August 28, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

Mülkiyetin katı gerçekliği karşısında teknolojik otomatizm ve “Kürdan Teorisi”

Mülkiyetin katı gerçekliği karşısında teknolojik otomatizm ve “Kürdan Teorisi”

ÖZCAN BUZE

1. GİRİŞ: KÜRDAN TEORİSİ

Bu satırları, elli yıllık bir dostluğun ödeyebileceği en küçük borç olarak yazıyorum.

***

Onu tanıyanlar bilirdi: Zekâsı yalnızca keskin değil, çok yönlüydü. Matematikteki yeteneği neredeyse başka bir dile ait gibiydi. Bir toplumsal meseleyi de denklem çözer gibi birkaç adımda ayrıştırır, gereksiz katmanları bir kenara atar ve meselenin çıplak iskeletine inerdi. Ama onu asıl benzersiz kılan, bu analitik gücün soğuk bir zekâ sergisine dönüşmemesiydi; toplumsal ve insani konular hakkında derin, neredeyse sezgisel bir kavrayışı vardı. Bir meselenin can damarını —gövdesine gizlenmiş tek zayıf noktayı— herkesten önce, herkesten hızlı görürdü. O zayıf noktayı gördüğü an, kaba bir polemikle değil, ince, şefkatli bir hiciv ustalığıyla ortaya sererdi; karşısındakini küçük düşürmeden, ama argümanın çürüklüğünü herkese apaçık gösterecek kadar keskin…

Onun bu zekâsının en veciz sahnelerinden birine, yemek yediğimiz bir restoranın masasında tanık oldum.

Sahne şöyleydi: Restoranda hesap ödenmişti, masadaki sohbet, beklenebileceği gibi o gece de derinleşmişti. O, masanın ortasındaki ahşap kutudan bir kürdan çıkarmıştı; diğer elinde ise az önce müessesenin ikramı olarak gelen Türk kahvesinin fincanı duruyordu.

Elindeki kürdanı evirip çevirerek masadakilere bakmış ve o meşhur analojisini kurgulamaya başlamıştı. Yüzünde, otomatizm sevdalılarının o devasa metot çapsızlığına karşı ince bir alay taşıyan hafif bir tebessüm vardı:

“Bakın,” demişti, “tarihsel gelişimi izliyor musunuz? Eskiden restoranlarda sadece kürdan bedavaydı. Sonra ne oldu? Peçeteyi de para almadan vermeye başladılar. Derken iş büyüdü; masaya oturduğunuzda ikram su geldi, yemeğin üstüne de işte şu içtiğimiz kahve bedavaya geldi…”

Masadakiler dinlerken o trajikomik mantık silsilesini sonuna kadar zorlamıştı:

“Şimdi bu trendi çizelgeye döküp geleceğe doğru uzatırsanız ne görürsünüz? Çok açık: Zamanla buna diğer metalar da eklenecek! Yarın ana yemek bedava olacak, öbür gün tatlı, derken giyim, barınma, teknoloji… Giderek öyle bir noktaya geleceğiz ki, bütün metalar kendiliğinden bedava olacak! Böylece ne sınıfsal mücadeleye gerek kalacak ne de devrime… Kapitalist mülkiyet ilişkileri çorap söküğü gibi kendiliğinden çözülecek ve komünizmin kapısı bize zahmetsizce açılacak!”

Masadaki gülüşmelerin ardından sahnenin vurucu dramaturjik hakikati belirmişti — ve bu hakikat, tam da onun zekâsının işaret ettiği yerdeydi:

İşte otomatizm sevdalılarının —yani “teknoloji geliştikçe yapay zekâ ve otomasyon her şeyi bolluk içinde üretecek, kapitalizm de tıpkı o restorandaki ikram kahve gibi komünizmi bize kendiliğinden sunacak” diyenlerin— sergilediği mantık tam olarak bu “Kürdan Teorisi”dir. Üretim araçlarının mülkiyetini, sınıfsal tahakkümü ve devlet aygıtını denklemden çıkarıp metanın bedavalaşacağı illüzyonuna bel bağlamak, restorandaki ikram kahveye bakıp devrimin zahmetsizce gerçekleşeceğini ve hazırdan komünizme konacağını sanmaktır.

