May 30, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

Avrupa’yı çatışmaya sürükleyen enerji: Fırtına, iklimin doğasında var

Avrupa’yı çatışmaya sürükleyen enerji: Fırtına, iklimin doğasında var

CEMİL FUAT HENDEK

“Halkların kardeşliği” ifadesinin herhangi bir maddi temeli olmadığını bilmek gerekir. O, sadece işçi sınıfının enternasyonalist karakterinde dayanak bulan bir “umut formülü”dür. Halklar kardeş olmadığı gibi, sosyalist devrimini bulamayan coğrafyalarda çıkar gruplarının kışkırtısıyla er veya geç birbirlerini boğazlamaya da mahkûmdurlar.

Avrupa Birliği’nde neler oluyor? Hep birarada pek çok şey! Eh, bu da normal sayılmalı. Dünyamızda eski düzenin duvarları çatırdarken Avrupa Birliği’nin dimdik ayakta kalacağını beklemek herhalde saflık ötesi bir şey olurdu.

Şimdi telaşlı bir arayış dönemindeyiz. Büyük sermayenin iktidarları demokrasi kostümünden sıyrılıp, baskıcı rejimlerin zırhını kuşanıyor. Güç odakları tekrar kendileri gibi olmaya başlıyor.

KENDİSİ GİBİ OLMAK DEYİNCE?                                                   

En başta Almanya… Özüne dönüyor! Almanya’nın özüne dönmesi, kendisiyle birlikte onu izleyen komşularının da militaristleşmesi, silahlanması demektir. Bu da toplumun sıkı bir disiplin altına alınmasını, yani baskıcı bir rejimin yerleştirilmesini zorunlu kılar. Sadece baskı yetmez. Toplumun tümden boyun eğmesi için, bir biçimde bu değişime ikna edilmesi de gerekir. Toplumların ikna olması içinse, içte ve dışta düşmanlar belletilmesine, onlardan kendi varlığını tehdit eden tehlikeler geleceğine inandırılmasına bağlıdır. Kıta çapında tüm ülkelere yayılan böylesi bir gelişme aradaki ilişkileri germeden olur mu? Tarihteki örneklerden biliyoruz: Bu gerilimin, en sonunda fiilen geniş çaplı bir silahlı çatışmaya dönüşmesi de kaçınılmazdır.

Bu hava içinde, iki eğilimin çatışması Avrupa’da siyasete ve diplomasiye damgasını vuruyor: Bu yeni “trendi” zorlayanlarla, alışılmış sömürü ve yağma düzenini ve onu ayakta tutan hiyerarşik yapıyı sürdürme yanlıları. Eski düzeni sürdürme yanlılarının pek şansı kalmış görünmüyor. Çünkü bu alandaki çözümde asıl söz sahibi olabilecekler Avrupa sınırlarının çok ötesinde. Bir yanda bu sarsıntıda hırçınlaşan ABD emperyalizminin, öte yanda yavaş yavaş doğrularak kendisini göstermeye başlayan Çin Halk Cumhuriyeti’nin ne diyeceği, nasıl diyeceği, emperyal hiyerarşinin nasıl formatlanacağı şu sıralarda yanıtını arayan sorular silsilesinin ardında saklı.

HER DURUMDA AVRUPA BİRLİĞİ    

Fakat çözüm ne olursa olsun, “Avrupa’nın Birliği”nde ayak direyenlerin başında tabii ki, Almanya geliyor. Aslına bakılırsa 2. Dünya Savaşı öncesinden günümüze dek uzanan bir “Avrupa Konsepti” söz konusu. Hayır, hemen Hitler’in adını anmaya kalkışmayın. Konsepte asıl son şeklini veren yaratıcıların adresini merak edenler İtalya’ya bakmalıdır. Çoğu insanın sandığının aksine, faşizmin teorik temellerini atan “Mein Kampf” (Kavgam) yazarı Hitler değil, Kara Gömleklilerin iktidara getirilmesi sürecinde düşünürü, tarihçisi, yazarı ve şairiyle kaleme sarılıp, faşizme teorik temeller yaratmaya soyunan İtalyan entelejansiyasıdır! Köşeden bucaktan derleme felsefi temelleri, siyasi hedef ve sloganları onlara borçluyuz. Roma İmparatorluğu’nun torunu entelejansiya bu arada tabii ki, bir de “Avrupa konsepti” yaratmaktan kaçamazdı. Tarihçi Ernesto Sestan uyarıyordu: “Kendi sınırları içine hapsolmuş, sadece kendi kaynaklarıyla geçinmeye mahkum edilmiş, nefes borusu tıkanmış bir Avrupa ‘dünyanın hükümdarı olarak’ çökmek ve tarihe karışmaktan kurtulamazdı. Sadece gelişmekte olan genç uluslar kendilerine ‘güneşte bir yer’ talebiyle uluslar arasında yeni ve eşit iktidar dengesi oluşturabilirlerdi.”

