August 22, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

Ana cadde ve kenar sokak: Marksizm neden Avrupamerkezci olamaz

Ana cadde ve kenar sokak: Marksizm neden Avrupamerkezci olamaz

ÖZCAN BUZE

I. NEŞTERİ HASTALIKLA SUÇLAMAK

Son kırk yılda burjuva akademisinde, post-yapısalcı kulvarlarda ve postkolonyal teorik çevrelerde moda hâline gelen en sığ eğilimlerden biri, Marksizmi “Avrupamerkezci” bir Viktorya dönemi anlatısı ilan etme kolaycılığıdır. Edward Said’in Oryantalizm’indeki parçacı okumalardan Dipesh Chakrabarty’nin Provincializing Europe (Avrupa’yı Taşralaştırmak) metnine; Gayatri Chakravorty Spivak’ın epistemolojik şiddet eleştirilerinden Walter Mignolo ve Aníbal Quijano’nun “müstemlekesizleşme” (decoloniality) adına Marksizmi “Batı modernitesinin iç muhalefeti” sayan yaklaşımlarına kadar geniş bir akademik yelpaze, Marksizmi doğduğu coğrafyanın tarihsel ve kültürel dar sınırlarına mahkûm etmek ister. Michel Foucault’nun Kelimeler ve Şeyler’de Marksizmi 19. yüzyıl düşüncesinin içinde suda yüzen bir balığa benzetip başka hiçbir yerde soluk alamayacağını söylemesi ya da Jean-François Lyotard’ın onu bir “Aydınlanmacı büyük anlatı” sayarak kenara atma çabası da aynı kulvarda akar. Oysa bu iddia, kavramsal bir cehaletten kaynaklanmıyorsa, Marksizmin kapitalizmle yürüttüğü kökten hesaplaşmayı tasfiye etmeyi hedefleyen ideolojik bir saptırmadır.

Marksizm, doğası gereği Avrupamerkezci olamaz. Çünkü o dönemin Avrupa’sını tarihsel ve sosyolojik olarak karakterize eden ana dinamik kapitalizmdir. Marksizm, kapitalizmin merkezi olan Avrupa’yı tahlil ederek onu aşmanın, tarihsel olarak geride bırakmanın ve yok etmenin teorisini ortaya koymuştur. Bu bakımdan Marksizm, özünde, aşmayı ve tasfiye etmeyi amaçladığı sistemin tarihsel görüşü olan Avrupamerkezciliğin doğrudan reddidir.

Avrupamerkezcilik, Batı coğrafyasının soyut bir zihinsel kibri ya da tarihten bağımsız bir “kültürel üslubu” değildir. Avrupamerkezcilik, ilksel birikim süreçlerinin, sömürgeci yağmanın, küresel pazarın teşekkülünün ve sermaye birikiminin ideolojik kılıfıdır. Kapitalizm dünyayı kendi merkezinde tanımlarken bu merkeziliğe tarihsel, ırksal ve mantıksal bir zorunluluk atfeder. Doğduğu coğrafyadaki egemen üretim tarzının iç çelişkilerini, sömürü çarklarını ve tarihsel sınırlarını ifşa eden bir öğreti, o üretim tarzının kurucu fantezisini bünyesinde taşıyamaz. Bir hastalığın anatomisini çıkarıp onu ortadan kaldıracak neşteri bileyen teorik çerçeveyi hastalığın kendisiyle özdeşleştirmek, diyalektik akıldan tümüyle vazgeçmektir.

Burjuva akademisinin ve postmodernist teorisyenlerin Marksizme yönelik Avrupamerkezcilik suçlaması, bilinçli bir metodolojik yer değiştirmedir. Kapitalist üretim tarzının sınıfsal çelişkilerini ve küresel sömürü mekanizmalarını görünmez kılmak isteyen analizciler, meseleyi “coğrafi köken” ya da “kültürel söylem” zeminine çekmeye çalışırlar. Sınıf kategorisini pasifize edip yerine kimlik ve söylem tahlillerini ikame eden bu çevreler, kapitalizmi bir üretim tarzı olmaktan çıkarıp soyut bir “Batı zihniyeti” düzeyine indirgerler.

Karl Marx’ın Londra’da yazmış olması ya da analizine Batı Avrupa kapitalizminin somut örnekleriyle başlamış olması, teorinin geçerliliğini Londra’nın sınırlarına hapsetmez. Bir fizik kanununun veya doğa yasasının ilk kez Avrupa’daki bir laboratuvarda ya da rasathanede matematiksel formülüne kavuşturulmuş olması o yasayı “Avrupamerkezci” yapmıyorsa; Marx’ın kapitalist birikimin yasalarını Manchester fabrikalarını ve İngiliz ekonomi politiğini inceleyerek çıkarmış olması da tarihsel materyalizmi “Avrupamerkezci” kılmaz. Teorinin doğduğu yer ile teorinin açıklama gücünün menzili arasındaki niteliksel farkı anlamamak, bilimin doğasını reddetmektir. Marksizm, Batı Avrupa’da doğmuş, ama Avrupa’yı —yani kapitalizmi— aşmanın bilimi olarak evrenselleşmiştir.

Yukarıda adı geçenlerin her biriyle hesap görülecektir. Gelgelelim bu hesabın kâğıt üzerinde bir söylem tartışmasına dönüşmemesi için önce zemininin döşenmesi gerekir: İnsanlık tarihinin gerçek ana caddesi, Marksizmin kendi içinden geçirdiği arınma, dünyalılaşmanın pratik bilançosu ve küresel değer transferinin niceliği. Adı konanların dosyası, bütün bunlar ortaya konduktan sonra, VII. bölümde tek tek açılacaktır.

II. BALIK PULU DEFTERLERİNDEN TAHRİR DEFTERLERİNE

Avrupamerkezci akademinin ve onun izinden giden oryantalist tarihçiliğin en temel safsatalarından biri, Batı Avrupa’nın tarihsel gelişimini bir “insanlık mucizesi” olarak kurgulamasıdır. Bu iddiaya göre Antik Yunan’dan itibaren Batı, “ötekilerden” ayrılan dinamik bir hatta girmiştir. Antik Yunan’ın özgünlüğü köleciliğe, kölecilik parçalı iktidar yapısıyla karakterize edilen feodalizme, feodalizm ise sermaye birikimine ve kapitalizme evrilmiştir. Bu kurguda Batı dışı toplumlar —Mısır, Çin, Hindistan, Osmanlı— Karl August Wittfogel’in şablonuyla “hidrolik zorbalıklar”, merkezi ve statik imparatorluklar olarak resmedilir. Merkezi iktidarın varlığı bu toplumların dinamizmini felç etmiş, onları “tarihsizliğe” ve durgunluğa hapsetmiştir. Kapitalizme geçiş de ancak parçalı iktidarın var olduğu Avrupa’da mümkün olabilmiş, Doğu toplumları ise dışarıdan bir müdahale olmadan kendi iç dinamikleriyle değişemeyecek yapılar olarak kodlanmıştır.

Bu anlatı, burjuva ideolojisinin tarihsel gerçekliği baş aşağı çevirme hamlesidir. Marksist yöntem, üretim ilişkilerini ve sömürü biçimlerini bu tip kurgusal “Batı mucizeleri” üzerinden değil, artı-ürüne el koyma mekanizmaları üzerinden tahlil eder.

Doğrudan üretici olan serfin veya reayanın artı-ürününe küçük bir feodal senyörün ya da merkezi devletin atadığı tımarlı beyin el koyması, sömürünün niteliğini değiştirmez. Farklılık yalnızca egemen sınıfın iç örgütlenişinde ve artı-ürünün bölüşüm mekanizmasındadır; üreticiden artı-ürünün iktisat dışı zorla gasp edilmesi gerçeği her iki yapıda da kesintisiz biçimde yürürlüktedir. Batı feodalizminde egemen sınıf mülkiyeti ve iktidarı parçalayarak artı-ürünü doğrudan yerel ölçekte cebine indirirken, Doğu’daki yapılarda egemen sınıf merkezi devlet biçiminde örgütlenmiş, tımarlı bey ise bu merkezi gücün atadığı bir artı-ürün toplayıcısı rolünü üstlenmiştir. Sömürülen kitleler açısından sömürünün sınıfsal ve diyalektik niteliği her iki modelde de tamamen aynıdır.

Burada Samir Amin’in Marksist teoriye yaptığı devrimci katkı hayati bir önem kazanır. Amin, Avrupamerkezci tarih yazımının “feodalizm tarihin ana caddesidir” yalanını yerle bir etmiştir. Amin’in analizlerinde Türkçeye haraçlı veya vergisel diye çevrilen tribüter sosyo-ekonomik formasyon kavramsallaştırması gösterir ki, insanlık tarihinin asıl ana caddesi ve genel kuralı feodalizm değil, artı-ürüne devlet ya da egemen sınıf tarafından vergi ve haraç yoluyla el konulduğu tribüter sistemdir: Çin, Mısır, Osmanlı, İnka.

Bu tarihsel gerçeklik bir soyutlama değildir; dönemin idari ve mali arşiv kayıtlarında somut olarak izlenebilir. Osmanlı Devleti’nin Tahrir Defterleri, toprağın mülkiyetinin mülk veya vakıf tesis edilmedikçe devlette (mirî arazi) olduğunu, üreticinin (reaya) toprağı kullanma hakkı karşılığında artı-ürünü öşür veya resm-i çift adıyla devlete ya da onun gelir tahsis ettiği tımarlı sipahiye verdiğini gösterir. Çin’de Ming ve Qing hanedanlıklarının Yulin Tuce (Balık Pulu Defterleri) ve Huangce (Sarı Defterler) arşivleri de aynı gerçekliği kanıtlar: Artı-ürün, Yitiao Bianfa (Tek Kamçı Yasası) gibi reformlarla gümüş bazlı merkezi vergilere dönüştürülerek devlet mekanizması bünyesinde emilmiştir.

Türkçenin kendi kavram dağarcığı bu maddi gerçekliği zaten taşır. “Sömürge” kelimesi ekonomik ilişkinin niteliğine dosdoğru işaret eder; bu yönüyle Güneylilik bilincini, yani sömürülenin kendi konumunu adlandırışını yansıtır. Buna karşılık son dönemde revaçta olan “duyarlılık” söylemi, meseleyi temsil ve dil düzeyine çektiği ölçüde sömürgeciliğin hukuki ve maddi çekirdeğini oluşturan üç kavramı kaybeder: İstimlâk (zorla el koyma), temellük (sahiplenme) ve mülk (üretim aracı olarak kullanma hakkı). Adı konmayan şey savunulamaz hâle gelir.

Batı Avrupa feodalizmi ise bu devasa ve kurumsallaşmış tribüter sistemin çevreye ait, parçalanmış, kurumsallaşamamış ve istisnai bir zayıf halkası, bir uç varyasyonudur. Avrupa, sanıldığı gibi “tarihin en gelişmiş ve dinamik merkezi” olduğu için değil, tam tersine, tribüter sistemin en zayıf, en esnek ve en kenar halkası olduğu için kapitalizm orada patlamıştır. Avrupa feodalizmi bir kural değil, tarihsel bir istisnadır; Batı’yı insanlığın merkezine koyan tarih okuması ise sömürgeciliği meşrulaştıran ideolojik bir kurgudan ibarettir.

İnsanlık tarihinin genel yasallığı şöyle işler: Ana caddeyi oluşturan tribüter yapıda artı-ürüne merkezi ve iktisat dışı zorla el konulur. Bu devasa sistemin kenarında kalan zayıf bir sapma olarak Batı Avrupa feodalizmi belirir. Feodalizmin sunduğu zayıf esneklik çatlağından doğan kapitalist dönüşümde ise sömürü yok olmaz; artı-ürün, piyasa mekanizması üzerinden artı-değer biçimini alır.

Kapitalist üretim tarzına geçişle birlikte sömürü nitelik değiştirmez, biçimsel olarak örtük hâle gelir. Kapitalizm öncesi bütün formasyonlarda —ister feodal senyörlükte ister haraçlı tribüter yapılarda— sömürü çıplaktır. Reaya veya serf, ürettiği buğdayın ne kadarını beyine veya devlete vereceğini bilir; zor iktisat dışıdır.

Kapitalizmde ise işçi, pazarda “özgür” bir birey gibi sermayedarla sözleşme yapar. Ücretini aldığında harcadığı emeğin tam karşılığını aldığını sanır. Oysa sermayedarın ödediği miktar işçinin yarattığı değer değil, yalnızca işgücünün yeniden üretimi için gerekli olan miktardır. İşçinin gün boyunca yarattığı ek değer —yani artı-değer— piyasa mekanizmasının arkasına gizlenerek gasp edilir. Kapitalizm, sömürüyü eşitlik ve özgürlük ilüzyonuyla örter. Marksizm, tam da bu mekanizmayı ifşa ederek Batı’nın burjuva aydınlanmasını tel tel ayırmıştır.

III. 1853’TEN ZASULİÇ’E: MARX KENDİNİ NASIL DÜZELTTİ

Hiçbir kuram, kaleme alındığı tarihsel ve entelektüel atmosferden tamamen izole edilemez. Karl Marx ve Friedrich Engels de metinlerini 19. yüzyıl Viktorya İngiltere’sinin, Sanayi Devrimi’nin ve dönemin antropolojik birikiminin sunduğu tarihsel sınırlar içinde yazmışlardır. Marx’ın 1850’li yıllarda New York Daily Tribune gazetesine yazdığı Hindistan ve Doğu makalelerinde, sömürgeciliğe dönemsel olarak “ilerici bir yıkıcılık” rolü atfeden ya da Hegelci “tarihsiz halklar” kategorisinin izlerini taşıyan çizgisel ifadelere rastlanabilir. İngiltere’nin Hindistan’da biri yıkıcı biri yenileyici olmak üzere ikili bir misyon yürüttüğünü söyleyen 1853 tarihli pasaj, bugün Marksizme yöneltilen Avrupamerkezcilik suçlamasının neredeyse yegâne dayanağıdır.

Çağın koşulları nedeniyle bünyeye bulaşan bu tortular, Marksizmin kendi yöntemi tarafından hızla temizlendi. Marksizmin özü itibarıyla Avrupamerkezcilikle bağdaşması ontolojik olarak mümkün değildi; teori tam da bu içsel zorunluluk sayesinde kısa sürede en geniş anlamıyla dünyalılaşma sürecine girdi.

Marx’ın kendi entelektüel çizgisi, bu içsel arınmanın en somut kanıtıdır. Hayatının son yıllarında etnolojik araştırmalarını derinleştiren Marx, Morgan, Phear, Maine ve Lubbock’un çalışmalarını eleştirel bir gözle inceleyerek 1880–1882 arasında Etnoloji Defterleri’ni tuttu. Bu defterler ve 1881’de Rus devrimci Vera Zasuliç’e yazdığı taslak mektuplar, Marx’ın “bütün insanlığı tek bir Avrupa tarihsel gelişim çizgisine girmeye mecbur kılan” şablonculuğu kesin bir dille reddettiğini gösterir.

Marx, Zasuliç’e cevabında Kapital’de ortaya koyduğu tarihsel tahlilin yalnızca Batı Avrupa’ya özgü bir patika olduğunu, Rus geleneksel komünal toprak mülkiyeti yapısının (obşçina) kapitalist cehennemden geçmek zorunda kalmadan doğrudan doğruya sosyalist bir yapının çekirdeği olabileceğini vurguladı. Bu tespitin bir koşulu vardır ve o koşul atlandığında tez savunulamaz hâle gelir: Marx ile Engels, Manifesto’nun 1882 tarihli Rusça baskısına yazdıkları önsözde, obşçinanın komünist gelişmenin hareket noktası olabilmesi için Rus devriminin Batı’daki bir proleter devrimle karşılıklı olarak tamamlanması gerektiğini açıkça yazmışlardır. Yani söz konusu olan yerel bir izolasyon övgüsü değil, tek çizgili şemanın reddiyle enternasyonal bağın birlikte kurulmasıdır. Marx, kendi kuramının Avrupamerkezci bir şablon hâline getirilmesine ilk elden karşı çıkan kişidir.

Metodolojik evrim hattı şu doğrultuda gelişmiştir: 1850’lerde Hindistan makalelerindeki çizgisel kabullerin izleri, 1880–1882’de Etnoloji Defterleri ve 1881’de Vera Zasuliç mektuplarıyla doğrusal tarih modelinin mülga edilmesine dönüşmüştür. Bu hat, 1913 yılında Lenin’in müdahalesiyle yeni bir evreye sıçramıştır.

Teorik arınma, 20. yüzyılın başında Vladimir İlyiç Lenin’in diyalektik müdahalesiyle pratik ve stratejik bir nitelik kazandı. Lenin, 1913’te kaleme aldığı tarihî makalesinde burjuva diplomasisinin ve Batılı sosyal-şovenlerin kibir dolu terminolojisini yerle bir ederek “Geri Avrupa ve İleri Asya” (Отсталая Европа и передовая Азия) formülasyonunu ortaya koydu.

Lenin bu makalede diyalektiğin muazzam bir uygulamasını sunuyordu. Batı Avrupa, emperyalist kârlar üzerinden kendi işçi sınıfının üst katmanlarını rüşvetle satın almış (işçi aristokrasisi), burjuvazi gericiliğin ve sömürgeciliğin ana kalesi hâline gelmiş, yani gerilemiştir. Buna karşılık Asya’da —Çin’de, Türkiye’de, İran’da, Hindistan’da— emperyalizme ve feodalizme karşı ayağa kalkan milyonlar tarihin yeni devrimci ve dinamik öznesi hâline gelmiş, yani ileriye geçmiştir.

Bu tespit, Marksizmin Avrupamerkezci bağlamlardan hem teorik hem de pratik düzeyde kesin ve geri dönülmez kopuşunun ilanıdır. Bu müdahaleyle birlikte Marksizm, Batı Avrupa merkezli bir işçi hareketi teorisi olmaktan çıkmış; küresel ölçekte emperyalizme, sömürgeciliğe ve kapitalizme karşı savaşan bütün ezilen halkların evrensel kurtuluş bilimi hâline gelmiştir. Bünyeye dönemsel olarak bulaşan tortular, teorinin kendi devrimci diyalektiğiyle sökülüp atılmıştır.

IV. ZİNCİRİN KOPTUĞU YER

Fizik bilimi Aristoteles’le veya Newton’la bitip donmadıysa, toplumsal süreçlerin bilimi olan Marksizm de kurucularının biyolojik ömrüyle sınırlı kalamazdı. Newton’ın klasik mekanikte evrensel kütleçekim kanunlarını ortaya koymuş olması fiziğin gelişimini durdurmadı; tersine doğa bilimleri Planck, Bohr ve Einstein ile kuantum mekaniğine ve rölativiteye doğru derinleşerek evrensel açıklama gücünü genişletti. Klasik mekaniğin makro evrendeki geçerliliği, atom altı dünyadaki kuantum sıçramalarıyla çelişmez; onu kapsayarak aşar. Aynı diyalektik yasa Marksizm için de geçerlidir. Marksizm; Lenin’in emperyalizm ve zayıf halka tahliliyle, Mao’nun Çin Devrimi’nde köylülüğü ve Halk Savaşı’nı merkezileştiren stratejisiyle, Samir Amin’in tribüter formasyon ve eşitsiz mübadele çözümlemeleriyle kendi kuantum sıçramalarını gerçekleştirmiştir. Kuram, dondurulmuş bir Viktorya dönemi reçetesi olarak kalmamış; evrensel ile yerelin diyalektik birliği sayesinde her coğrafyanın somut gerçekliğiyle yeniden üretilerek dünyalılaşmıştır.

Yirminci yüzyılın gidişatı, devrimci dinamiğin merkez üssünü Batı metropollerinden Çevre coğrafyalara doğru kaydırdı. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da ve Komünizmin İlkeleri’nde öngördükleri, gelişmiş kapitalist ülkelerde eşzamanlı proleter devrim modeli, emperyalizm çağında geçerliliğini yitirdi. Lenin’in emperyalizm tahliliyle gösterdiği üzere kapitalist dünya sistemi tek tek ulusal ekonomilerin toplamı değil, küresel bir zincirdi. Bu zincir de en gelişmiş halkanın bulunduğu Batı’da değil, çelişkilerin en çok biriktiği ve sömürünün en yalın hâlini aldığı en zayıf halkada kopacaktı.

Dünyalılaşmanın en önemli aşaması Çin Devrimi oldu. Çin Devrimi, Marksizmin bir Batı Avrupa kuramından ibaret olmadığını, coğrafyadan bağımsız evrensel bir bilim olduğunu en kitlesel, en derin ve sarsılmaz biçimde pratikle kanıtlayan tarihsel eşiktir. Lenin, “Geri Avrupa ve İleri Asya” formülasyonuyla teorik ve stratejik kopuşun kapısını açmıştı; bu kopuşun ampirik, toplumsal ve devasa bir coğrafi gövdeye kavuşması Çin Devrimi ile gerçekleşti.

Klasik ve dogmatik okuma, devrimi yalnızca kentli sanayi işçisinin varlığına ve kapitalist gelişmişliğe bağlama eğilimindeydi. Sanayileşmemiş, nüfusunun ezici çoğunluğu köylü olan Çin’de bu dogmayı uygulamaya kalkmak devrimi baştan imkânsız kılardı. Mao Zedong ve Çin Komünist Partisi, Marksizmin diyalektik ve materyalist yöntemine sadık kalarak kopyacı bir şablonu reddetti: Yoksul köylülüğü devrimin asli sürükleyici gücü yaptı; klasik kentsel ayaklanma modelinin yerine “Kırlardan Kentlerin Kuşatılması” ve “Halk Savaşı” stratejisini yerleştirdi.

Devrimci stratejiler, evrensel yasal düzenlilik içinde özgün biçimler alarak ilerlemiştir. 1917 Rusya’sında ikili iktidar ve kent esaslı ayaklanma ile şehirlerden kırlara uzanan hat, 1949 Çin Devrimi’nde uzun süreli halk savaşı ve yoksul köylü tabanıyla kırlardan kentlere yönelmiştir. 1959 Küba Devrimi kır gerillasının dağlardan şehirlere akan mücadelesiyle kazanılmış, bu deneyim ancak sonradan —Régis Debray’ın 1967 tarihli Devrimde Devrim? broşürüyle— “odaklaşma” (fokoculuk) adı altında bir kurama dönüştürülmüştür. 1945’te başlayıp 1975’te tamamlanan Vietnam Devrimi ise toplumsal devrimi anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşıyla birleştirmiştir. Bu tecrübelerin hiçbiri birbirinin kopyası değildir; tamamı nesnel sınıfsal diyalektiğe dayanır.

Çin Devrimi’nin 1949’daki zaferi, emperyalizme ve feodalizme karşı verilen ulusal kurtuluş savaşları ile toplumsal devrim fikrinin nasıl tek bir hat üzerinde birleşebileceğini somut olarak gösterdi. 1949’dan sonra gelen Vietnam, Kore, Küba, Laos, Nikaragua ve Afrika’daki anti-sömürgeci kurtuluş hareketleri, klasik Avrupa modellerinden çok Çin’in temsil ettiği toplumsal-ekonomik ve stratejik gerçeklikten beslendi.

Bu noktada diyalektiğin en temel ilkelerinden biri sarih olarak konmalıdır: Tarihte birbirinin kopyası olan tek bir devrim dahi gösterilemez; zira her toplumsal altüst oluş kendi toprağının özgün şartlarında biçimlenir. Bu çeşitlilik, Marksizmin ortaya koyduğu evrensel ve nesnel yasal düzenliliğin bir gereğidir.

Devrimlerin biçimsel, stratejik, askeri veya coğrafi özgünlükler taşıması Marksizmin evrensel geçerliliğine gölge düşürmez. Tersine, Lenin’in belirttiği “somut durumun somut tahlili” ilkesinin doğrulanmasıdır. Fizik kanunlarının farklı atmosferik koşullarda farklı tezahürler göstermesi kütleçekim yasasını nasıl geçersiz kılmıyorsa; toplumsal devrimlerin Rusya’da, Çin’de, Küba’da veya Vietnam’da aldığı özgün biçimler de Marksizmin evrensel yasal düzenliliğini ortadan kaldırmaz.

Hepsinde ortak olan omurga şudur: Üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasındaki çatışma, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, iktisat dışı veya iktisadi sömürü çarklarının parçalanması ve egemen sınıf iktidarının tasfiyesi. Marksizmin evrenselliği, dogmatik bir şablonculuktan değil, yerel koşullara yaratıcı biçimde uyarlanabilmesinin diyalektik özelliğinden kaynaklanır.

V. YÜZ SAATE KARŞI ON SAAT

Teorik yöntemin ampirik temellerini güçlendirmek için küresel değer transferinin nicel mekanizmalarına ve sermaye birikiminin kayıt dışı emek rejimleriyle kurduğu makro-mikro bağlara bakmak şarttır.

Eşdeğerlerin mübadelesi yalanı

Uluslararası ticaret, serbest piyasa teorilerinin iddia ettiği gibi eşdeğerlerin serbest mübadelesi değildir. Arghiri Emmanuel ile Samir Amin’in kavramsallaştırdığı eşitsiz mübadele mekanizması, artı-değerin küresel ölçekte Çevre’den Merkez’e nasıl emildiğini gösterir. Çevre ülkelerde işgücü maliyeti ve ücretler, verimlilik oranları eşitlendiğinde dahi Merkez ülkelerin çok altında tutulur. Çevre ülkedeki yüz saatlik toplumsal emeğin ürünü olan bir ihraç malı, Merkez ülkedeki on saatlik emeğin ürünü olan bir ithal malıyla takas edildiğinde, uluslararası ticaret mekanizması aracılığıyla doksan saatlik ödenmemiş emek Çevre’den Merkez’e aktarılır.

Altmış iki trilyon dolar

Bu mekanizma bugün artık soyut bir kavram değil, ölçülmüş bir büyüklüktür. Jason Hickel, Dylan Sullivan ve Huzaifa Zoomkawala’nın 2021’de New Political Economy’de yayımlanan çalışması, döviz kuru farklarına dayanan hesaplama yöntemiyle, 2018 yılında Kuzey’in Güney’den 2,2 trilyon dolarlık (Kuzey fiyatlarıyla) reel değere el koyduğunu ortaya koymaktadır — aşırı yoksulluğu on beş kez ortadan kaldırmaya yetecek bir miktar. 1960–2018 arasındaki toplam transfer 62 trilyon dolardır (sabit 2011 doları); kaybedilen büyüme hesaba katıldığında rakam 152 trilyona çıkar. El konulan değer, Kuzey’in gayrisafi hasılasının yüzde 7’sine, Güney’inkinin yüzde 9’una kadar ulaşmaktadır. Aynı araştırma hattı, sömürü yoğunluğunun ve transferin ölçeğinin 1980’ler ve 1990’lardaki yapısal uyum döneminde belirgin biçimde arttığını da göstermektedir. Yani “kalkınma” adıyla dayatılan program, tam da soygunun hızlandığı programdır.

Atölyeden küresel zincire

Küresel kapitalizm, sömürüyü yalnızca düzenli ve sendikalı fabrika işçiliği üzerinden yürütmez. Çevre coğrafyalardaki kayıt dışı, güvencesiz ve aile içi emek rejimlerini doğrudan küresel değer zincirlerine bağlar. Çok uluslu şirketler tekstil, tarım, madencilik ve elektronik montaj süreçlerini Çevre ülkelerdeki kayıt dışı atölyelere, ev eksenli kadın çalışanlara ve kayıtsız küçük işletmelere taşeronlaştırır. Piyasa fiyatı üzerinden satın alınan nihai ürünler, arkasındaki muazzam kayıt dışı emeğin yarattığı artı-değeri küresel perakende devlerinin kâr hanesine yazar.

Buna bir de işgücünün yeniden üretim maliyetinin devredilmesi eklenir. Çevre ülkelerdeki kayıt dışı kentleşme, küçük köylü mülkiyeti ve ücretsiz ev içi emek; işçinin barınma, gıda ve bakım maliyetlerini üstlenir. Sermaye, işgücünün varlığını sürdürmesi için gereken maliyetin bir kısmını bu kayıt dışı yapıların üzerine yıkarak ödediği ücreti işgücü değerinin de altına çeker ve fazladan artı-değere el koyar.

Sonuç, çift yönlü bir kıskaçtır. Çevre coğrafyadaki işçi bir yandan yerel düzeyde kayıt dışılık ve düşük ücretle sömürülürken, öte yandan mensubu olduğu ulusal ekonomi eşitsiz mübadele çarklarıyla soyulur. Yerel atölye sahibi ile küresel sermaye birikimi, aynı değer zincirinin iki farklı halkasıdır.

VI. HESABI HANGİ DEFTERDEN TUTMALI

Gelişmekte olan ve Çevre coğrafyalardaki iktisatçılar, planlamacılar ve stratejistler için bu materyalist sentez somut eylemsel parametreler sunar.

Birincisi, taklitçi kalkınma modelleri reddedilmelidir. Çevre ülkeler, Batı’nın tarihsel gelişim aşamalarını birebir taklit ederek ya da küresel kapitalist pazara doğrudan entegre olarak bağımsızlaşamazlar. Küresel sermaye birikimi, yapısı gereği Çevre ülkeleri düşük katma değerli ve bağımlı uzmanlaşma alanlarına hapsetme eğilimindedir.

İkincisi, eşitsiz mübadele hesaba katılmalıdır. Zengin ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki devasa ücret ve çalışma koşulları farkı nedeniyle standart dış ticaret dengeleri gerçek sömürü oranını gizler. Ekonomi politikaları yalnızca gayrisafi yurt içi hasılayı veya nominal ticaret rakamlarını değil, ihraç ve ithal edilen ürünlerdeki net emek-zaman transferlerini de dikkate almak zorundadır.

Üçüncüsü, gerçek iktisadi ve toplumsal özerklik Samir Amin’in vurguladığı kopuş (delinking) ilkesiyle mümkündür. Kopuş, otarşi değildir; dış ticaret ilişkilerinin küresel pazarın dayatmalarına değil, ülke halkının iç ihtiyaçlarına ve kamusal gereksinimlerine tabi kılınması anlamına gelir.

VII. ADI KONANLARIN HESABI

Şimdi girişte açılan dosyaya dönülebilir. Yukarıda serilen zemin —tribüter ana cadde, Marksizmin kendi içinden geçirdiği arınma, dünyalılaşmanın pratik bilançosu ve değer transferinin ölçülmüş büyüklüğü— postkolonyal itirazın nerede durduğunu da tayin eder.

Said: Tek bir gazete yazısı üzerine kurulan dosya

Edward Said’in Oryantalizm’i, Batı’nın Doğu’yu bir bilgi nesnesi olarak kurma biçimini teşhir ederken güçlüdür. Zaafı, sömürgeciliği bir metinler zinciri hâline getirmesi, yani onu üretim tarzından koparmasıdır. Said’de sömürgeci yağmanın, ilksel birikimin ve pazar zorlamasının yeri yoktur; oryantalizm neredeyse kendi kendini üreten bir söylemsel yapı olarak kalır. Marx’ı da bu yapının bir uğrağı sayması ise düpedüz belge sorunudur: Dosyanın tamamı 1853 tarihli bir gazete yazısına dayanır. Marx’ın son on yılı —Etnoloji Defterleri, Zasuliç mektupları, İrlanda üzerine yazdıkları— Said’in dosyasında yoktur. Bir düşünürü, terk ettiği bir cümleyle mühürlemek, tam da Said’in oryantalistlere yönelttiği suçlamanın kendisidir: Donmuş bir öz atfetmek.

Chakrabarty: Avrupa’yı kim taşralılaştırdı?

Chakrabarty, Avrupa’yı tarihin kurucu öznesi olmaktan çıkarmayı önerir. Yerinde bir hedeftir, yanlış olan araçtır. Avrupa’yı taşralılaştıran şey epistemolojik bir jest değil, Ekim Devrimi, Çin Devrimi ve Vietnam’dır. Yani söylem düzeyinde önerilen şey, tarihte silahla yapılmıştır. Chakrabarty’nin “History 1 / History 2” ayrımı ise sermayenin evrenselleştirici mantığını kabul edip ona dışsal bir yaşam alanı arar; oysa o dışsal sayılan alan —kayıt dışı emek, ev içi emek, köylü hane— V. bölümde gösterildiği gibi tam da küresel değer zincirinin en verimli halkasıdır. Sermayenin dışında sanılan yer, sermayenin en ucuz beslendiği yerdir. Subaltern Studies’in Ranajit Guha’daki Marksist çıkış noktasının terk edilişi, bu körlüğün tarihçesidir.

Spivak: Seçilen tek örneğin kendisi eylemdi

“Madun konuşabilir mi?” sorusu, temsil sorununu epistemolojik bir çıkmaza dönüştürür. Sorunun kendisi meşrudur, verilen cevap ise entelektüelin kendi kürsüsünü tartışma konusu yaparken tarihi görmemesini sağlar. Çin köylüsü konuştu. Vietnam köylüsü konuştu. Cezayirli konuştu. Konuşmanın biçimi akademik temsil değil, örgüt ve savaştı. Milyonlarca insan, sömürgeci idarenin bütün söylem düzenine rağmen kendi adını, kendi talebini ve kendi programını tarihe yazdırdı.

Bu tarihsel bilanço hatırlatıldığında savunma hazırdır: Spivak’ın sorduğu şey madunun fiilen ses çıkarıp çıkarmadığı değil, o sesin hegemonik temsil düzeni içinde duyulabilir olup olmadığıdır. İtiraz ciddiye alınmalıdır, çünkü ciddiye alındığında tezin nasıl kurulduğu görünür hâle gelir.

Fiilen konuşan her ses “zaten hegemonik söyleme kayıtlı olduğu için gerçek madun sayılmaz” gerekçesiyle eleniyorsa, geriye tanımı gereği yalnızca susanlar kalır. Madun, konuşmayan olarak tanımlanmıştır; konuşmadığının söylenmesi de bir bulgu değil, tanımın tekrarıdır. Sonucu öncülüne yazılmış bir önerme hiçbir tarihsel kanıtla sınanamaz. Sınanamayan bir önerme ise bilgi üretmez, yalnızca kendini üretir. Kategorinin asıl marifeti şuradadır: Örgütlenen köylü, örgütlendiği anda madun olmaktan çıkar. Böylece madunun hiçbir zaman siyasal bir öznesi olamaz — çünkü özneleşme, kategoriden ihraç sebebidir.

Temsil sorununun kendisi de Marksizmde çoktan ayrılmış durumdadır. Spivak’ın ekseni Vertretung ile Darstellung ayrımıdır; yani siyasal sözcülük ile tasvir arasındaki fark. Deleuze ile Foucault’nun bu ikisini birbirine karıştırdığını söylerken haklıdır. Karıştırmayan Marksizmdir: Sözcülük bir bilgi sorunu değil, bir örgüt sorunudur ve yetkiyle, hesap vermeyle, geri çağırma hakkıyla kurulur. Kaldı ki Spivak’ın kaynağı bizzat Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’idir. Marx orada parselli köylülüğün kendini temsil edemeyişini ebedi bir epistemolojik kader olarak değil, belirli bir üretim tarzının ürettiği dağınıklık olarak yazar. Çözümü de bellidir ve tarihte uygulanmıştır: 1917 ile 1949, o dağınıklığı örgütle giderdi. Spivak’ın aporya ilan ettiği şeyi Marx tarihsel bir sorun olarak koymuş, devrimler pratikte çözmüştür.

Asıl mesele, Spivak’ın kendi kanıtındadır. Tezini 1926’da Kalküta’da canına kıyan on altı-on yedi yaşlarındaki Bhubaneswari Bhaduri’nin vakası üzerine kurar. Oysa Bhaduri sessiz bir kurban değildi. Hindistan’ın bağımsızlığı için silahlı mücadele yürüten bir örgütün üyesiydi ve kendisine verilen siyasal suikast görevini yerine getiremediği için ölümü seçti. Ölümü bir siyasal eylemin içinden geldi. Dahası, ölümünün biçimi bilerek şifrelenmişti: Yasak bir gebeliğin utancı diye okunmasın diye âdet günlerini bekledi. Şifre, çözülmek üzere kurulur. Konuşmayan insan şifre bırakmaz.

Buradan iki sonuç çıkar. Birincisi, tez ayakta kalabilmek için silahlı bir militanı dilsiz ilan etmek zorunda kalmıştır. Eyleyen özneyi kurbana çevirmek postkolonyal teorinin genel işlemidir ve burada tek bir örnek üzerinde çıplak hâlde görülür. İkincisi, madunun konuşamadığı iddiası, o genç kadının kendi eylemine kendi anlamını verme kapasitesini de elinden alır. Teori, kurtarmaya çalıştığını ikinci kez susturur.

Bir de icranın kendisi vardır. Şifre sonunda çözülmüştür; çözen de Spivak’ın kendisidir. Metin, tezinin yanlışlığını uygulayarak gösterir. Konuşulmuştu, duyulmadı. Duyulmaması ise ağzın değil kulağın meselesidir; ölçüt duyulabilirlik olduğunda sorunun dürüst biçimi “Madun konuşabilir mi?” değil, “Metropol akademisi duyabiliyor mu?” olur. Bu apayrı bir sorudur ve muhatabı Bengalli bir militan değil, sorunun sorulduğu kürsüdür.

Epistemik şiddet kategorisi, sömürüyü bir tanınma sorununa indirgediği ölçüde sömürünün kendisini analiz dışı bırakır. Bhaduri’nin ölümünden çıkarılacak siyasal ders, temsilin imkânsızlığı değil, o örgütün neden yenildiğidir.

Mignolo ve Quijano: Çalınan terim

“İktidarın kolonyalliği” kuramı, ırkı sınıfın yerine kurucu kategori olarak yerleştirir ve kapitalizmi bir üretim tarzı olmaktan çıkarıp 1492’de kurulmuş bir sınıflandırma matrisine dönüştürür. Buradaki asıl ironi terminolojiktir: Mignolo’nun önerdiği “de-linking”, Samir Amin’in kopuş kavramının adını taşır, içeriğini taşımaz. Amin’de kopuş, bir devletin dış ticaretini ve yatırım önceliklerini kendi halkının ihtiyaçlarına tabi kılmasıdır — yani ölçülebilir, uygulanabilir, bedeli olan bir iktisat politikasıdır. Mignolo’da kopuş epistemik bir tutuma, bir düşünme tarzına indirgenir. Terim aynı, muhatabı farklıdır: biri devletin bütçesine, öteki seminer masasına konuşur.

Foucault ve Lyotard: kendi suyunu görmeyen balık

Foucault’nun Marksizmi 19. yüzyıl düşüncesinin içinde suda balık gibi konumlandırması zarif bir imgedir ve bumerang gibi geri döner: Episteme kavramının kendisi de 20. yüzyıl ortası Fransız akademisinin suyudur. Foucault’nun iktidarı her yere yayması, onu hiçbir yere yerleştirememesiyle sonuçlanır; mülkiyet ilişkileri bu dağıtımda buharlaşır. Lyotard’ın büyük anlatı reddi ise kendisi bir büyük anlatıdır; üstelik tarihsel künyesi bellidir. Postmodern Durum 1979’da, Fransız solunun yenilgisinin ardından yazılmıştır. Bir yenilginin epistemolojiye tercüme edilmesidir.

Ortak payda

Bu adların hiçbiri kapitalizmin bir üretim tarzı olduğunu reddetmez; hepsi onu analiz merkezinden çıkarır. Hiçbiri emperyalizmi inkâr etmez; hiçbiri ona karşı bir strateji de üretmez. Ve hepsi, istisnasız, Merkez ülkelerin üniversitelerinden konuşur. Marksizme Avrupamerkezcilik suçlaması yönelten kürsünün coğrafi künyesi, suçlamanın kendisinden daha çok şey anlatır.

VIII. NEŞTER KİMİN ELİNDE

Marksizmi “Avrupamerkezci” ilan eden iddialar hem teorik hem de tarihsel-ampirik düzeyde çökmüştür. Metodolojik açıdan bu iddia, tarihsel materyalizmin doğduğu coğrafya ile onun tahlil alanını birbirine karıştırmakta; kapitalizmi ve onun ideolojisi olan Avrupamerkezciliği tasfiye etmek üzere kurulan bir bilimi, tasfiye etmeyi hedeflediği sistemin kılıfıyla özdeşleştirme hatasına düşmektedir.

Tarihsel ve ampirik veriler açıkça göstermektedir ki, Osmanlı Tahrir Defterleri ile Ming ve Qing hanedanlıklarının arazi ve vergi kayıtlarında görüldüğü üzere haraçlı tribüter sistemler insanlık tarihinin ana caddesini oluşturmuş, Batı Avrupa feodalizmi ise bu ana caddenin istisnai ve zayıf bir kenar sapması olarak belirmiştir. Marksizm, Marx’ın geç dönem Etnoloji Defterleri’nden Lenin’in Asya tahlillerine ve Mao’nun köylü esasına dayanan Halk Savaşı stratejisine kadar, yerel koşulların somut tahlili aracılığıyla dünyalılaşmıştır. Ölçülmüş küresel ticaret verileri ise kapitalizmin kayıt dışı ve formel bütün emek rejimlerini eşitsiz mübadele çarklarıyla tek bir küresel sömürü ağında birleştirdiğini doğrulamaktadır.

Marksizm, 19. yüzyıl Avrupa’sına ait dondurulmuş bir fikir kalıntısı değil; küresel ölçekte eşitsizliği anlamak, değer transferlerini ifşa etmek ve dünyayı dönüştürmek için insanlığın elindeki en tutarlı, dinamik ve evrensel bilimsel yöntemdir.

Geriye tek bir soru kalır. Hastalığın anatomisini çıkaran neşter, hastalığın kendisi ilan edilirse kimin işine yarar? Bu sorunun cevabı kürsülerde değil, neşteri elinde tutanların künyesinde aranmalıdır. Yüz saatlik emeğini on saatlik emekle takas etmek zorunda bırakılan Çevre coğrafyasının işçisi, tribüter ana caddenin üzerine kurulmuş bu küresel soygunu adıyla çağırmadıkça aletin kimin elinde olduğu da anlaşılmayacaktır. O adlandırma kendiliğinden gelmez; teoriyle, örgütle ve mücadeleyle taşınır.

KAYNAKÇA

1. Klasik ve temel metinler

Lenin, V. İ. (1913). “Отсталая Европа и передовая Азия” [Geri Avrupa ve İleri Asya]. Pravda, Sayı 113, 18 Mayıs 1913. (Türkçesi: Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri içinde, der. C. Leiteisen, çev. Tektaş Ağaoğlu, İstanbul: Ant Yayınları, 1970.)

Mao Zedong (1938). On Protracted War [Uzun Süreli Savaş Üzerine]. Peking: Foreign Languages Press. (Türkçesi: Seçme Eserler, Cilt II, İstanbul: Kaynak Yayınları.)

Marx, Karl (1867). Das Kapital: Kritik der politischen Ökonomie, Band I. Hamburg: Verlag von Otto Meissner. (Türkçesi: Kapital, Cilt I, çev. Alaattin Bilgi, İstanbul: Sol Yayınları.)

Marx, Karl (1880–1882). The Ethnological Notebooks of Karl Marx, der. Lawrence Krader, Assen: Van Gorcum & Comp., 1972.

Marx, Karl (1881). “Drafts of the Letter to Vera Zasulich”. Marx & Engels Collected Works, Cilt 24, New York: International Publishers, s. 346–371.

Marx, Karl ve Engels, Friedrich (1882). “Rusça İkinci Baskıya Önsöz”, Komünist Parti Manifestosu.

2. Tribüter formasyon, eşitsiz mübadele ve çevre kuramları

Amin, Samir (1973). Le développement inégal: Essai sur les formations sociales du capitalisme périphérique. Paris: Éditions de Minuit. (Türkçesi: Eşitsiz Gelişme: Çevre Kapitalizminde Toplumsal Formasyonlar Üzerine Deneme, İstanbul: Arba Yayınları, 1992.)

Amin, Samir (1980). Class and Nation, Historically and in the Current Crisis. New York: Monthly Review Press.

Amin, Samir (1988). L’eurocentrisme: Critique d’une idéologie. Paris: Anthropos. (İngilizcesi: Eurocentrism, New York: Monthly Review Press, 1989. Türkçesi: Avrupamerkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi, çev. Mehmet Sert, İstanbul: Ayrıntı Yayınları; yeni baskı: Avrupa-Merkezcilik, İstanbul: Chiviyazıları Yayınevi, 2007.)

Emmanuel, Arghiri (1972). Unequal Exchange: A Study of the Imperialism of Trade. New York: Monthly Review Press.

Hickel, Jason; Sullivan, Dylan ve Zoomkawala, Huzaifa (2021). “Plunder in the Post-Colonial Era: Quantifying Drain from the Global South Through Unequal Exchange, 1960–2018”. New Political Economy, 26(6), s. 1030–1047.

Hickel, Jason; Dorninger, Christian; Wieland, Hanspeter ve Suwandi, Intan (2022). “Imperialist Appropriation in the World Economy: Drain from the Global South Through Unequal Exchange, 1990–2015”. Global Environmental Change, 73, 102467.

Hickel, Jason; Hanbury Lemos, Morena ve Barbour, Felix (2024). “Unequal Exchange of Labour in the World Economy”. Nature Communications, 15, 6298.

3. Postkolonyal ve post-yapısalcı metinler

Chakrabarty, Dipesh (2000). Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference. Princeton: Princeton University Press. (Türkçesi: Avrupa’yı Taşralaştırmak: Postkolonyal Düşünce ve Tarihsel Farklılık, çev. İlker Cörüt, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012; yeni baskı: Dergâh Yayınları, 2021.)

Debray, Régis (1967). Révolution dans la révolution? Paris: Maspero.

Foucault, Michel (1966). Les Mots et les Choses: Une archéologie des sciences humaines. Paris: Gallimard. (Türkçesi: Kelimeler ve Şeyler, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İstanbul: İmge Kitabevi.)

Lyotard, Jean-François (1979). La condition postmoderne: Rapport sur le savoir. Paris: Éditions de Minuit.

Mignolo, Walter D. (2011). The Darker Side of Western Modernity: Global Futures, Decolonial Options. Durham: Duke University Press.

Quijano, Aníbal (2000). “Coloniality of Power, Eurocentrism, and Latin America”. Nepantla: Views from South, 1(3), s. 533–580.

Said, Edward W. (1978). Orientalism. New York: Pantheon Books. (Türkçesi: Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark Anlayışları, çev. Berna Ülner, İstanbul: Metis Yayınları.)

Spivak, Gayatri Chakravorty (1988). “Can the Subaltern Speak?”. Marxism and the Interpretation of Culture içinde, der. C. Nelson ve L. Grossberg, Urbana: University of Illinois Press, s. 271–313.

4. Tarihsel, arşivsel ve iktisadi veri kaynakları

Bernal, Martin (1987). Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, Cilt I. New Brunswick: Rutgers University Press. (Türkçesi: Kara Athena: Eski Yunanistan’ın Afroasya Kökleri, Cilt I, çev. Özcan Buze, İstanbul: Kaynak Yayınları.)

İnalcık, Halil ve Quataert, Donald (der.) (1994). An Economic and Social History of the Ottoman Empire, 1300–1914. Cambridge: Cambridge University Press.

Li, Bozhong (1998). Agricultural Development in Jiangnan, 1620–1850. New York: St. Martin’s Press. (Ming ve Qing dönemi Çin kırsalının haraçlı yapısı ile Tek Kamçı reformuna ilişkin ampirik veri incelemeleri.)

Wittfogel, Karl August (1957). Oriental Despotism: A Comparative Study of Total Power. New Haven: Yale University Press.