O, yaşamının son günlerinde de kendine sadık kaldı. Beyninin en keskin aletini —o birkaç adımda meselenin özüne inen zekâyı— ölümün kendisine çevirdi; onu da bir denklem gibi soğukkanlılıkla çözümledi, ama bu kez matematiğin değil, hayatın diliyle. Bu trajik gerçeklik karşısında bile korkuyu değil, her zamanki o ince, şefkatli hicvi kuşandı; ölümle bile alay edebilecek kadar özgür bir zihindi onunki. Devrimciydi; sonuna kadar, teslim olmadan, kadere boyun eğmeden… Çünkü o biliyordu ki, kader diye bir şey yoktu, sadece insan iradesinin kendini nasıl konumlandırdığı vardı; ve o, son ana kadar bu iradeyi seçti.

Bu makale, onun bize bıraktığı o kürdanın izinden gitmektedir.

1.1. Teleolojinin Reddi ve Tarihin Zorunsuzluğu

Bu absürt ama düşündürücü öykünün ardındaki teorik zemin nettir: Tarihin kendiliğinden işleyen, sonu önceden garantilenmiş teleolojik bir otomatizması yoktur. Zorunluluk (necessity) ile zorunsuzluk (contingency) arasındaki diyalektik bağ koparıldığında, ortaya çıkan şey bilimsel bir tarih okuması değil, dinsel bir kadercilikten ibarettir.

Tarihsel süreçler mutlak bir zorunlulukla tek bir yöne sürüklenmez; rastlantısal değil, ama zorunsuz olan alternatif hatlara açıktır.

Buhar makinesini alalım. İcadı bir zorunluluktu; erken sanayi, daha verimli güç arayışının baskısı altındaydı. Ama makinenin toplumsal sonucu hiç de zorunlu değildi. Aynı teknoloji işçilerin çalışma süresini pekâlâ günde dört saate indirebilirdi. Ya da on dört saatlik vardiyaları dayatabilirdi ki, ikincisi tecelli etti. Kararda etkili olan makinenin kendisi değildi; sahibinin kim olduğu ve mesai artışına kimin ne kadar direndiğiydi.

Masadaki kürdan da, müessesenin ikram ettiği kahve de kendi kendine mülkiyet ilişkilerini ortadan kaldırmaz. İnsan eylemliliği (human agency) ve örgütlü sınıfsal mücadele aradan çekildiğinde, gelişen teknoloji kapitalizmin kendiliğinden sönümlenmesini değil, yalnızca daha rafine ve steril bir sömürü biçimini üretir.

2. SERMAYENİN SINIFSAL NİTELİĞİ VE MÜLKİYET İLİŞKİLERİ

2.1. Üretim İtirafı: “Yapay Zekâ Burjuvazinin Elindeyken…”

Kürdanın veya yapay zekânın kendi kendine mülkiyet ilişkilerini çözemeyecek olmasının temel nedeni, teknolojinin nötr bir “teknik ilerleme” değil, sınıfsal mülkiyetin ve sermaye birikiminin bir aracı olmasıdır.

Otomatizm sevdalılarının ıskaladığı ana halka şudur: Üretim araçlarının mülkiyet biçimi değişmediği sürece, teknolojinin düzeyi ne kadar yükselirse yükselsin, o teknoloji doğrudan sermayenin mantığına —yani artı-değer üretimine ve el koyma mekanizmasına— tabi kalır. Yapay zekâ, otomasyon ya da en ileri üretim teknolojileri burjuvazinin elindeyken; bu araçlar bolluk yaratıp toplumu kendiliğinden komünizme taşımıyorsa, bunun nedeni “yeterince gelişmemiş olmaları” değil, mülkiyet ilişkilerinin niteliğidir.

1990’ların internet ütopyacılığını hatırlayalım. John Perry Barlow 1996’da “Siberuzayın Bağımsızlık Bildirgesi”ni yazdığında, dönemin dijital düşünürleri interneti eski iktidar yapılarını kendiliğinden eritecek, bilgiyi özgürleştirecek bir güç olarak görüyorlardı. “Bilgi özgür olmak ister” sloganı bu inancın kısa özetiydi. Otuz yıl sonra elimizde ne var peki? Shoshana Zuboff’un adlandırdığı gibi bir “gözetim kapitalizmi”. Aynı teknoloji, mülkiyeti birkaç dev şirketin elinde toplandığı için özgürleştirmedi. Tersine, veri topladı, davranışı tahmin etti ve dikkati sömürdü.

Sermaye sınıfı, kriz anlarında veya üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaştığında kendi mülkiyet haklarından “rasyonel bir aydınlanmayla” ya da “teknolojik zorunlulukla” vazgeçmez. Aksine, üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet tekelini korumak amacıyla teknolojiyi, işgücünü daha da değersizleştirmek, işsizliği bir baskı unsuru olarak kullanmak ve denetim mekanizmalarını sıkılaştırmak için araç olarak kullanır. Dolayısıyla mülkiyet ilişkileri bir tarafa bırakılıp sadece teknolojik kapasiteye bakılarak yapılan her “kendiliğinden geçiş” hesabı, sermayenin sınıfsal niteliğini ve kendi varlığını koruma güdüsünü yok sayan kaba bir yanılsamadan ibarettir.

2.2. “Sermayenin Rasyonelliği” Hurafesi ve Sınıfsal Körlük

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte burjuvazinin “rasyonel bir akılla” hareket edip toplumsal krizleri öngöreceği, hatta krizleri aşmak için mülkiyet haklarından veya kâr oranlarından kendi isteğiyle feragat edeceği varsayımı tam bir illüzyondur. Sermaye sınıfının rasyonalitesi, toplumsal çıkarı veya geleceği kapsayan bütüncül bir akıl değil; yalnızca sermaye birikimini ve kâr güdüsünü sürdürmeye odaklanmış dar, sınıfsal bir rasyonalitedir.

Sermaye, kendi varlığına ve mülkiyet tekelini koruma güdüsüne kastedecek hiçbir hamleyi “rasyonel” kabul etmez. Ekonomik krizler derinleştiğinde veya yapay zekâ gibi teknolojiler toplumsal bir işsizlik felaketi yarattığında, sermayenin rasyonel tepkisi kamusallaşma değil, aksine, üretim araçları üzerindeki tekelci mülkiyeti daha da sıkılaştırmak, işgücünü daha steril ve esnek biçimlerde sömürmek, toplumsal muhalefeti bastırmak için devlet aygıtını ve teknolojiyi bir denetim mekanizmasına dönüştürmek olur.

Bu nedenle burjuvaziden “tarihsel bir aydınlanma” veya teknolojinin getirdiği zorunluluklara uyum sağlayan bir “kolektif akıl” beklemek, sınıfsal gerçekliği gözden kaçırmaktır. Burjuvazinin “aklı”, kendi mülkiyet sınırlarında biter.

3. RASYONALİTE YANILSAMASI VE TEORİK YANILGILAR

3.1. Kautsky’ci “Ultra-Emperyalizm” Kuramının Yeniden Hortlaması

Sermayenin bu sözde rasyonalitesine duyulan inanç teorik düzlemde yeni değildir. Karl Kautsky de zamanında sermayenin kartelleşip küreselleştikçe savaşı ve krizleri “mantıksız” bulacağını, dolayısıyla kendi aralarında rasyonel ve barışçıl bir dünya düzeni (ultra-emperyalizm) kuracağını iddia etmişti.

Bugün “yapay zekâ ve otomasyon sayesinde sermaye rasyonelleşecek, komünizme geçişi kendiliğinden kabullenecek” diyen otomatizm sevdalıları, Kautsky’nin bu çökmüş hülyasını yeni teknolojik ambalajlarla tekrar pazarlamaktadır. Oysa tarih, Kautsky’yi değil; sermayenin kriz anlarında rasyonel bir dünya barışına değil, dünya savaşları ile faşizme sürüklendiğini gösteren diyalektik gerçekliği haklı çıkarmıştır.

3.2. Sınıfsal Barbarlık: Faşizm ve Nazizm Realitesi

Sermayenin “rasyonel bir kolektif akılla” hareket edip teknolojik ve toplumsal gelişmenin zorunluluklarına boyun eğeceği tezini tarihin soğuk gerçeği defalarca çürütmüştür. Sermaye sınıfı, sistemik krizlerle veya sınıf mücadelesinin yükselişiyle köşeye sıkıştığında, mülkiyet haklarını topluma devretmek gibi “rasyonel” bir aydınlanma yaşamaz. Aksine, kendi sınıfsal egemenliğini korumak uğruna tüm rasyonalite illüzyonunu bir kenara atarak faşizm ve Nazizm gibi tarihsel barbarlık biçimlerini finanse eder ve iktidara taşır.

1930’ların Alman burjuvazisi —Krupp’lardan Thyssen’lere kadar— kapitalizmin derin krizini ve devrimci seçeneği bertaraf etmek için “akılcı” bir reformu değil, açık teröre dayalı Nazi diktatörlüğünü seçmiştir. Bugün yapay zekâ ve otomasyon çağında da sermayenin tepkisi kendiliğinden bir “komünizme evrilme” veya bolluk toplumunu paylaşma olmayacaktır. Mülkiyet tehdit altına girdiği an, teknoloji halkın özgürleşmesine değil, gözetim, kitlesel denetim, işgücünün kırım derecesinde değersizleştirilmesi ve otoriter devlet biçimlerinin tahkim edilmesine hizmet eder.

Dolayısıyla, rasyonalite hurafesine bel bağlayan otomatizm, burjuvazinin kriz anlarında başvurduğu tarihsel kanlı faşizm gerçeğini gözden kaçıran muazzam bir körlüktür.

4. TELEOLOJİK KADERCİLİK: NOONOMİ VE NOOLOJİ ELEŞTİRİSİ

4.1. Sergey Bodrunov ve “Noonomi” Kuramı

Rus ekonomist Sergey Dmitriyeviç Bodrunov’un (Сергей Дмитриевич Бодрунов) kuramlaştırdığı “Noonomi” (Ноономия), yüksek teknoloji ve dijitalleşme çağında üretim araçlarının ulaştığı aşamayı “insansız üretim” tarzı olarak tanımlar. Bodrunov, Antik Yunan’daki “akıl/zihin” kavramı olan noos (νοῦς) ile “yasa/düzen” anlamına gelen nomos (νόμος) sözcüklerini birleştirerek bu yeni evreyi kavramsallaştırır.

Ancak Bodrunov’un düştüğü temel metodolojik hata, teknolojiyi sınıflar üstü, tarafsız ve kendiliğinden özgürleştirici bir “akıl” olarak kurgulamasıdır. Üretim araçlarının özel mülkiyet altındaki sınıfsal karakterini pas geçen bu yaklaşım, mülkiyet tekelini elinde tutan burjuvazinin onayını veya devrimci sınıfsal müdahaleyi gerektirmeyen steril bir teknolojik otomatizm vaat eder.

4.2. Noonomi’den Nooloji’ye ve Teolojik Kaderciliğe Akrabalık

Noonomi teriminin ve arkasındaki felsefi mantığın “Noosfer” (Ноосфера) kavramıyla olan bağı, kuramın nerede idealizme kaydığını açıkça gösterir. Vladimir İvanoviç Vernadskiy’in (Владимир Иванович Вернадский) biyolojik evrimden akıl küresine geçiş olarak tanımladığı noosfer (νοῦς + σφαῖρα); Pierre Teilhard de Chardin gibi isimlerin elinde insanlığın tanrısal bir “akıl noktasına” (Omega) doğru ilerlediğini savunan teolojik bir felsefeye, yani Nooloji’ye (νοῦς + λόγος) dönüşmüştür.

Bodrunov’un Noonomi’si de sinesinde laik bir görünüm altında, tam olarak bu felsefi akrabalığı taşır. Tıpkı dinsel kaderciliğin tarihi tanrısal bir sona sürüklemesi gibi, Noonomi de tarihi teknolojik aklın önceden belirlenmiş zaferine sürükler. Akıl ya da teknoloji sınıflar üstü bir “üst motora” dönüştürüldüğünde, insanın sınıfsal mücadelesi ve eylemliliği gereksizleşir. Teknoloji, mülkiyet ilişkilerinden koparılarak insana dışsal, kendi yasalarıyla işleyen kurtarıcı bir “laik tanrı” haline getirilir.

4.3. Amerikan Noolojisi: New Age Mistisizmi ve “Noetik” İçerimler

Noosfer ve Noonomi çizgisi Avrupa ve Rusya kulvarında kendisini laik-teknolojik bir geleceğe evrilme iddiasıyla sunarken, noolojinin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gelişimi dinsel ve mistik içerimlerini tamamen belirginleştirmiştir. ABD’de özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şekillenen nooloji ve noetik (νοητικός: akla/sezgiye ait olan) yönelimler; zihni ve aklı maddeden, üretim ilişkilerinden ve sınıfsal pratikten tamamen soyutlayarak onu evrensel bir “ruhani cevher” derekesine yükseltmiştir.

Zihnin evrimi, sınıfsal ve toplumsal bir mücadele süreci olarak değil; bireysel ve ruhani bir “aydınlanma”, tanrısal akla yaklaşma süreci olarak açıklanır. Tıpkı Amerikan Protestanlığı’ndaki “tarihin tanrısal bir takdirle (providence) nihai zafere ulaşacağı” inancı gibi, nooloji de aklı ve bilinci toplumsal çelişkileri kendi kendine çözecek kozmik bir “kurtarıcı” olarak kurgular. Maddi üretim araçları, mülkiyet tekelciliği ve devlet şiddeti görmezden gelinerek, sadece “bilincin dönüşümüyle” dünyanın kendiliğinden değişeceği vaat edilir.

5. İNSAN EYLEMLİLİĞİ VE DİYALEKTİK MATERYALİZM

5.1. Evald İlyenkov ve İdeal Kavramı

Teknolojiyi veya “aklı” mülkiyet ilişkilerinden koparıp kendi kendine işleyen bir kader motoruna dönüştüren tüm otomatist ve teolojik yaklaşımlara karşı en güçlü diyalektik yanıt, Sovyet filozofu Evald İlyenkov’un (Эвальд Васильевич Ильенков) “İdeal” (Идеальное) kuramında bulunur.

İlyenkov, ideal olanı ne insan beyninin nörolojik bir salgısına indirger ne de Amerikan noolojisinde veya Noosfer kuramlarında olduğu gibi insanüstü, evrensel bir ruhani cevher olarak kurgular. İlyenkov’a göre “ideal”, insanın toplumsal-tarihsel pratiği içinde, doğayı değiştirme ve nesnelleştirme eylemi esnasında ortaya çıkan bir biçimdir.

Bir çekiç düşünelim. Doğada yalnızca ağaç ve demir cevheri vardır, ikisi de kendi başına hiçbir şey istemez. Sonra insan eli araya girer; cevher ocaktan çıkarılır, sap yontulur, metal baş çiviyi çakacak ağırlığa göre dövülür. İşte tam bu noktada nesne bir “ideal” kazanır: İnsan niyeti artık maddenin içine işlemiştir. Yapay zekâ, ne kadar karmaşık görünürse görünsün, bu mantığın dışına çıkmaz. Kendi başına bir özne değildir, bir kader taşımaz; milyonlarca insanın donmuş emeğinin billurlaşmış halidir sadece. Çekicin kaderi yoktur. Bir ev de kurabilirsiniz onunla, bir pencere de kırabilirsiniz. Kader, eli tutan kişiye aittir.

Bu yaklaşımın bizim eleştirimiz açısından taşıdığı devrimci önem şudur: Akıl veya teknoloji, insan eyleminden bağımsız bir biçimde tarihi yönlendirmez; aksine insanın nesnel pratik faaliyeti sonucunda anlam ve biçim kazanır. Yapay zekâ veya otomasyon kendi başına bir “özne” değildir. Bunlar, insan eylemliliğinin geçmiş pratikler içinde dondurulmuş, nesnelleşmiş biçimleridir. İdeal olan toplumsal pratikle kurulduğuna göre, mülkiyet ilişkilerini ve sınıfsal tahakkümü ortadan kaldıracak şey teknolojinin kendi içsel evrimi değil; ancak ve ancak bilinçli, örgütlü sınıfsal pratik ve insan müdahalesidir.

5.2. Otomatizmin Çift Yönlü Çöküşü ve Tarihsel Uyarı

İlyenkovcu düşünce çizgisinde, otomatizmin çöküşü tek taraflı değildir; çift yönlü bir tarihsel hakikate dayanır. Üretim araçları burjuvazinin mülkiyetinde olduğu sürece, teknolojinin en ileri seviyesi dahi (yapay zekâ, nöronal ağlar, tam otomasyon) kendiliğinden komünizmi doğurmaz. Sınıfsal eylemlilik aradan çekildiğinde teknolojinin üreteceği tek şey, daha steril bir sömürü ve otoriter gözetim toplumudur.

Otomatizm illüzyonu sadece kapitalizmden geçişte değil, sosyalist inşa sürecinde de ölümcül bir tuzaktır. Siyasi iktidar alınıp üretim araçları kamulaştırılsa dahi; toplumsal dönüşümün, komünist ilişkilerin “teknolojik gelişmeyle kendiliğinden tamamlanacağını” sanmak büyük bir yanılgıdır. İnsan eylemliliği, sınıfsal bilinç ve pratik mücadele kesintisiz bir biçimde sürdürülmediği takdirde bürokratikleşme, yabancılaşma ve nihayetinde kapitalist restorasyon (geri dönüş) kaçınılmaz hale gelir.

Dolayısıyla, ne kapitalizmin çöküşü ne de komünizmin inşası teknolojinin otomatizmine havale edilebilir. Her iki aşamada da belirleyici olan yegâne unsur, insanın örgütlü ve bilinçli sınıfsal eylemliliğidir.

6. YAZMA EYLEMİ VE İDEOLOJİK SERİMLEME

6.1. Düşüncenin Kristalleşmesi Olarak Yazmak: Fikirlerin Nesnelleşmesi

Zihnimizdeki düşünceler kağıda dökülmediği, yazılı bir metne dönüştürülmediği sürece uçucu ve soyut kalmaya mahkûmdur. Yazma eylemi, İlyenkovcu anlamda soyut zihinsel tasarımın nesnel bir form kazanarak “ideal” niteliğe bürünmesidir.

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi (Die deutsche Ideologie) el yazmasını kaleme alma süreçleri bu açıdan muazzam bir örnektir. Onlar, Genç Hegelcilerin felsefi gevezelikleriyle hesaplaşırken fikirlerini kağıda dökerek netleştirmiş; metin yayımlanmayıp “farelerin kemirici eleştirisine” bırakıldığında dahi temel amaçlarına ulaştıklarını, yani “kendi düşüncelerini berraklaştırdıklarını” vurgulamışlardır.

Yazmak, sadece bir aktarım aracı değil, diyalektik düşüncenin sınandığı, çelişkilerin saptandığı ve teorik hattın kristalleştiği eylemli bir süreçtir.

Üretici yapay zekânın yükselişiyle bu süreç şimdi başka bir tehditle karşı karşıya. Devredilen artık yalnızca kol emeği değil, düşünmenin, yazmanın kendisi bir algoritmaya bırakılıyor. Marx ile Engels, Alman İdeolojisi’ni yazarken kendi kafalarını netleştiriyorlardı; bu emek süreci bugün bir yapay zekâya havale edildiğinde, zihnin kendi çelişkisini görme yetisi de körelir. Düşüncenin kristalleşmesi, sermayenin ürettiği aynı araçlara teslim edildiğinde, geriye kalan mücadele kapasitesi de aşınır. Sessizce, fark edilmeden…

6.2. Dijitalleşme Çağında İşçi Sınıfının Değişen Yapısı ve Örgütlenme Engelleri

Yazarak netleştirdiğimiz bu teorik çerçevenin somut karargâhı ise günümüz işçi sınıfının yalın gerçekliğidir. Otomatizm sevdalıları, yüksek teknolojinin ve dijitalleşmenin sınıfı ortadan kaldırdığını ya da sermayeyi kendiliğinden ehlileştirdiğini iddia ederken, somut gerçeklik tam aksi bir tablo sunar. Klasik fabrika bacalarının yerini alan platform kapitalizmi, evden çalışma modelleri ve güvencesiz dijital emek, işçi sınıfını fiziksel olarak yan yana gelmekten ve ortak bir sınıf bilinci üretmekten alıkoymaktadır. Algoritmik denetim ve esnek çalışma rejimleri, sömürüyü görünmez kılarken işçiler arasındaki rekabeti körüklemekte, sınıfın örgütlü yapısını atomize etmektedir.

Sermaye sınıfı, yapay zekâ ve dijitalleşmeyi, üretimi bolluğa ulaştırmak için değil; işçi sınıfının örgütlenme imkanlarını felç etmek, grev kapasitesini kırmak ve üretimi kesintisiz kılmak için bir tahakküm aracı olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla, teknolojinin kendiliğinden bir özgürleşme yaratmadığı, aksine sınıfsal mücadele ve örgütlü insan eylemliliği olmaksızın işçi sınıfının önündeki engelleri daha da katmerleştirdiği açık bir hakikattir.

7. SONUÇ: KADER DEĞİL MÜCADELE

7.1. “Farelerin Eleştirisinden” Pratiğin Soğuk Gerçekliğine

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde vurguladığı o ünlü “kağıtları farelerin kemirici eleştirisine bırakma” jesti, aslında düşüncenin netleşmesinden sonra asıl alanın teorik gevezelikler değil, toplumsal pratik olduğunu gösterir.

O jest aslında teorinin kendi kaderini de biçimlendirdi. Alman İdeolojisi el yazması seksen altı yıl karanlıkta kaldı. Ancak 1932’de, David Riyazanov’un Moskova’daki Marx-Engels Enstitüsü’nde yürüttüğü arşiv çalışmasıyla gün yüzüne çıkabildi. Demek ki, devrimci teori de kendiliğinden ortaya çıkmaz; onu bulacak, tanıyacak, yeniden dolaşıma sokacak somut ve örgütlü bir insan emeği gerekir. Bugün yapay zekâya yüklenen “kendiliğinden aydınlanma” beklentisi de aynı yanılgıyı taşıyor. İnsan müdahalesi olmadan hiçbir şey, kendiliğinden vuku bulmaz.

Teknolojiyi, yapay zekâyı ya da aklı kendi başına tarihi değiştirecek etkenler olarak kurgulayan tüm otomatist ve teolojik sapmalar, insanlığı pratik mücadeleden alıkoyan modern kaderciliklerdir.

Restorandaki ikram kahveden tüm metaların bedava olacağı bir bolluk toplumuna geçileceğini sanan “Kürdan Teorisi” de, Bodrunov’un Noonomi’sinde ya da Amerikan mistisizminin Nooloji’sinde karşımıza çıkan “kendiliğinden aydınlanma” vaatleri de aynı mantık hatasıyla, mülkiyet ilişkilerini, sermayenin sınıfsal niteliğini ve insan eylemliliğini yok saymakla sakatlanmıştır.

Tarih, önceden yazılmış teleolojik bir senaryo değildir; zorunluluk ile zorunsuzluk diyalektiği içinde, örgütlü sınıfsal iradenin müdahalesiyle biçimlenir. Sermaye sınıfı kriz anlarında rasyonel bir aydınlanmayla üretim araçlarını kamusallaştırmayacak; teknoloji kendi kendine mülkiyet tekelini kırmayacaktır.

Teknoloji kendiliğinden özgürleştirmez; ancak örgütlü insan iradesinin elinde bir özgürleşme aracına dönüşebilir. Kaderci otomatizmin ve teolojik narsisizmin hülyalarından sıyrılıp pratiğin soğuk gerçekliğine dönmek, çağımızın en acil metodolojik ve siyasal zorunluluğudur.