Bu doğrultudaki önerilerden, örneğin bir başka faşist yazar Carlo Curcio’nin konseptine göre “Emperyalist İmparatorluk”un antik imparatorluklardan bir farkı vardı: Burada ülkelerin işgal edilerek, devletlerin yıkılarak tek bir devlet yapısı altında birleştirilmesi öngörülmüyordu. Hayır, bu konsept ülkelerin varlıklarının devamını, ancak belli bir hiyerarşik yapı içinde yer almalarını öneriyordu. Faşistlere göre bu hiyerarşi aynı zamanda düzen ve otorite anlamına gelmeli, silahlı birlik de sağlanmalıydı. (Çağrışım yapıyor mu acaba?)

Ne var ki, İtalya’nın savaşlardaki başarısızlığı bu hedefi gerçekleştirebilecek bir güç olmadığını gösterdi. Görevi arkadan gelip her alanda onu fersah fersah geride bırakan Alman faşizmi devraldı. Her iki ülke arasındaki “faşist kan kardeşliği”nin aynı zamanda çok sessiz bir gerilim hattı üstünde oturduğunu bilmek gerekir. Bu hattı yaratan, söz konusu hiyerarşinin zirvesine dikilmiş gözlerdi. Diğer Batılı emperyalistler Hitler’in komünizmi yerle bir etmek üzere Sovyetler Birliği’ne saldıracağını umarak ellerini ovuştururken bir gün apışıp kaldılar. Nazi orduları Belçika, Hollanda üzerinden Paris’te soluklanıverdi. Hitler Fransa’nın başkentinde zafer yürüyüşünü yaparken, hiyerarşinin zirvesindeki yerini dünyaya sergiliyordu. Altını çizerek yazalım: Bugünkü konsept aynı konsepttir!

ORTALIK TOZ DUMAN

Dünya çapındaki sarsıntı her an Avrupa’da da zelzeleye dönüşebilir. ABD ile ilişkilerin gerilmesi, doğal olarak içerideki Atlantikçi ve ABD’ye bağımlılığı azaltmaktan yana olan çevreler arasında da gerilimi artırıyor. Fakat sadece bundan ibaret değil. Finans sermayenin bir ayağı kumarhaneye dönmüş borsalarda olan kanatlarına karşı sanayi çevreleri… Globalizmi sürdürme yanlılarına karşı ulusal sınırlara dönme taraftarları… Tekeller arasında farklı eğilimler…

İşin ilginci, bunları eskiden olduğu gibi liberaller, milliyetçiler, faşistler gibi kategorilere ayırarak çekmecelere yerleştirmek de olanaksızlaştı. Tümü karmakarışık olarak her yerde… Örneğin çoğunluğun faşist damgası vurmaya heveslendiği AfD (Almanya için Alternatif) Rusya ile savaşa karşı. Enerji alanında işbirliği öngörüyor. “Faşist olduğu için” AfD’ye karşı duvar örme iddiasındaki Hıristiyan Demokrat Parti’li başbakana gelince… Beyimiz, kemikleri Belçika’dan Ukrayna’ya getirilen bir faşistin Kiev’deki cenaze törenine katılıp övgüler düzüyor. Nazilerin Çekoslovakya’yı işgal ve katliamlarına topluca destek olduğu bilinen Südet Almanlarının ilk kez Çek Cumhuriyeti’inde düzenledikleri ulusal kutlamada bir de ne görelim? Bavyera Başbakanı CSU’lu Markus Söder ve Federal İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt el ele orada yerlerini almışlar.

