Uluslararası ilişkilerde “ebedi çıkar” mitosu ve sınıfsal gerçeklik
ÖZCAN BUZE
Britanya parlamentosunun alt kanadı olan Avam Kamarası’nın sıraları 1 Mart 1848 akşamı iyice doluydu. Kıta Avrupası’nda zemin oynamaya başlamıştı: Paris’te Şubat ayaklanması tahtı devirmiş, dalga Viyana’ya ve Berlin’e doğru yürüyordu. Salonun gündemindeki en önemli konu ise başka bir coğrafyaya ilişkindi. Tartışma bir önerge üzerinde yoğunlaşmıştı. Youghal milletvekili Thomas Anstey bir hafta önce, 23 Şubat’ta beş saat konuşarak kırk maddelik bir suçlama listesi sıralamıştı. Listenin ilk maddesi de Edirne Antlaşması’ydı.
Anstey’in iddiası şuydu: 1829’da Rusya’nın Osmanlı’ya dayattığı Edirne Antlaşması’na Wellington hükümeti itiraz etmişken, Palmerston sonradan bu antlaşmayı fiilen geçerli saymıştı. Listedeki her ad ayrı bir dosya oluşturuyordu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu Kütahya’ya dayanınca imdada Rusya koştu. 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması bu yardımın bedeli olarak imzalandı. Anlaşma uyarınca Osmanlı padişahı II. Mahmut, imparatorluğun bütün işlerinde Rusya’ya danışma yükümlülüğü altına giriyor, gizli maddeyle de Rusya’nın düşmanlarına Çanakkale Boğazı’nı kapatmayı taahhüt ediyordu. Karadeniz böylece Britanya donanmasına kapandı. 1841 Londra Sözleşmesi bu kilidi açmadı, yalnız çok taraflı hâle getirdi: Barış zamanı Boğazlar bütün yabancı savaş gemilerine kapatılıyordu. Palmerston bunu bir zafer diye savundu, çünkü Rusya’nın tek başına kopardığı imtiyaz beş devletin ortak taahhüdüne dönüşmüştü. Anstey ise kilidin tek yanlı işlediğini söylüyordu: Britanya donanması Karadeniz’e giremezken Rusya zaten kendi kıyısındaydı. Çerkesya’da, bir İngiliz gemisinin Rus ablukasını delme girişimi Rusya donanmasınca engellendiğinde Londra meseleyi savaş sebebi olarak görmemişti. İran’ın Rusya desteğiyle Herat’ı kuşatması ise Britanya’nın Orta Asya’daki geri çekilişinin son halkasıydı. Anstey’in mantığı yalındı: Britanya’nın Rusya’yı durdurabileceği her eşikte, Palmerston bunu yapmamıştı; bu kadar yinelenen bir eylemsizlik tesadüf olamazdı. Suçlamanın özü, bir devlet adamının başka bir devletle kurduğu yakınlığın ihanet sayılmasıydı; yani Anstey dostlukların ve düşmanlıkların sabit, ahlaki ve kalıcı olduğu varsayımından hareket ediyordu.
O akşam kürsüde Russell hükümetinin Dışişleri Bakanı Lord Palmerston (Henry John Temple) vardı. Kırk maddeyi tek tek ele alan ve saatler süren bir savunma yaptı. Savunmanın tonu baştan belliydi: Kendisine yüklenen kırk maddelik suçlamayı, abartarak gülünçleştirme yoluna gitti. Anstey’in bütün iddiasını tek cümlede özetledi: Beni, Britanya’yı Rusya’nın ayaklarına kapanmış durumuna düşürmekle itham ediyorsunuz. Konuşmanın sonuna doğru da, kendisini bu ihanet suçlamasından kurtaracak formülü kurdu: İngiltere’nin ebedi müttefikleri de ebedi düşmanları da yoktur; ebedi ve daimi olan çıkarlarıdır, o çıkarların peşinden gitmek de görevidir.[1]
Cümlenin doğduğu yer, hiç de tesadüfi değildi. Bugün soyut bir uluslararası ilişkiler ilkesi diye dolaşıma sokulan bu formül, Osmanlı-Rus hesaplaşmasının ortasında, bir bakanın kendi Rusya siyasetini aklama ihtiyacından doğmuştu. Palmerston’un söylediği, esasen şuydu: Bana Rusya’yla neden anlaştığımı sormayın, çıkar neyi gerektiriyorsa onu yaptım. Formül bir ilke değil, bir savunma stratejisiydi; teorik bir keşif değil, bir sorumluluktan sıyrılma biçimiydi. Sonraki bir buçuk yüzyıl boyunca akademik bir yasa muamelesi görecek olan cümlenin arkasında, kürsüde sıkıştırılmış bir bakanın kendini kurtarma refleksi vardır.
Gelgelelim, bu cümle söylendiği salonu çok aştı. Söylendiği tarihsel andan, yani Britanya’nın dünya pazarındaki tartışmasız üstünlüğünden koparıldı; liberal akademya, uluslararası hukuk kürsüleri ve gazete başyazıları marifetiyle bir yerçekimi yasası mertebesine yükseltildi.
Realist, neorealist ve neoliberal kuramların uluslararası siyasetin merkezine yerleştirdiği “devlet çıkarı” — hikmet-i hükûmet — kavramı, devleti sınıflar üstü, toplumun bütün katmanlarını eşit ölçüde temsil eden yekpare bir özne olarak kabul eder. Bu kabul tarafsız bir öncül değildir. Devleti hakem, ulusu da bu yapının homojen parçası gibi sunan dogmayla, “ulusal çıkar” kılıfı altında hâkim sermaye sınıfının menfaatlerinin gereği yapılır. Palmerston’un kürsüden savunduğu çıkar, Lancashire’daki dokuma tezgâhlarında ter döken kadınların ya da Galler’deki maden ocaklarında kazma sallayan işçilerin çıkarı değildi; on dokuzuncu yüzyıl Britanya sanayi ve finans sermayesinin pazar hegemonyasını koruma, sömürgeleri elde tutma ve birikimi kesintisiz olarak sürdürme ihtiyacıydı.
Burada baştan bir ayrım yapmak gerekiyor. “Ebedi çıkar” bizim terimimiz değildir. Palmerston’undur, onu benimseyenlerindir, o düsturu bir doğa yasası gibi devralan liberal geleneğindir. Tarihsel materyalist bakış açısından ebedi hiçbir şey yoktur. Devletler ebedi değildir: Belirli bir üretim tarzının, belirli bir mülkiyet düzeninin ürünüdürler, o düzenle birlikte doğar ve o düzenle birlikte tarihe karışırlar. Sınıflar da ebedi değildir. Sınıf tarihsel bir kategoridir; tarihsel olan ise zamanla sınırlı olandır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ortadan kalktığında sınıflar da ortadan kalkacaktır. Ebedi olmayanın ebedi çıkarı da olamaz.
Bu nedenle yazı boyunca burjuvazinin çıkarları için “uzun vadeli” denecektir. Fark üslup meselesi değildir. Palmerston’un formülü bir sonsuzluk iddiası taşır; sermayenin egemenliğini zamanın dışına çıkarır, tarihin ötesine yerleştirir. Sınıfın çıkarını “uzun vadeli” saymak ise onu tam olarak bulunduğu yere, yani tarihin içine geri koyar. Britanya burjuvazisinin 1848’deki çıkarı gerçekti; kalıcı değildi. Bir yüzyıl içinde imparatorluk dağıldı, sterlin tahtından indi, dünya pazarındaki üstünlük başkasının eline geçti. Ebediyet iddiası, çürüyen bir egemenliğin kendi çürümesini inkâr etme biçimidir.
Bu yazının amacı, liberal aydınlar eliyle değişmez bir devlet aklıymış gibi sunulan tezin tarihsel ve sınıfsal tutarsızlığını göstermek, uluslararası ilişkilerdeki ittifakların ve çatışmaların özünde uluslararası boyut kazanmış bir sınıf savaşı olduğunu somut olgularla ortaya koymaktır.
I. DEVLETİN SINIFSAL NİTELİĞİ VE “ULUSAL ÇIKAR” İLLÜZYONU
Uluslararası ilişkiler literatüründe ve kitle iletişim araçlarında durmadan dolaşıma sokulan “ulusal çıkar” kavramı, egemen sınıfın kendi çıkarını mülksüzleştirilmiş kitlelerin genel çıkarıymış gibi sunabilme yeteneğine dayanır. Marksist devlet kuramının son derece yalın olarak gösterdiği üzere devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünüdür; egemen sınıfın tahakkümünü ve mülkiyet düzenini koruma aracıdır.[2] Bir devletin dış politikada izlediği çıkar, o devlete ve üretim araçlarına hâkim olan burjuva kliklerinin, finans kapitalin birikim rejimi ihtiyaçlarıyla biçimlenir.
Sermayenin genleşme, yeni pazar bulma, ucuz hammadde alanlarını kapatma, kâr oranlarının düşme eğilimine karşı koyma ihtiyacı dış politikadaki adımları belirleyen ana dinamiktir. Bir devletin bir başkasıyla ittifak kurması, gizli anlaşma imzalaması ya da bir gecede savaş ilan etmesi soyut bir devlet aklıyla açıklanamaz. Aksi bir okuma bizi absürt bir sonuca götürür. Cepheye sürülen, siperde ölen, bombardımanda evi yıkılan, sıkıyönetim altında karın tokluğuna çalıştırılan işçi sınıfı ile aynı savaşta askeri ihalelerle kârını katlayan, borsa spekülasyonuyla servetine servet katan sanayi ve finans burjuvazisinin ortak bir “ulusal çıkar” etrafında kenetlendiğini iddia etmek, sınıfsal gerçekliği tümden reddetmektir.
Savaş üretimi, militarizm ve silahlanma yarışları ulusal güvenlik söylemiyle meşrulaştırılır. Burjuvazi için bunlar sermayenin yeniden üretimi ve muazzam bir kâr kapısıdır. İşçi sınıfı içinse aynı süreç yalnız cephede ölüm değildir; fabrikada güvencesizlik, askıya alınan grev hakkı, uzatılan iş günü, düşürülen ücrettir. Vatan müdafaası retoriği, sınıfsal talepleri bastırmanın ve emekçileri kendi sömürücüsünün kâr emeline seferber etmenin en eski aracıdır. (Farklı bir nitelik taşıyan haklı savaşlar aşağıda ele alınacaktır.)
II. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE GEÇİCİ İTTİFAKLARIN ARDINDAKİ SINIFSAL HAKİKAT
Liberal tarih yazımının büyük efsanelerinden biri, İkinci Dünya Savaşı sırasında kurulan Müttefikler Blokunu — Amerika Birleşik Devletleri, Britanya, Sovyetler Birliği — faşizme karşı hür dünyanın ortak çıkar uzlaşısı olarak resmetmesidir. Bu anlatıya göre tehdit karşısında sınıfsal ve ideolojik farklılıklar bir kenara bırakılmış, devletler çıkarları doğrultusunda geçici olarak bir araya gelmiştir. Oysa arşivler başka bir şey söylüyor. Anglo-Amerikan emperyalizminin tutumu hiçbir dönemde ilkesel bir anti-faşizme dayanmadı; baştan sona sosyalizmi tasfiye etme hesabı üzerine kuruldu.
1. Münih ve Sovyetler Birliği’ni Yalıtlama Stratejisi
1930’lar boyunca Britanya ve Fransa burjuvazisi yükselen Nazi Almanyası’nı bir tehditten çok, doğuda büyüyen ve kapitalizm için varoluşsal bir tehlike oluşturan Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılabilecek bir koçbaşı olarak değerlendirdi.
1938 eylülünde imzalanan Münih Antlaşması bu stratejinin en yalın tezahürüdür. Britanya Başbakanı Neville Chamberlain ile Fransız Başbakanı Édouard Daladier, Çekoslovakya’nın egemenliğini ve Südet bölgesini Hitler’e altın tepside sunarken bunu yatıştırma politikasının gereği diye ambalajladılar.[3] Asıl hesap Nazi savaş makinesini Sovyet sınırlarına yöneltmekti. Sovyetler Birliği’nin 1930’lar boyunca ileri sürdüğü kolektif güvenlik önerileri, ortak anti-Hitler paktı teklifleri kasten oyalandı, sonunda reddedildi. Zaten Ağustos 1939’da Moskova’ya gönderilen Britanya ve Fransa askeri heyetlerinin anlaşma imzalama yetkisi bile yoktu.[4] Batı burjuvazisi için Hitler Almanyası pazarlarda ne kadar rakip olursa olsun, üretim araçlarının kamulaştırıldığı bir işçi devletinin varlığı yanında ikincil bir sorundu.
2. İkinci Cephenin Kasıtlı Olarak Geciktirilmesi
Hitler’in kontrolden çıkıp önce Batı Avrupa’yı işgal etmesi, ardından 22 Haziran 1941’de Barbarossa Harekâtı ile Sovyetler Birliği’ne saldırması üzerine kurulan zorunlu ittifak bile, arka planda örtülü bir sınıf savaşının yürüdüğü girişimlere sahne oldu.
Kızıl Ordu ve Sovyet halkı 1941 ile 1943 arasında Nazi ordularının ana gövdesini tek başına göğüsledi, milyonlarca kayıp verdi, Stalingrad’da tarihin en kanlı direnişini sergiledi. Britanya ile Amerika Birleşik Devletleri ise Fransa üzerinden açılması gereken İkinci Cephe’yi yıllarca erteledi. Molotov’un Londra ve Washington görüşmelerinin ardından Haziran 1942’de yayımlanan ortak bildiride cephenin o yıl içinde açılması “acil görev” olarak ilan edilmişti.[5] Ama çıkarma tâ Haziran 1944’te yapıldı. Ertelemenin ardındaki hesap askeri değil, sınıfsaldı: Kızıl Ordu ile Wehrmacht’ın Doğu Cephesi’nde birbirini tüketmesi, Sovyetler Birliği’nin ya hezimete uğraması ya da savaş sonrası Avrupa siyasetine müdahale edemeyecek kadar ağır bir yıkıma uğraması bekleniyordu. Batı burjuvazisi Normandiya’ya, Kızıl Ordu’nun Berlin’e doğru önlenemez yürüyüşünü görüp telaşa kapıldıktan sonra çıktı.
3. Savaş Bitmeden Başlayan Soğuk Savaş: Operation Unthinkable
1945’in ilkyazı, Nazi Almanyası henüz teslim olmamışken, müttefiklik kılıfı altındaki sınıfsal kini çıplaklığıyla ifşa eden gizli belgelerin hazırlandığı bir zaman kesiti oldu. Winston Churchill, Britanya Savaş Kabinesi Müşterek Planlama Kurmay Heyeti’ne talimat vererek Sovyetler Birliği’ne karşı derhal uygulanabilecek bir saldırı planı hazırlanmasını emretti.
Tarihe “Operation Unthinkable” adıyla geçen plan 22 Mayıs 1945 tarihini taşır. Çatışmaların başlama günü olarak 1 Temmuz 1945 öngörülmüştü; yani Avrupa’da savaşın bitmesinin üzerinden iki ay sonrası… Plan, Britanya ve Amerikan kuvvetlerinin, teslim olmuş Alman ordusunun on kadar tümenini yeniden silahlandırıp saflarına katarak Doğu Avrupa’daki Sovyet mevzilerine saldırmasını öngörüyordu. Belgede ifade edilen amaç, Amerika Birleşik Devletleri ile Britanya İmparatorluğu’nun iradesini Rusya’ya kabul ettirmekti.[6] Genelkurmay Başkanları, Sovyet kuvvetlerinin konvansiyonel üstünlüğü ve savaş yeteneği karşısında girişimin başarı şansı bulunmadığı yönünde rapor verince plan rafa kaldırıldı. Ne var ki, kâğıt üzerinde kalması onu önemsizleştirmez. Çünkü devletler arası “dostluk” söyleminin, işçi devletine karşı beslenen sınıfsal husumet karşısında ne kadar ince bir zar olduğunu gösteren en somut belgedir.
4. Hiroşima ve Nagasaki: Sovyetler Birliği’ne Verilen Kanlı Gözdağı
6 ve 9 Ağustos 1945’te Hiroşima ile Nagasaki’de patlayan atom bombaları, resmî anlatının iddia ettiği gibi savaşı çabuk bitirmek ve Amerikan askerlerinin hayatını kurtarmak için atılmadı. Japonya zaten deniz ablukası altındaydı, hammadde kaynakları kesilmişti, teslim olmanın eşiğindeydi. Amerikan istihbaratı bunu biliyordu. Amerika Birleşik Devletleri Stratejik Bombardıman Araştırması’nın 1945 sonrası raporu, bombalar atılmasaydı ve kara harekâtı hiç yapılmasaydı bile Japonya’nın 1945 sonundan önce teslim olacağı sonucuna varmıştır.[7] Dönemin en üst düzey askeri yetkilileri arasında da bu görüş paylaşılıyordu.[8]
Kronolojiyi doğru kurmak şarttır. Bomba 6 Ağustos’ta atıldı; Sovyet taarruzu 8 Ağustos gecesi, Mançurya’daki Japon Guandong Ordusu’na karşı başladı. Yani bombardıman Sovyet girişini önceleyen bir hamledir, onu izleyen bir tepki değil. Washington bu takvimi çok önceden biliyordu: Şubat 1945’te Yalta’da Sovyetler Birliği, Almanya’nın teslim olmasından üç ay sonra Japonya’ya karşı savaşa girmeyi taahhüt etmişti. Almanya 8 Mayıs’ta teslim oldu; bu da Sovyet girişini ağustos başına denk getiriyordu. Truman, Potsdam’daki günlüğüne Sovyet girişinin Japonya’nın sonu anlamına geleceğini not edecek kadar farkındaydı bunun.[9]
Bomba iki hedefi birden vurdu. Japonya’nın Sovyetler tarafından işgalini, dolayısıyla Asya’da sosyalizmin yayılmasını engellemek birincisiydi. İkincisi, elde bulunan kitle imha gücünü ve kullanma iradesini Moskova’ya fiilen göstermek, böylece kurulacak dünya düzeninde masaya bu güçle oturmaktı. Hiroşima ve Nagasaki’de anında ve sonrasında radyasyonla katledilen yüz binlerce Japon emekçisi, Soğuk Savaş’ın ilk kurbanlarıdır. Bomba Japon militarizmine değil, Sovyetler Birliği’ne atılmıştır.
III. EMPERYALİZM ÇAĞI VE ULUSLARARASI SINIF SAVAŞI
Lenin’in 1916’da kaleme aldığı Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Palmerstoncu devlet çıkarı safsatasını kökünden sarsan bir çerçeve sunar. Emperyalizm, tekil yöneticilerin fatihlik hırsı ya da yanlış diplomasi tercihi değildir; serbest rekabetçi kapitalizmin gelişim süreci içinde finans kapitalin hegemonyasına, tekelci yapılara ve sermaye ihracına dayanan nesnel bir aşamadır.[10]
1. Metropol Sömürüsü ve İç Çelişkilerin Yumuşatılması
Emperyalist piramidin tepesindeki merkez ülkeler, tekelci sermaye ve finans mekanizmaları aracılığıyla çevre ülkelerin kaynaklarını, sermayesini ve ucuz işgücünü yağmalayarak süper kâr elde eder. Bu kârın bir bölümü stratejik bir amaçla kullanılır: Kendi ülkelerindeki sınıf çelişkilerini, toplumsal gerilimleri, etnik ve mezhepsel fay hatlarını yumuşatmak.
İsviçre’nin, Belçika’nın, Hollanda’nın ya da İskandinav ülkelerinin yüksek yaşam standartları, gelişmiş sosyal güvenlik ağları, görece uzlaşmacı iç siyasal iklimi o ülke burjuvazilerinin erdemiyle, köklü demokratik gelenekleriyle ya da akılcı devlet yönetimiyle açıklanamaz. Bu refahın gerisinde Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının iliklerine kadar sömürülmesi vardır. Metropol burjuvazisi, küresel yağmadan aktardığı kırıntılarla kendi işçi sınıfının üst katmanını satın alır. Lenin’in kavramlaştırmasıyla bir işçi aristokrasisi yaratılır.[11] Bu katman kendi kısa vadeli çıkarını emperyalist burjuvazinin yağmasıyla özdeşleştirir; devrimci dinamiğin önü böylece kesilir.
2. Çevre Ülkelerde Biriken Çelişkiler
Sömürünün doğrudan hedefi olan coğrafyalarda ise süreç tersine işler. Bu ülkelerin yerel burjuvazisi bağımsız bir sanayileşme dinamiğinden yoksundur, emperyalizme göbekten bağlı komprador bir nitelik taşır. Dışarıya devasa servet transfer edildiği için ve kendisi de tekelci fiyatlandırmanın cenderesinde olduğu için, halkına aktarabileceği bir süper kâr payı yoktur. Sınıfsal huzursuzluğu, etnik ve dinsel gerilimi sosyal reformla ya da yüksek ücretle yatıştırmak imkânsızdır. Sonuç bellidir: En çıplak diktatörlükler, askeri cuntalar, mezhep boğazlaşmaları. Orta Doğu’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da bitmek bilmeyen iç savaşlar o halkların geri kalmışlığının değil, emperyalist sömürü sisteminin doğrudan sonucudur.
3. Haklı ve Haksız Savaş Ayrımı
Bu perspektiften bakıldığında uluslararası ilişkiler sahnesi, hukuk önünde eşit devletlerin arenası olmadığı açıklıkla görülmektedir. Tek tek ülkeler ölçeğinde yürüyen sınıf savaşı emperyalizm çağında uluslararası alana taşınmış, ezen uluslar ile ezilen uluslar arasındaki küresel hesaplaşmaya dönüşmüştür.
Bu hesaplaşmada askeri çatışmaların meşruiyeti sorunu, liberal pasifizmin kaba barış söylemiyle ya da burjuva hukukunun soyut ilkeleriyle çözülemez. Sık sık tekrarlandığı gibi, savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır. Öyleyse bir savaşı meşru kılan şey silahların patlaması değil, hangi siyasetin ve hangi sınıfın çıkarının gereği olarak ateşlenmesidir. Lenin’in Sosyalizm ve Savaş’ta yaptığı ayrım kesindir.[12]
Emperyalist blokların pazarları yeniden paylaşmak, sömürgeleri elde tutmak, finans kapitalin hâkimiyetini genişletmek ve kendi iç çelişkilerini dışarıya ihraç etmek için yürüttüğü bütün savaşlar haksız savaştır. Vatan savunması, demokrasi götürme ya da ulusal çıkar ambalajı bu niteliği değiştirmez. Savaş ancak haklı olduğunda meşrudur. Meşruiyet, ezilen halkların emperyalist güçlere karşı yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşlarında, sömürgeciliğe karşı verilen bağımsızlık mücadelelerinde, işçi sınıfının burjuva tahakkümünü yıkmak için yürüttüğü devrimci mücadelede yatar. Ezenin ezene karşı pazar kavgası gayrimeşrudur; ezilenin ezene karşı kurtuluş kavgası meşrudur. Uluslararası alandaki gerçek sınır devlet sınırları değil, bu sınıfsal çizgidir.
Palmerston’un cümlesi bir betimleme değil, bir örtüdür. On dokuzuncu yüzyıl Britanya emperyalizminin hegemonya emellerini devletin doğasına özgü bir zorunluluk gibi göstermeye yarar; bugün liberal aydınlar, akademisyenler ve medya organları eliyle tartışılmaz bir dogma diye sunulmaya devam eder. Örtünün altında burjuvazinin kendi dar çıkarını topluma “ulusal çıkar” diye dayatma ve kendi geçici egemenliğini evrenselleştirme çabası vardır.
Dış politikayı biçimlendiren şey soyut bir devlet aklı değildir. Egemen sınıfın birikim rejimini sürdürme, kâr oranlarını koruma ihtiyacıdır. Kriz ve savaş dönemlerinde burjuvazi kârını katlarken bedeli emekçiler öder; halkın çocukları cephede ölürken fabrikada iş güvencesi kaldırılır, iş günü uzatılır, askeri harcamalar üzerinden servet birikir. Uluslararası ittifaklar konjonktüreldir, sınıfsal husumet ise kalıcıdır: İkinci Dünya Savaşı’nda Batılı emperyalist devletlerin Sovyetler Birliği ile kurduğu ittifak bir çıkar uzlaşısı değil, faşizm karşısındaki çaresizliğin ürünüydü. Savaş bitmeden hazırlanan Operation Unthinkable planı ile Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan bombalar, kapitalist sistemin işçi devletine duyduğu husumetin kanlı belgeleridir. Metropoldeki göreceli toplumsal barış, çevre halklarının sömürülmesinden aktarılan süper kârla satın alınmıştır. Emperyalistlerin pazar kapışması gayrimeşrudur, ezilen ulusların ve işçi sınıfının direnişi meşrudur.
Geriye başlangıçtaki ayrım kalıyor. Devletlerin ebedi çıkarı yoktur, çünkü devletler ebedi değildir. Sınıfların da ebedi çıkarı yoktur, çünkü sınıflar da ebedi değildir. Burjuvazinin uzun vadeli çıkarları vardır, o kadar; uzun vade ise sonsuzluk demek değil, tarihin verdiği süre demektir. Palmerston’un “ebedi” dediği çıkarların taşıyıcısı olan imparatorluk bir yüzyıl içinde dağıldı. Sonsuzluk iddiası her zaman geçici olanın kendi geçiciliğini gizleme çabasıdır.
Uluslararası ilişkileri kavramanın yolu diplomatik masalardaki söylemlerden ya da burjuva medyasının propagandasından değil, o devletlerin iktidar yapısının gerisindeki mülkiyet ilişkilerinden, üretim tarzından ve yürüyen sınıf savaşından geçer. Halkların gerçek kardeşliği ve kalıcı bir dünya barışı burjuva devletlerin sahte ebediyet iddiaları üzerinden kurulmayacaktır. Ezilen ulusların anti-emperyalist mücadelesiyle ve uluslararası işçi sınıfının devrimci dayanışmasıyla kurulacaktır.
[1] Hansard, House of Commons Debates, 3. seri, c. 97, sütun 66-123, 1 Mart 1848; görüşmenin başlığı “Treaty of Adrianople — Charges Against Viscount Palmerston”, yani “Edirne Antlaşması — Viscount Palmerston Hakkındaki Suçlamalar”dır. Konuşma, Youghal milletvekili Thomas Anstey’in 23 Şubat’ta başlayıp beş saat süren ve kırk maddelik bir suçlama listesine dayanan önergesine verilen yanıttır; ünlü cümle konuşmanın sonlarında geçer. Palmerston o tarihte başbakan değil, Lord John Russell hükümetinin dışişleri bakanıdır; başbakanlığı 1855’te başlayacaktır.
[2] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, IX. bölüm; V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, I. bölüm.
[3] Münih Antlaşması, 29-30 Eylül 1938.
[4] Britanya ve Fransa askeri heyetlerinin Moskova görüşmeleri, 12-21 Ağustos 1939.
[5] Beyaz Saray basın bildirisi, 11 Haziran 1942, Department of State Bulletin, 13 Haziran 1942, s. 531; Anglo-Sovyet ortak bildirisi, 12 Haziran 1942. Her iki metin de ikinci cephenin 1942’de kurulması yolundaki acil görev konusunda tam mutabakata varıldığını kaydeder. Genelkurmay Başkanı Marshall taslaktaki “1942” ibaresine itiraz etmiş, Roosevelt ibarenin kalmasında ısrar etmiştir; Churchill ise Molotov’a Londra’da verdiği ayrı bir muhtıra ile kesin taahhütte bulunulamayacağını bildirmiştir. Stalin, 13 Ağustos 1942 tarihli muhtırasında 12 Haziran bildirisine doğrudan atıf yaparak Sovyet komutanlığının yaz ve sonbahar harekât planını bu mutabakata göre kurduğunu hatırlatacaktır.
[6] “Operation ‘Unthinkable’: Report by the Joint Planning Staff”, 22 Mayıs 1945, The National Archives (Kew), CAB 120/691.
[7] United States Strategic Bombing Survey, Summary Report (Pacific War), Washington, 1946.
[8] William D. Leahy, I Was There: The Personal Story of the Chief of Staff to Presidents Roosevelt and Truman, New York: Whittlesey House / McGraw-Hill, 1950; Dwight D. Eisenhower, The White House Years: Mandate for Change, 1953-1956, Garden City, NY: Doubleday, 1963.
[9]Yalta Konferansı, Sovyetler Birliği’nin Uzak Doğu’ya ilişkin anlaşması, 11 Şubat 1945; Truman’ın Potsdam günlüğü, 17 Temmuz 1945.
[10] V. İ. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, 1916 (ilk basım 1917).
[11] Kavramın ilk izleri Engels’in Britanya işçi sınıfı üzerine mektuplarındadır; Lenin bunu emperyalizm kuramının içine yerleştirmiştir. Bkz. Emperyalizm, VIII. bölüm ve Fransızca-Almanca baskılara önsöz.
[12] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, 1915, I. bölüm.