizmi sonrasındaki özgün bir saptamasıyla, “sıçrayamayacak kadar yüklü” komünist hareket açısından, kuramsal sonuçları vardır: Batı’da, yani metropollerde zor olan, bağımlı ülkelerde, pek o kadar da zor değildir. Biz buna “zayıf halka iyimserliği” de diyebiliriz. Temelsiz değildir.
Bununla bağlantılı bir başka nokta: Türkiye’nin, başka bazı toplumlardan farklı olarak, Batı’dan asla yalıtık olmadığına dikkat çeken Metin Çulhaoğlu’na göre, Batı karşısındaki aşağılık kompleksinin nedenleri ve etkileri, ilginç bir izlekten çıkmaktadır.
Uzunca, ama şöyle:
“Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinin, ekonomide gerilik ve sürekli askeri yenilgi gibi maddi olguların ötesinde başka bir boyutu daha vardır. Yakup Kadri, batının aydınlanma ürünlerinin ülkeler ve uluslar arasında ayırım gözetmediğini düşünürken pek haklı değildir. Aydınlanma düşünürlerinin birçoğunda, geri ve dingin toplumlara yönelik bir aşağılama ve hor görme vardır. (…) Burada hiç kuşkusuz ırkçı denilebilecek bir yaklaşım söz konusu değil. Aydınlanma, değişimi o kadar yüceltiyor ki, değişime ayak uyduramayan ve değişim dinamiğinden yoksun toplumlar evrensel gelişmenin ayakbağları olarak görülüyorlar. Batı aydınlanmasının bu horlayıcı yaklaşımından, batının doğusunda kalan toplumlar da nasiplerini almışlardır. Türkiye aydınının Batı karşısındaki aşağılık kompleksinin bir nedeni de bu olsa gerek.” (a.g.y., s: 259)
Burada asıl vurgulanması gereken, belki de, neredeyse kendisinden ve içinden çıktığı halkından nefret eden bir tipolojinin kaderidir. Tanıdık bir kader. “Birey” olmuş, dünya ve Türk gericiliğinin moda markası “sivil toplumcu” eğilimlere hayran bir “vatandaşımız”, işlerin bir türlü yoluna girmemesinden, bir türlü Batılı olamayışımızdan örneğin, kimi sorumlu tutabilir? Batı eğer bir hedef ise, bu hedefin altında ezilenlerin bulunması normaldir. Şöyle de söylenebilir: Daha önce realize olmuş, hâlâ da varlığını sürdüren her hedef, hayranlarını/takipçilerini ezer. Dolayısıyla, “mutlaka daha iyisini ve daha gelişkinini” gerçekleştirmek, bir inat, bir ısrar, bir hırs olarak, hedefin altında ezilmemenin de önkoşuludur. Sovyet deneyimi ve sosyalist sistem karşısında, bu yapıya sahip çıkan KP’ler çizgisinin yerle bir olması, bu kaderle doğrudan bağlantılıdır. Ama en az bunun kadar önemli olan, “çağdaş demokrasiye” veya “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşma hedefinin de takipçilerini, hem ekonomik, hem siyasal ve hem de düşünsel düzlemlerde ezmesidir. Ezmişlerdir.
Böyle bakınca, görebiliyoruz: Batı’nın bir parçası olduğumuzu ve Batı’nın içimizde şu ya da bu şekilde, parça parça yaşadığına dikkat çeken Metin Çulhaoğlu, bu aşağılık kompleksini, en azından sol için, gündem dışı bırakmış oluyor. Doğrudur.
AYDINLANMA, MARKSİZM VE 1917-1923 AKRABALIĞI
Sanki 1980’lerin, dünya gericiliğinin bu en parlak yıllarının solu nasıl etkileyeceğini önceden görmüş gibidir Metin Çulhaoğlu. Bu nedenle, marksizmin aşılmazlığına, daha önceki basmakalıp cehaletlerin ötesinde bir gerekçe, yaratıcı bir gerekçe bulmaya çalışıyor. Bunu marksizmi korumaya almaktan çok, o elbette var, kurutma/kurutulma çabalarına belki biraz da gecikmiş bir reddiye olarak görmek mümkündür.
Şöyle başlanabilir:
“Marksizmi aşılmaz kılan, bu sistemin yeni, hatta kendi öğrettiklerine aykırı denebilecek olgular için bile bir çözümleme alanı ve çerçevesi bırakmış oluşudur. Kanımca, marksizmin aşılması, en başta, öngördüğü çözümleme yönteminin, giderek emek-değer kuramının ve kapitalizmin gelişme yasalarına ilişkin temel bulguların su götürmez biçimde yanlışlanmasıyla mümkün olabilecektir.” (Binyılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, s: 105)
Çulhaoğlu’na göre, bu, olmamıştır. En önemlisi, bir çözümleme yöntemi olarak ağırlığı sürmektedir. Kapitalizmin gelişim yasalarına ilişkin “temel bulguların” yanlışlanmamış olması, onu düşünce tarihinin merkezindeki tartışmaya açık, ancak hak edilmiş yerinde duran marksizmin de sağlamlığından, aydınlanma düşüncesi ile kurduğu iç içe denebilecek kadar yakın ilişkisinden, yani aydınlanmanın meşru mirasçısı olmasından kaynaklanıyor.
Çulhaoğlu için her ikisi de doğrudur.
Peki, bir adım daha atalım: Acaba aynı şey, Türkiye’deki marksist kuram çalışmaları ve bu çalışmaları yaşamlarının merkezine koymuş isimler için de geçerli değil midir?
Bir başka açıdan bakıldığında, bir kuram ve toplumsal yaşama bir özgün müdahale biçimi olarak sosyalizmin, mirasçısı olduğu aydınlanmayı, içerden ve niteliksel bir dönüşüme zorlayacak kadar köklü eleştirilere tabi tutmasında da aranabilir bu sağlamlık.
Belki uzunca bir alıntı ile ne demek istediğimizi daha rahat anlatabiliriz: “Marksizmin konumunun böylesine sağlam oluşu, kanımca marksizmin kendi kuramsal zenginliğini de belirleyen bir başka tarihsel gerçeğe dayanıyor. O da, aydınlanmanın insanlık tarihindeki özgün ve belirleyici yeridir. (…) Ancak, insanlığın entelektüel yaşamının temellerinin 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılda atıldığını ve bu temellerin o dönemden bugüne yerli yerinde durduklarını düşünüyorum. Postmodernizmi de, bu kapsamlı aşma çabalarının sonuçsuzluğundan kaynaklanan keyfi bir reddi miras sayıyorum.” (a.g.y.,s: 105)
Biz, buradan, Türkiye aydınlanmasına geçiş yapabiliriz. Türkiye’deki marksist kuramın doyuruculuğunda, daha doğrusu Çulhaoğlu’na göre “yetersizliği”nde, yaşanan sorunlar, kolay gedikler, bu yorulmak bilmez devrimcinin kendi aydınlanma tarihi ile kurduğu ilişkiden hareketle de masaya yatırılabilir. Marksist klasikler ile Türkiye’deki sosyalist kuram çabalarının bir sorunu yoktu. Sadıktılar. Ama Avrupa aydınlanması ve Türkiye aydınlanması ile kurulan ilişkilerde önemli boşluklar yaşanıyordu. Bunun üstesinden gelemediler. En azından Yalçın Küçük-Metin Çulhaoğlu çizgisi çekilinceye kadar, bu, bir sorun olarak kaldı. Önce neredeyse mutlak bir uyrukluk, hatta “göbekten bağımlılık”, sonra da geç keşfedilmiş bir “mutlak kopuş” yaşandı. Bu ikinciler, postmodern semptomlar arasında sayılabilir. Başka bir bakışla: Birinciler, ilericiliğin sönümlenmesini hızlandırırken, ikinciler, gerici kampa doğrudan bir iltica anlamına geldi.
Türkiye aydınlanmasının siyasal duruşuna, diyelim kemalizme, ya mutlak bir boyun eğme, ki bu kendi gereksizliğine kadar varan her anlamda bir geri adımdı ya da onu tüm kötülüklerin anası olarak görme sendromu (“baba katili”) yaşandı.
Elbette bunun ortası yoktu. Sadece hiç utanılmaması gereken bir akrabalık ilişkisi vardı orta yerde ve buradan da eleştirel bir yönelim doğmalıydı. Belki şöyle söylemek daha doğru: Marx ve Engels’in kendilerine kalan aydınlanma düşüncesiyle kurdukları eleştirel iletişim, yani reddiye ve bu anlamda devamlılığı, Türkiye sosyalist hareketi, sosyalist kuram girişimleri, bir türlü ete kemiğe büründürememişti. Bu, 1980’lerde patlak veren Kürt çıkışı ile tam bir çıkmaza dönüştü. Türkiye sosyalist hareketi “boş yakalanmıştı”. Sorunun kangrenleşmesi, bu süreçte aranmalıdır.
Ancak bir şeyi kabul etmemiz gerekiyor: Bu çerçevede ilk büyük ve kalıcı, dolayısıyla da yol açıcı adımı, 1970’lerin sonundan itibaren ve özellikle 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde, 1980’lerin başında Yalçın Küçük “Türkiye Üzerine Tezler” ve “Aydın Üzerine Tezler” dizisiyle açmıştır. Çulhaoğlu, bu yeni yönelimin başından itibaren “denetimcisi, eleştirmeni ve daha sonra yolunu ayırsa da devamcısı” oldu.
Yani Metin Çulhaoğlu, kendisine kalan Türk aydınlanmasına nasıl baktığını ilan ederken, hiçbir komplekse kapılmadı. Bu güveni, Marx-Engels’in gerçekten iyi bir okuru olduğu için herhalde, onların kendilerine miras kalan aydınlanma düşüncesiyle ilişkilerine bakarak ve bu ilişkiyi bir kez daha soyutlamak suretiyle yeniden yarattığını söyleyebiliriz.
Belki bütün bunların Türkiye sosyalist hareketinin kitleselleşmesiyle de yakından bağlantısı vardır. Şöyle: 60’lardaki sol dalga, marksist bir temel üzerine kurulmuş değildi. Ama bu yükseliş ve sol kitlesellik, marksist arayışı, marksist kurama başvuru gereksinimini kışkırttı. Bu pratik deneyimden hareketle, Çulhaoğlu, ilk bakışta, marksist kuram çalışmalarının önemini neredeyse ikinci plana atarmış görünen bir saptamada bulunuyor:
“Herhangi bir sosyalist-devrimci hareketin kitleselleşmesi, marksist temeli mutlak anlamda öngörmese bile, böyle bir kitleselleşme getirdiği sorular ve sorunlarla birlikte, marksizme başvuruyu, giderek kuramsal aranışları mutlaka ve mutlaka tahrik edecektir.” (a.g.y., s: 107)
Burada bir abartı mı var? Hayır, yok.
Sosyalist kuramcının, sokağa böyle öncelik vermesi, normal karşılanmalıdır. Ama bu tek yönlü ve tek şeritli yolun altını eğer tarihselliği hiçleyecek biçimde çizersek, acaba sosyalist kuram çalışmalarını bir önemsizliğe mahkûm etmiş olmaz mıyız? Mümkündür. Ama sosyalistin de, önceliği ve ağırlığı sokağa bırakması normaldir. Siyaset, büyük ölçüde sokaktır.
Bu yaklaşımın, kuramsal katkı niteliğindeki araştırmalara ve arayışlara bir hızlandırıcı eşik olacağı açıktır.
Sokak iyimserliği, daha doğrusu “sokağın yarınına yönelik devrimci iyimserlik”, sosyalistin ayırıcı vasfı sayılabilir. Bu çerçevede Metin Çulhaoğlu, kuramın tek başına kurtarıcı önemini belki bir basamak aşağıya çekmekle, bu ayırıcı vasfın da altını çizmiş oluyor.
Aydınlanmaya bakışı, görüldüğü gibi, steril kuram laboratuvarlarından değil sokağın gözünden güç alıyor. Belki burada sokağı, kolektif sosyalist aklı içeren bir güç odağı olarak açıklamak daha doğrudur. Marksizmin, “modernizmin basit bir uzantısı” olmadığını söylerken, onun (modernist eğilimin) temeldeki önemini yadsımamaya itina göstermektedir. Tarihsel istinat duvarını korumaya yönelik bir inat ve meydan okuma bu:
“Marksizm, elbette modernizmin basit bir uzantısı değildir. Ama modernizmi temel alan, savları ve önerileri ancak bu temel üzerinde anlam kazanan bir modernizm eleştirisidir. Marksizm, modernizmin ‘özgür bireyi’nin karşılaştığı nesnel kısıtlamaları ve yeni kölelik biçimlerini ortaya koyarak modernizmi eleştirir. Ama bu arada, bireyin başka kölelik biçimlerinden ve bağlarından kurtulmasını da ileri bir adım sayar. Sonuçta, modernizmi Türkiye gibi toplumlar için ‘yapay’, ‘yabancı’ ve ‘yabancılaştırıcı’ sayanların, aynı zamanda özgürlük ve birey eksenli bir sosyalizmi savunmaları, anlaşılabilecek bir konum gibi görünmemektedir.” (a.g.y.,s: 251)
Modernizmi ve sonuçlarını, onun uzak veya yakın etkilerini irdeleyen bu koruyucu bakış, acaba Türkiye söz konusu olduğunda nerede duracaktır?
Metin Çulhaoğlu, belli alanlarda derinlemesine yürümeyi çok iyi bilen ve bu anlamda adeta bir “dipsiz” merak olarak tanımlanabilir. Savrulmayı hiç sevmemiştir ve savrulan yazılar kaleme almaktan ısrarla kaçınması, kendine özgü bir duruşu tanımlıyor. Bu, onu, dağılmaktan, sözcüğün her anlamını içerecek şekilde “dağıtmaktan” ve uzman tuzaklarına düşmekten koruyor. Siyasal bağlanmayı ömrünün her döneminde ciddiye almış, böylece kendi çektiği çizgiye ana hatlarıyla hep sadık kalmış, ama gerektiğinde savrulmaksızın alanlar değiştirebilmiş bir düşünürle karşı karşıyayız.
Tekrar: Modernizmi, aydınlanmayı, hiç taviz vermediği bir köprü olarak korurken bunun Türkiye’deki izdüşümüne kayıtsız değildi. Kestirip atan derinlik kaçkınlarına, siyaseten kendine yakın çevrelerdeki kolaycılara hep mesafeli durdu.
Türk modernizmine bakışının da işte bu hat üzerindeki duruşundan renk aldığını söyleyebiliriz. Nitekim önünde duran paralelliklere gözünü yummuyor. “1917 Ekim Devrimi” ile “Türkiye 1923” arasındaki neden-sonuç ilişkilerine bakarken son derece nesneldir. Farklılıkların elbette bilincindedir, ama ilişkileri analitik bir bakışla irdelerken, bir düşünce adamına yakışır sorumlulukla hareket etmektedir:
“Bence, aydınlanma, modernizasyon ve kapitalizmin gelişmesi süreçleri söz konusu olduğunda (çok önemli kimi farklılıklarla birlikte), Rusya, Türkiye’de yaşananların daha iyi kavranabileceği bir karşılaştırma çerçevesi durumundadır.” (a.g.y., s: 251)
Rusya’ya bakarak Türkiye’deki gelişmeleri nitelendirmek, bir bakışa göre “dış odaklara mahkûmiyet”, eski bir komünist hastalığı olarak anlaşılmak istenecektir. Olabilir. Ama tam tersine, bunun yetersiz, derinliksiz Türkiye düşünce ve sosyalist kuram geleneğinin köylüce kapanmalara düşmesini, dönüşmesini engelleyici bir panzehir işlevi de yok mudur? Öyledir. Bu, işin kuramsal nedensellikler açısından bir açıklaması da kabul edilebilir. Ama ortada olan, hem güncel, hem de tarihsel irtibattır. Bugün, dünü ve geleceği belirleyen yegâne “kerte”dir:
“1917 sonrası Rusya ile 1923 sonrası Türkiye açısından ilginç olan yanlardan biri şu: Geleceğe dönük vizyonlarının temeli ne kadar farklılaşsa da, insanlığın kültürel geleceğinin ancak Avrupa aydınlanması ve onun ürünleri üzerinde inşa edilebileceği fikrini her iki ülkenin başındakiler ve aydınlar şöyle ya da böyle içselleştirmişlerdir.” (a.g.y., s: 252)
Vurgu, burada Avrupa aydınlanmasınadır ve uluslararası siyasetten, dünya pazarında açılan gediklerden falan önce, her iki cumhuriyette de, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti, devletin kuruluşuna içkin böyle bir gen şifre kodu bulunmaktadır.
Metin Çulhaoğlu, bir komünist parti kuramcısı olarak, ki türünün en gelişkin örneği olduğu artık genel bir kabul görmektedir, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk adımlarındaki paralelliğin sonuçlarına sahip çıkmakta çekingen değildir. Türkiye’deki toplumsal-tarihsel aşamanın ötesine geçen sosyalist bir projenin, “eleştiri ve kopuş” adına aydınlanma ile gelen kazanımların hiçlenmesine hizmet edemeyeceğini biliyor. Aydınlanmanın, sosyalist bir iktidar üzerinden yeniden ve daha sağlam bir biçimde ayaklan üzerine oturtulacağından emindir. Gerici “sosyalizan” yönsemelerin, dünya kapitalizmine nasıl hizmet ettiğini herhalde en son İran’da görmüş değildir.
Ama biz bir adım daha geri atarak düşünebiliriz: Eğer 1917 ile 1923 arasında böyle yakın ilişkiler varsa, bunlardan birinin, hele etkisi itibariyle çok daha büyük olan ilkinin restorasyonla tarihe karışması durumunda, ikincisinin sonu ne olacaktır?
Sovyetler Birliği’nin yarattığı olağanüstü uluslararası halin, o şaşırtıcı yerleşim şemasında sahneye çıkan yeni hareket alanlarının bir ürünüydü Türkiye. Kemalist cumhuriyet, bir siyasal duruş olarak bu olanağın sonuna kadar kullanılmasından doğmuştur. Bu iki yapıdan, iki farklı aydınlanma çabasından birine sahip çıkmak, ister istemez diğerine de sahip çıkmak anlamına geliyordu. Sorun, 1989’dan sonra gündeme yerleşmiştir: Sovyetler Birliği ile esen rüzgâr sayesinde yelkenlerini dolduran ülkeler çoktan restorasyona tabi tutuldu bile. Yugoslavya, Afganistan, Irak bunların en çok şiddet kullanılan örnekleri oldular ve Türkiye’yi de doğrusu pek aydınlık zamanlar beklemiyor. Dünya sisteminin 1923 kaynaklı bir Türkiye’ye ihtiyacı kalmadı. Belki de Türkiye, bu haliyle, başta Washington olmak üzere dünya emperyalist merkezlerine, eski korkulu düşünü, zor zamanlarını hatırlatıyor: Sovyetler’in, bir karşı kutup olarak denge kurabildiği yılları…
Tıpkı Rusya gibi, Türkiye de, bir şey olacaksa eğer, Batı’yı birinci derecede etkileyecek bir dinamik taşıyor. Bunun, Metin Çulhaoğlu’na göre Türkiye’nin “kimi başka toplumlar gibi batıdan hiçbir zaman yalıtık” olmamasıyla bağlantısı var: “Türkiye, (…) batıyı bir anlamda içinde üretip yaşatmıştır.” (a.g.y., s: 258)
İşte Türkiye sosyalist hareketinin, bu arada da sosyalist kuramın, şeriatçı hareketle arasında paylaşacak bir şey bulunmadığını çeşitli vesilelerle açıklaması anlamlıdır. Türkiye sosyalistleri, 1923 ile gelen kazanımların gerisine, ortaçağ mantığına dönmek ve emperyalist heveslerin tuzağına düşmek ve dünya kapitalizmine 1920 mantığı ile eklemlenmek gibi bir tehlikeden uzak durdu. Hâlâ da öyledir. Sivil toplum, liberal sol, bireyin özgürlüğü vs. postmodern etiketlerle “Kemalist Türkiye” arasında bir tercih yaptığında, “ikincinin sosyalist bir müdahaleyle genişletilmesi ve aşılması” için gösterilen ısrar, bu aydınlanma paydalı akrabalığın bir ürünüdür. Çulhaoğlu’nun bu paydayı hep önemsediğini biliyoruz.
Bunlar, Batı’nın Türkiye’nin burnunu sürtme operasyonlarına, son dönemde artan biçimde tepki gösteren eski “establishment” şaşkınları açısından sorundur. Avrupa ve aydınlanmanın Türkiye ve Türkleri hiç sevmediğini, hep ikinci sınıf insan gördüğünü, Marx ve Engels’ten bile alıntılarla cımbızlayarak, çerçevelerinden kopartarak kanıtlamaya çalışanlar, ki biri sokağın kabalığını (Emin Çölaşan) diğeri de edebiyat dünyamızın inceliğini (Özdemir İnce) temsil eden isimlerdir, hiç şansı olmayan faşistoid bir umutsuzluğu propaganda ediyorlar. Sosyalizme uzak “oligark maaşlısı” bu teknokratlar için önemli olan, kafalarındaki “steril bir Türkiye’yi” düşmanlarından korumaktır. Bu paranoya, onları 12 Eylülcülerin düzeyine düşürmüş bulunuyor. Sovyet deneyiminden iğrendikçe, gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti’nden ve yaşama kudretinden uzaklaşıp “toplama kampı” türünden çözümlerde ortaklaştıkları söylenmelidir. Voltaire, Hugo, Marx ve Engels’ten soyut bir Türkiye düşmanlığı çıkarabilmek için insanın ya Özdemir İnce, Bertan Onaran türünden “Fransız” ya da Emin Çölaşan türünden düşünce ve yazının tüm incelikli vasıflarından uzak faşistoid bir “Aydın Doğan maaşlısı” olması gerekiyor. Bunlar ne yaptıklarının da farkında değiller. İyi.
Peki, çok mu haksızlar?
İlk bakışta, değiller tabii. Sadece pek cahiller. Cahil? Elbette: Metin Çulhaoğlu ile gelen zenginlikten haberleri bile yok, örneğin ve tekrar:
“Aydınlanma düşünürlerinin birçoğunda, geri ve dingin toplumlara yönelik bir aşağılama ve hor görme vardır. (…) Aydınlanma, değişimi o kadar yüceltiyor ki, değişime ayak uyduramayan ve değişim dinamiğinden yoksun toplumlar evrensel gelişmenin ayakbağları olarak görülüyorlar. Batı aydınlanmasının bu horlayıcı yaklaşımından, batının doğusunda kalan toplumlar da nasiplerini almışlardır.” (a.g.y., s: 259)
Bu, ilerleyenin geride kalana bakışıdır. Olabilir. Ancak, kapitalist ilişkiler ağı içinde buradan bir hiyerarşi çıkarmak da kolaydır. Avrupa’nın kendi içindeki farklılaşma bir yana, ama benzer şeyleri Türkiye aydınlanması da yaşamadı mı? Köye, halka ve özellikle de Kürt halkına bakışta bu tür bir aydınlanmacılığın payı hiç mi yok? Bu anlamda da Türkiye, Batı’nın bir parçasıdır.
Sosyalizm, bu sorunu, dayandığı toplumsal sınıflar ve “halkını sınırsız sevmek” gibi olumlu duygularla bir biçimde aşmayı başardı.
Metin Çulhaoğlu, tam da bu aşkınlığın, kötümser çehreli iyimser düşünürlerindendir ve derin marksizme çoktandır kurtarıcı, koruyucu bir devrimci ruh aşılamış bulunuyor.
Ama sadece marksizmin sınırları içinde kalınmamalıdır: Neresinden bakılırsa bakılsın ve başta Yalçın Küçük olmak üzere diğer tüm sıçramalı katkılar bir yana, özellikle Türkçede, bundan böyle düşünce hayatı, Çulhaoğlu’nun yerleştirdiği bu yatakla ilişkilendirilmeksizin akmayacaktır.
Bir nehir yatağı veya omurga rolüdür önümüzdeki.
Omurga? Bundan böyle herkes, her düşünsel etkinlik, katkısını bu omurgaya göre değerlendirmek zorundadır.
İsteyerek veya istemeyerek…
Bilerek veya ısrarla “tecahül” ederek…
Metin Çulhaoğlu, marksizmde, bir dönemi kapatan ve yeni bir dönem açan sessiz kahramanların en cüretlisi, daha doğrusu ve bu ölçülerde hocasını/hocalarını da geride bırakan 47’li inatların en keskin zekâlısı olarak üretimini sürdürüyor.
Marksist kuramda ileri adım atabilmek için, Çulhaoğlu düşüncesiyle bir biçimde ilişkilenerek hareket etmek gerekiyor.
Türkiye sosyalist hareketinde, özellikle de son 5 yılda böyle bir rotanın ne denli yaratıcı ürünlere yol açtığı ise, artık olgunluk dönemine girmiş yeni imzalarla ortaya çıkmış bulunuyor. (6)
Kapitalizmin geleceğini elbette sadece nesnel eğilimler belirlemez. Kapitalizmin geleceği, toplumsal hareketlerin, toplumsal ihtilafların, zihinsel müdahalenin, kısaca sınıf mücadelesi denilen bir toplamın damgasını taşır.
İşte böyle bir toplamın içindeki Metin Çulhaoğlu, bu topraklarda ve bu dilde, bu toprakların ve bu dilin alışılmış, -hep geriye çeken- sınırlarını tahrip gücü yüksek bir evrensel katkıdır. Ürünleriyle, adını, kapitalizmin geleceğini de belirleyecek olan sosyalist düşünürler arasına yazdırmış bulunuyor.
NOTLAR:
(1) Norman G. Finkelstein, Die Holocaust-lndustrie, Piper Verlag, München 2001, s. 14.
(2) Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, YKY, İstanbul 2002, s: 198.
(3) Bu, gerici Türk medyasını sırtlanmış, “kültür endüstrimizi” damgalayan “güruh”un temel özelliği, her şeyi pek fazla karışık anlatarak kendisine yer açmayı başarabilmesidir. Her türlü sarahatten uzak durmaları, aydın olmalarından değil, aydın olamayışlarından kaynaklanıyor. Teknokratsia’nın en tipik bir özelliğini böylece açık etmiş oluyorlar: Kamuya kapalı, ancak yine de çok basit diller. Bir tür bilmece dili. Büyük çıkışlarına 1975 ile başladılar ve pirleri Murat Belge’nin tüm üretimi “İstanbul Gezi Rehberi” ile özetlenebilir: Bütün dünyaları, bilinenleri her türlü yaratıcılıktan uzak bir düşünce yüklü ifadeyle art arda sıralamaktır. Çok düşünceli görünmek, başka bir dilde de okuyabilmek, düşünce üreten aydın anlamına gelmiyor oysa. Belge’nin her boy ve soydan “yetiştirmeleri”, Tanıl Bora’dan Bülent Somay’a, Nurdan Gürbilek’ten Nuray Mert’e kadar rahatlıkla uzatılabilecek bir çizgide toplanabilen bu kalabalığın mensupları, ne demek istediklerini anlatmakta güçlük çekiyorlarsa eğer, bu, bir yanıyla, kafalarının içinde istifleyemedikleri ucuz pazar kargaşasından kaynaklanan bir hercümercin sonucudur. Bu kargaşaya egemen olamadıkları için aydın olmaktan da uzaklar…
İşte Metin Çulhaoğlu, bütün bu bayağılığa en kesin darbeyi indiren isimlerin başında geliyor. Yoksa Derrida, Habermas, Foucault, Baudrillard, Lacan vs. isimleri haklı olarak aşağılayan bir İsmet Özel, bu konuda ve hele hele Metin Çulhaoğlu ile karşılaştırılınca, doğrusu son derece amatördü: “Bu entelektüel sahtekârlıkla alakalı bir şey. Bu adamların hepsi şarlatan. (…) Çetin metin yazıyor olmaları, lafı eveleyip gevelemelerinden dolayı. Yoksa sarahaten bazı şeyleri söyleyebilirler, cesaret edemiyorlar. Politik yerlerini tespit ettiğiniz zaman, bunların şarlatanlığını fark edebiliyoruz.” (Zaman, 15.9.2003)
Çulhaoğlu, 150 yıllık bir marksist yolun içinde, pratiğin son tahlilde doğrulayıcı kerte olduğunu vurguluyorsa eğer, biraz da bu gecikmişliğin altını çizme ihtiyacını duyduğundandır. Herhalde. Ama en önemlisi, kuramın sarahatini taşıyabildiği için “marksist kuramcı” tanımına hak kazanmış olmasıdır.
(4) Aşağılık kompleksi ve kişilik bölünmesinden hareketle söylenecek şeylerin başında, “fazla aceleci ve kolaycı olmamak lazım” geliyor. İnsanın bölünmüşlüğü ve bütünlüğün yara alması, her zaman geri işleyen bir çark değildir. Örneğin Tanpınar’a göre, olmak ve olmamak davası, her toplumda olduğu gibi, bizde de insanın kendi içinde bölünmesine yol açıyordu. Değer verdiğimiz o bütünlük çökmüştü. Hiç olmazsa sistemin yeni merkezler etrafında toparlanması gerekiyordu.
Oysa insanın kendi içinde bölünmesi o kadar da korkulacak bir şey değildir. Belki, yeni ortaçağ ile birlikte insanın iyicil ve kötücül, dünyevi ve metafizik gibi parçalara bölünmesi bitmiştir. Kötücül, metafizik, geride ve geçmişte “selamet” arayan bir insan tipi artık gündeme ağırlığını koymuş bulunuyor. Bölünme yok, kurtuluş teklikte: Geri, gerici, dinci ve kötülüklere hazır (yani kötülüğü bizzat icra etmeye veya en azından sineye çekmeye hazır) insan malzemesi…
Aydını, aydın diye tanımlananları bölememiştik. Gerçi bu yolda özellikle Yalçın Küçük ve sonra da bunu hiç açıkça söylemeden Metin Çulhaoğlu önemli mesafe katetmemizi sağladı. Ancak bu bölünme işlemi henüz sonuçlanmış değil… Karışık görünebilir. Daha açığı, şudur: Aydın, bir parçalanmayı imliyor, ama bu parçalılığa rağmen kurgusal bir bütünlüğe ulaşabilme mertebesini de imliyor. Bütünlük, parçaların ve parçalanmışlığın içinden çıkarılan, yani “kurulan” bütünlük, aşağılık kompleksinin panzehiridir. Kurgulama gücü, bir aydın niteliğidir ve önce sözünü ettiğimiz o kompleksi yener. Galiba en önce onu yener.
(5) 1980 yılının haziran sonu veya temmuz başları olmalı. O dönem genel yayın yönetmenliğini yaptığı aylık “Sosyalist İktidar” dergisinin, Ankara Sümer Sokak’taki bürosunda, Metin Çulhaoğlu’nun iki konuğu ile sohbetine tanık olmuştum. Biri kilolu ve tıp fakültesini bitirmek üzereydi. Daha suskun olan diğer konuk, Metin Çulhaoğlu’ndan 10 yaş kadar daha büyük gösteriyordu. O sıralarda günlük yayımlanan “Demokrat” gazetesinde Metin Çulhaoğlu’nun da yazmasının ne denli yararlı olabileceğine dikkat çekiyorlardı. Özellikle “doktor adayı”, sohbet boyunca sürekli İngilizce kaynaklara göndermelerde bulunuyor, Gramsci’den Buharin’e, Althusser’den Perry Anderson’a kadar ne kadar moda isim varsa geniş bir “spektrum”da, “Birikim”le günlük gazete “Demokrat”ı çıkaran iradeye yakınlığını da araya sıkıştırarak, “döktürüyordu”. Sanki Türkiye’nin dışında bir yerlerde yaşıyordu. Söylediklerinden hiçbir sonuç çıkarmak mümkün değildi, ama sürekli ve İngilizce dipnotlarla konuşuyordu. Çulhaoğlu ise tartışmaya, daha doğrusu bu yörüngesiz sohbete bir omurga kazandırmak için sürekli 12 Eylül’ün eşiğindeki Türkiye’den, Türkiye siyasetinden, tarihinden ve güncel gelişmelerden örneklerle araya girme ihtiyacı duyuyordu. Belki de zevksiz bir dipnot teşhirciliğinden sıkılmıştı ve bunun önünü kesmeye çalışıyordu.
Böylesi bir teşhirciliğin sonunun çok kötü olacağını, insan, yolun başındayken de anlayabiliyor. Kilolu genç, Erhan Göksel’di. O konuşmaların ve “Birikim-Demokrat” övgülerinin ardından Mesut Yılmaz-ANAP danışmanlığına kadar düşebildi. Düşüşün hızı o kadar önemli değil. Önemli olan, bu tür “yabancı dipnotlarla” yüklü ithalat acenteleri ile Türkiye solu arasındaki mesafe vekader ayrılığıdır. Metin Çulhaoğlu, Türkiye sosyalist hareketinden yola çıkarak dünya ölçeğinde düşünsel katkılarda bulunan bir inat oldu. Bunu kendisi elbette hiç böyle ifade etmedi. Ama, başkaları bir yana, her düşünsel derde Batı’da çare olduğunu propaganda etmeyi sol politika sanan çevrelerle arasına daima yerli, yaratıcı ve bu nedenle de evrensel bir mesafe koydu. Bu mesafeyi temsil etti.
(6) İki kitap, Aydemir Güler’den “Son Kriz…” ve Kemal Okuyan’dan “Türkiye’de Sosyalizmin iktidar Arayışı”, içine girdiğimiz yeni iklimi simgeleyen yaratıcı ürünlere iki örnektir. Kitapları dışında adeta birer makale jeneratörü olarak da çalışan Güler ve Okuyan, güncelle tarihseli harmanlarken, Küçük ve Çulhaoğlu’nun ayrı ayrı kırdığı buzun altındaki verimli toprağa da işaret etmiş oluyorlar: Politikacı olmakla, yaratıcı düşünce üretiminin her zaman çelişmeyebileceğine ikiörnek bu insanlar ve içinde yer aldığımız yeni iklim, elbette bu iklimi hazırlayanları da o büyük maceraya katılmış sayıyor.
____________
VEDA ZEYLİ: Artık aramızda değil. Gerçekten Türkiye sosyalist düşünce tarihine, siyaset teorisine ve hatta pratiğine damgasını vurabilmiş yeteneklerden biriydi Metin Çulhaoğlu. Bana ve o zamanlar aramızda olan, bazıları hâlâ mücadelenin içinde ve çoğu sonradan çekip giden birçok “gence”, yetişme yıllarımızda da epey katkısı olmuştu.
Aramızdan nasıl ayrıldı, peki?
YENİ adlı iki sayı çıkan seçkinin ilk sayısında yer alan ve çok az sayıda okura ulaşabilen bu yazıyı 20 yılı aşkın bir süre sonra yeniden ve bu kez dijital âlemde yayımlamak nereden çıktı, diye sorulabilir. Acımasız bir saptamada bulunmak ve “bir entelektüel değerin hakkını tam vermek amacıyla” diye yanıtlayabilirim. Benim gözümde, bir devrimci olarak ölmedi maalesef Metin Çulhaoğlu. 2000’lere, kendi yetiştirdiği genç insanların ayağa kaldırdığı bir partinin bünyesinde ve ona katkı koyarak giren Çulhaoğlu, maalesef Mehmet Ali Aybar’ın ve özellikle de Behice Boran’ın kaderini paylaştı. TBKP adlı “Gorbi bombasının” pimini çekip, yani kamuoyuna bizzat duyurup neredeyse ertesi gün de bu hayata veda eden Behice Hanım da bir devrimci olarak ölmemişti. Cenazesine katılan biri olarak söylüyorum bunu. Çulhaoğlu da, Behice Hanım gibi ve ondan çeyrek asır kadar sonra, sağcı, hatta karşıdevrimci bir müdahaleyi besleyerek, o müdahalenin birtakım karikatürler eliyle bugünlere kadar gelmesini sağlayarak, yani dönemin yükselen hareketi genç TKP’nin bölünmesini gerçekleştirerek, devrimcilikten çok uzak bir yerlerde hayata veda etti. Şahsi algımdır. Üzüntümdür. Hüznümdür.
Ne demek mi istiyorum? 2013 yılında Türkiye’deki Gezi ayaklanması, TKP’yi de hem zora sokmuş hem de etkisini yaymıştı. Parti içinde ne olup bittiğini hiç bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Bizim gibi “görece dışarlıklılar”, siyasi pratiği ve entelektüel üretimi gözleyenler, genç TKP’nin Türkiye siyasetine yeni bir damga vurabildiğini görüyordu. Bu, bize, bir yargıda bulunmak için yeter. “Acil hedef sosyalizmdir, sosyalist hareket şunun veya bunun, sosyal demokratların veya etnik bir hareketin gölgesine asla sığınamaz” sertliği ürün vermeye başlamıştı. Ama birileri milletvekili olamıyordu bir türlü. İnanılmaz bir kariyerizm basıncı kendini hissettiriyordu.
İşte Metin Çulhaoğlu, genç TKP’nin ilk büyük başarılarının hemen ardından, kitleselleşme adına, onun sırtına darbeyi indiren isim oldu. Bunu başka arkadaşlar söylemez. Ama benim, gelişmeleri ve sahneyi dışarıdan izledikten sonra “hocalarımızdan biri” olarak Çulhaoğlu’nun bize düşman bir yerlerde aramızdan çekildiğini söyleme hakkım var. Daha sonra yıllarca tuhaf bir adam, “TKP’nin asıl başkanı benim, parti bizimdir vs.” diye kapı kapı dolaşıp nedamet getirdi, partide ilk elde ona kananlar gerçek yüzünü çabuk gördüler ve ayrıldılar, ama çok geçti, “maalesef kandırılmışlardı”. Sonuçta “Kürt siyaseti”nin kucağında umur gördüler. Resmen yemlendiler. Bir tür genç Gorbi/Tsipras bulunmuştu, hemen vekilleştirildi. Fakat başlarda çok önemsizdi, “cirmi kadar” yer yakabilecekti. İşte tam orada devreye giren Çulhaoğlu böyle bir Gorbi darbesinin başarılı olmasını sağladı. Tam başarı da diyemeyiz, çünkü parti sonra kendisini toparlayabildi. Fakat çok zaman yitirildi ve epey bir kadro ezildi. Olur böyle şeyler, diyebiliriz.
Diyebiliriz de, tarihimizle bağlantı kuralım ve isimler vermek zorundayız: Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet, hatta Mihri Belli, her zaman Mahir, Deniz elbette devrimci öldüler. Yalçın Küçük Hocamız da bu dünyadan bir devrimci olarak ayrılanlardandır. Fakat Metin Çulhaoğlu, etrafındaki bir takım “kasaba kurnazı genç uyanıkların” rüzgârıyla eski TİP’ten kopamadığını adeta kanıtladı, onları da sırtlanarak “bizimle” vedalaştı. Sağa çekti. Komünist kopuşun bir şey getirmediğini düşünmeye başladığı, hatta pişman olduğu falan anlaşılıyor. Fakat maalesef çok çirkin bir oyunun kilit taşı oldu. Onun tam da bu nedenle bir devrimci olarak bu dünyadan ayrıldığını söyleyemeyiz. Çünkü çok zararı oldu ve biz bunları dışarıdan bakarak görebiliyorduk.
Devrimci olmak kolay, devrimci ölmek çok zor.
“Kürt siyaseti” denilen ve pek de anlamlı olmayan o yanlış kavramlaştırmanın egemen kadroları, “sağcı Kürtler” diyelim, sola sızmış Türk “sol demokratizmini” de oyuncağı haline getirmişti. Liberal sürüyle el ele sosyalizmin ana tasfiye merkezi halini almıştı. Yemliyordu. 2013 yılının yaz sonunda, adeta birileri “Bu genç TKP çok büyüdü, bunun beline ağır bir darbe indirmemiz ve bölmemiz gerekiyor” dediler, Gezi’deki konumu herkesi korkutmuştu. İçeriden adam bulmaları gerekiyordu. Partinin entelektüel dinamizmi de etkiliydi. İstenen oldu. TKP bölündü. Bir tuhaf adam, adının bile anılması gerekmeyen bir sol pişmancı, hepimizi utandıran açıklamalar ve “anlaşmalar” yaptı. Ama Metin Çulhaoğlu olmasaydı, bu darbe başarılı olamazdı. Birkaç yarım akıllı, şımarık genç silinip gider, parti de serpilmesini belki kendisini de gözden geçirerek sürdürebilirdi. Zaman kaybetti. Çulhaoğlu ise -bana göre- kendisini var eden üç genç devrimciye sırtını dönerek (bugün artık etkili birer siyasal düşünür kimliği taşıyan ikisinin adını vereyim, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler) sistemin Kürt hareketi üzerinden partiye ağır darbe vurmasını sağladı.
Ne mi demek istiyoruz? Metin Çulhaoğlu önemliydi. O olmasaydı, bu kadar zaman kaybetmeyebilirdi Türkiye sosyalizmi. Bunu anlayabildiğini sanmıyorum. O nedenle bir devrimci olarak aramızdan ayrıldığını söyleyemeyiz. Bu, kişisel görüşümdür ve veda notumdur. Çok başka bir yerdeyiz. Yürüyüşümüze ihanet ederek aramızdan ayrılmıştır.
Çok mu ağır oldu? Ne dememizi bekliyor insanlar?
Onu, “böyle bir sonu hak etmemişti” diyebileceğimiz insanların ilk sırasına koyabilirim.
Şimdi onunla siyaset yaptığını sanan ve partiyi sırtından hançerleyen ekibin bugünkü hallerine bakınca insanın içi acıyor. Tsipras’ın bile değil, Özgür Özellerin, Sezai Temellilerin karikatürleri olarak solculuk oynadıklarını sanıyorlar. Ölü canlar… Bazıları varlıklarını ve “gördükleri umuru” Çulhaoğlu’na borçlular.
Metin Çulhaoğlu’nun yapıtları elbette geleceğe kalır. Fakat en yaratıcı ve devrimci döneminin 1979 Sosyalist İktidar ve sonra da Gelenek yılları olduğunu söylemek zorundayız.
Özetin özeti: Bir Nihat Sargın’dan veya -adını bile artık kimsenin hatırlamadığı- bir Yavuz Ünal’dan vs. ne kadar farklı bir kimlikle aramızdan ayrıldığını sormak, acılı bir görevdir.
Tabii bu satırlar, artık ne ona ne de o dönemde onu kullanarak “bir yerlere gelenlere” yazılıyor.
Bu not çok genç kuşağın önüne bırakılıyor. Yazı çok dar bir çevrede yayımlandığında doğan bebekler, bugün üniversiteyi bitiriyor. Onlar arasında sosyalizmi ciddiye alanlara bırakılan bir nottur. Bulurlar nasıl olsa bu itirazı bir gün bir yerde. Baksınlar, karşılaştırsınlar ve karar versinler, kolay mı, zor mu?
Öyle işte: Devrimci olmak kolay, devrimci kalmak zor, devrimci ölmek ise çok ama çok zor.
Yukarıdaki uzun makalenin tamamlayıcı notu budur.