Öte yanda herkesin sol bildiği Yeşiller geçen hükümet döneminden beridir savaş çığırtkanlığı yaparken, hükümet ortağı sosyal demokratlardan seçilmiş Savaş Bakanı ülkeyi nasıl daha hızla militaristleştirip “savaşma yeteneği sahibi” yapabilirim diye kafa patlatıyor. Fransa’da başkan olma olasılığı yükselen, bolca faşist molekül içeren parti Rassemblement National (Milli Birlik) üyesi Jordan Bardella aslında kendi ideolojik ikizi olduğunu düşünebileceğimiz AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e ateş püskürüyor, derhal azledilmesini istiyor. Kısacası ortalık toz duman ve bu durum sadece Almanya’ya has değil. Tüm Avrupayı kapsayan bir karmaşa söz konusu.

KONUMDAN VAZGEÇMEK ZOR

Dedik ya, temeller çatlıyor, duvarlar çöküyor. Bu arada Almanya’nın konumu da zora giriyor. Kısa bir süre sonra AB’deki konumunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Biliyoruz: Almanya, AB’nin kuruluşuyla birlikte, onca yıl ortak kasaya milyarlar döker gibi yaparak birliğin asıl kaymağını yemeye alıştı… Bu kaymaktan, Amiral Gemisi konumundan, güney ve doğudaki üyelere hükmetmekten vazgeçmek hiç de kolay olmayacak.

Fakat şimdi aynı konuma oynayan başkaca rakipler, daha doğrusu bir rakip var: Fransa… Birleşik Krallık, kendisini çoktan ayırdı. Kendi başını bağlama eğiliminde olan başkaları da var: İtalya ve İspanya… Almanya’nın geleneksel olarak “kendi arka bahçesi” kabul ettiği Doğu Avrupa’da da şu sıralarda kimin ne tarafa kaykılacağını öngörmek hayli zor. Daha doğrusu, zarların yeniden ve yeniden atılacağı bu dönemde kimlerin kimlerle yan yana geleceğini bilme iddiasında olanların hiçbir şey bilmediklerini söyleyebiliriz.

FIRTINA, İKLİMİN DOĞASINDA VAR

Fırtına kaçınılmaz. Çünkü bu düzen sürdükçe çıkar çatışmalarının çözümsüz çelişkilere dönüşmesi de kaçınılmaz. Sadece iki örnek verip geçelim. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve Fransa arasında pek eskilere dayanan ve sürekli körüklenen düşmanlığı aşmak üzere bir dizi önleme imza atıldı. Ortak toplumsal, kültürel çalışmalar yapıldı. Bu arada karşılıklı yatırımların yanı sıra dev sanayi projeleri de başlatıldı. Bunlardan en başlıcası İspanya’nın da katıldığı Airbus projesiydi. (Merkezi Hollanda’da Leiden’dedir.) Zar zor, çoğu dışa yansıtılmayan çekişmeler ve çatışmalarla, ardı ardına dizilen rezaletlerle bugüne dek yürütülebildi.

Derken buna son yılların militaristleşme eğilimine paralel iki dev ortak proje daha eklendi: Birincisi, İspanya’nın da küçük ortak olarak katıldığı bir savaş uçağı projesiydi: Future Combat Air System… Avrupa’nın en büyük, “6. nesil” pilotlu savaş uçakları yanı sıra insansız hava araçları ve dijital saldırı sistemleri üretim merkezi olacaktı. Diğeri de 2015’te iki savaş tankı ürericisi Alman  Krauss-Maffei Wegmann (KMW) ve Fransız Nexter ortaklığında kurulan KNDS tank projesiydi. (Ne kadar ilginç, bunun da merkezi Hollanda’da Amsterdam’dadır.)

Her iki proje de tökezleyip durma noktasına geldi. Neden, derseniz… Sorun ne askersel hedeflerde, ne teknikte, ya da inovasyonda. Sorun, kimin ne kadar yatırım yapacağı, o şirketlerde kimin hangi hisselere sahip olacağı, üretilen malların ihracat hakları, hangi ülkeye, ne gibi önceliklerle satılacağı, patent haklarının nasıl paylaşılacağı gibi salt maddi çıkara dayalı anlaşmazlıklar ve tabii yönetim çekişmeleri.

Böylesi çıkar anlaşmazlıkları, projeleri kötürüm etmekle kalmıyor, sonunda daha geniş alanlara yayılıyor… Sonunu yazmaya da elim varmıyor.

Görsel: Artificial Intelligence

About Author

admin

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir