June 7, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

Kavram enflasyonunun politik bedeli: Prekarya ve ötesi

Kavram enflasyonunun politik bedeli: Prekarya ve ötesi

ÖZCAN BUZE

Her yeni etiket sınıfı daha çok bölüyor. Bölündükçe güç kayboluyor. Kavram enflasyonu bittiğinde sahada örgütlü sınıf kalmıyor, tek neferler kalıyor. Ve tek neferler sermayeyi durduramıyor.

I. GİRİŞ 

Sosyal bilimlerde yeni bir kavram üretmek kolaydır. Yeterince karmaşık görünen bir sorun alınır, ona özgün bir isim verilir, birkaç akademik metin yazılır ve kavram literatüre yerleşir. Sorun şudur: Kavramın gerçekten yeni bir şeyi tanımlayıp tanımlamadığı çoğu zaman sorgulanmaz. 

Prekarya tam böyle bir kavramdır. Guy Standing başta olmak üzere bir dizi çağdaş sosyal teorisyen, güvencesiz, parçalı, süreksiz işlerde çalışan kesimi “yeni bir sınıf” olarak tanımlamak için bu terimi önerdi. Kulağa cazip geliyor. Ama yakından bakıldığında prekaryanın tanımladığı her özellik —güvencesizlik, parçalı istihdam, taşeronluk, sosyal haklardan yoksunluk— klasik Marksist proletarya kavramının zaten içindedir. Ortada yeni bir sınıf yoktur; yalnızca yeni bir etiket vardır. 

Bu makale, prekarya kavramını ve benzerlerini bu açıdan ele almaktadır. Argüman üç düzlemde ilerleyecektir: Teorik, mantıksal ve politik. Teorik olarak bu kavramların Marksist sınıf analizine hiçbir şey eklemediğini, mantıksal olarak bu yaklaşımın kendi absürdlüğüne mahkûm olduğunu ve politik olarak sınıf bilincini dağıtmanın nesnel bir işlevini gördüğünü öne süreceğiz.

II. PREKARYA NEDİR VE MARX’TA NE KARŞILIĞI VAR?

Guy Standing, 2011 tarihli The Precariat: The New Dangerous Class adlı kitabında prekarya kavramını sistematik biçimde ortaya koydu. Standing’e göre prekarya, geleneksel işçi sınıfından farklı, yeni ve özgün bir toplumsal katmandır. Bu katmanın ayırt edici özellikleri olarak şunlar sıralanır: İstihdam güvencesinin yokluğu, sosyal haklardan yoksunluk, platform çalışması, gig ekonomisi (Özgün anlamıyla müzik endüstrisinde tek seferlik konser ya da performans; buradan genişleyerek iş bulduğunda, proje bazlı, sözleşmesiz ve güvencesiz biçimde çalışmayı ifade eden bir terim haline gelmiştir — Türkçede tam karşılığı olmamakla birlikte “iş buldukça çalışma” ya da “parça iş” olarak aktarılabilir) parçalı ve süreksiz çalışma biçimleri, mesleki kimliğin çözülmesi, ücret dışı gelire bağımlılık ve geleceğe dair kronik belirsizlik. 

Bu özelliklerin listesini okuyan Marksist teoriye aşina biri şu soruyu sormak zorundadır: Bunların hangisi proletarya tanımının dışındadır? 

Marx için sınıf, öznel bir kimlik meselesi değil, nesnel bir üretim ilişkisidir. Proletarya, üretim araçlarından yoksun olduğu için emek gücünü satmak zorunda kalan sınıftır. Bu tanımın içinde güvencesizlik zaten mevcuttur, zira işçinin emek gücünden başka satacak bir şeyi yoktur ve bu emek gücünün alınıp alınmaması sermayenin kararına bağlıdır. Parçalı istihdam, taşeronluk, süreksiz çalışma biçimleri Marx’ın Kapital’inde ayrıntılı biçimde incelenir. Sosyal haklardan yoksunluk, mesleki kimliğin çözülmesi, geleceğe dair belirsizlik: Bunların tamamı sermaye ile emek arasındaki temel ilişkinin sonuçlarıdır; bu ilişkinin dışında bağımsız bir sınıf oluşturacak özellikler değildir.

Kısacası Standing’in prekarya için öne sürdüğü her kriter, proletaryanın belirli tarihsel koşullardaki görünümünü tanımlar. Ortaya çıkan tablo yeni bir sınıf değil, sınıfın yeni bir halidir. Kavramın teorik katkısı sıfırdır. Ancak yarattığı analitik hasar sıfırın çok üzerindedir.

III. MANTIĞI SONUNA GÖTÜRELIM: UYDURMA KATEGORİLER

Bir kavramın geçerliliğini test etmenin en güvenilir yollarından biri, onun mantığını tutarlı biçimde uygulamak ve nereye vardığına bakmaktır. Prekarya kavramının arkasındaki mantık şudur: Proletaryanın içindeki bir kesim, kendine özgü koşullar yaşıyorsa ayrı bir kategori oluşturmayı hak eder. 

Bu mantığı kabul edelim ve uygulayalım. 

Eşcinsel işçiler işyerinde ayrımcılığa uğruyor, ek güvencesizlik yaşıyor. O halde “homoletarya”. Çocuk işçiler hem sömürülüyor hem de eğitim haklarından yoksun bırakılıyor. O halde “pedoletarya”. Yaşlı işçiler emekliliğe zorlanıyor, iş piyasasından dışlanıyor. O halde “gerioletarya”. Mevsimlik tarım ve turizm işçileri yılın yalnızca bir bölümünde çalışabiliyor. O halde “sezonoletarya”. Uyuşturucu satıcıları kayıt dışı, güvencesiz, tehlikeli koşullarda çalışıyor. O halde “narkoletarya”. Kiralık katiller iş güvencesinden yoksun, sosyal haklara erişemeyen, kronik belirsizlik içinde yaşıyor. O halde “sidoletarya”. Haraç toplayanlar örgütlü ama gayri resmi bir ekonomik ilişki içinde. O halde “ekstortoletarya”. Umudunu piyangoya bağlamış işçiler geleceği belirsiz, kurtuluşu şansa emanet etmiş. O halde “lototerlaterya”. Dahası, yakın gelecekte Mars’a gönderilecek koloniciler, en ağır koşullarda, en uzak cephede çalışacak. O halde “spatiolaterya”. 

Liste burada bitmiyor. Bitmesi için hiçbir neden yok. 

Şunu açıkça belirtelim: Yukarıdaki örneklerin büyük bölümü bu makalenin yazım sürecinde, birkaç dakika içinde üretilmiştir. Bu bir övünç değil, bir uyarıdır: Söz konusu mantık o kadar basit ve o kadar gevşektir ki herhangi biri herhangi bir özelliği alıp ona bir etiket yapıştırabilir. Listeyi uzatmak için özel bir uzmanlığa gerek yoktur. Okuyucu dilerse kendi eklemelerini yapabilir. 

Her birinin ne anlama geldiğini açıklayalım: 

Homoletarya: Eşcinsel işçiler. İşçi olmalarının yanı sıra cinsel yönelimleri nedeniyle baskı ve ayrımcılığa uğruyorlar. Bu gerçek bir baskıdır — ama onları proletaryanın dışına çıkarmaz. Proletarya içinde ayrımcılığa uğrayan bir kesimi ayrı bir sınıf ilan etmek, baskıyı ortadan kaldırmaz; yalnızca etiketler. 

Pedoletarya: Çocuk işçiler. Hem sömürülüyor hem eğitim haklarından yoksun bırakılıyorlar. Marksist analizin en eski ve en net örneklerinden biridir. Marx ve Engels bunu zaten yazdı. Yeni bir kategori gerektirmez, yeni bir etiket hiçbir şey eklemez. 

Gerioletarya: Yaşlı işçiler. Emekliliğe zorlanıyor, iş piyasasından dışlanıyorlar. Sermayenin işgücünü kullanıp attığı klasik örnek — yedek işçi ordusunun en görünür hali. Marx’ta zaten var. 

LGBTİQ++letarya: Geniş LGBTİQ++kesim. Homoletaryanın genişletilmiş versiyonu. Artı işaretinin sayısı arttıkça kategorinin sınırları belirsizleşir — ama mantık aynıdır. 

Sezonoletarya: Mevsimlik işçiler. Tarımda, turizmde, inşaatta yılın yalnızca bir bölümünde çalışabiliyorlar. Süreksiz istihdam, Marx’ın kapsamlı biçimde incelediği bir olgudur. Yeni bir isim, yeni bir analiz getirmez. 

Narkoletarya: Uyuşturucu satıcıları. Kayıt dışı, güvencesiz, tehlikeli koşullarda çalışıyorlar. Ama hangi sermaye ilişkisi, hangi artı değer? Soru yanıtsız kalır, çünkü analiz çerçevesi zaten uygulanamaz. 

Sidoletarya: Kiralık katiller. Latince caedere —öldürmek— kökünden. Homicide, fratricide, genocide ile aynı aileden. İş güvencesinden yoksun, sosyal haklara erişemeyen, kronik belirsizlik içinde. Mantık tutarlı biçimde uygulandığında varılan nokta budur. 

Ekstortoletarya: Haraç toplayanlar. Gayri resmi bir ekonomik ilişki içindeler. Latince kökü kavrama sahte bir bilimsellik havası verir ama içi boştur. 

Migralaterya: Göçmen kaçakçıları ve mağdurları. Burada liste çöküşünün en derin noktasına ulaşır: fail ile mağdur aynı kategoriye giriyor. Sömüren ile sömürülen aynı etiketi taşıyor. 

Loterlaterya: Umudunu piyangoya bağlamış işçiler. Artık ekonomik faaliyeti değil, umudu kategorize ediyoruz. Marksist analizin yabancılaşma kavramı bunu çoktan açıklamıştır. Yeni bir etikete gerek yoktur. 

Pornolaterya: Porno endüstrisi çalışanları. Sermaye ilişkisi burada daha görünürdür; stüdyolar, yapımcılar, platformlar mevcuttur. Ama bedenin üretim aracı sayılması sorusu yanıtsız kalır. 

Spatiolaterya: Uzay kolonicileri. Listenin zirvesi ve mantığının doğal sonu. Henüz var olmayan, belki hiç var olmayacak bir işçi sınıfı. Ama söz konusu mantığa göre neden olmasın? 

Bu örneklerin tamamını biz ürettik, birkaç dakika içinde… Ama yöntem satirik bir icada gerek bırakmıyor, zira kendi kendini üretiyor.

Prekarya İçinde Kadın Olmanın Akışkanlığı

Femmekarya adlı eser —bir doktora tezinden doğan, prekarya içindeki kadını tanımlayan ve yayıncısının ifadesiyle ‘ülke sınırlarını aşmaya aday’ olan— zaten raflarda yerini almış durumda. (Müjgan Şahin, Prekarya İçinde Kadın Olmanın Akışkanlığı: Femmekarya, Siyasal Kitabevi, 2026.) Femmekarya (femmecariat) listeye ekleniyor. 

Ancak atomizasyon burada da durmaz. Femmekarya yalnızca bir ara istasyon. Önce proletaryayı böldüler, prekarya çıkardılar. Şimdi prekaryanın içini de bölüyorlar, femmekarya çıkardılar. Süreç aynı mantıkla ilerlemeye devam eder: Prekarya içindeki kadın, prekarya içindeki yaşlı kadın, prekarya içindeki yaşlı göçmen kadın, prekarya içindeki yaşlı eşcinsel göçmen kadın… Her kesişim noktası yeni bir kategori, yeni bir araştırma programı, yeni bir kariyer üretir. Süreç mantıksal olarak sonsuzdur ve tek kişilik gruplara, yani her bireyin kendi sınıfını oluşturduğu noktaya kadar ilerleyebilir. O noktada sınıf kavramı fiilen ortadan kalkmış olur, sermayenin karşısında atomize, izole, örgütsüz bireyler kalır. Bu, kavram enflasyonunun teorik sonu değil, siyasi hedefidir. 

Tüm bu kategorilerin ortak noktası nedir? Hepsi üretim araçlarından yoksundur. Hepsi emek gücünü satmak zorundadır. Hepsi sermaye ile aynı temel ilişki içindedir. Yani hepsi proletaryadır. Kavramlar çoğaldıkça açıkladıkları değil, örttükleri büyür.

IV. PROLETARYA KAVRAMIN DIŞINA TAŞMAK: SAHTE “İŞÇİ” KATEGORİLERİ

Önceki bölümde ele aldığımız uydurma kategoriler en azından gerçek işçileri konu alıyordu. Proletaryanın içindeki kesimleri yapay biçimde parçalıyor, her gruba ayrı bir etiket yapıştırıyorlardı. Yanlış ve zararlıydı ama en azından zorlamayla bile olsa Marksist analiz alanı içinde kalıyordu. 

Şimdi ele alacağımız kategori daha ileri gidiyor. Bu kez Marksist sınıf kavramının hiç uygulanamadığı faaliyetler “işçilik” olarak tanımlanıyor. Üretim ilişkisi yok, artı değer yok, sermaye ilişkisi yok, sadece “işçi” etiketi var. Bu etiketin arkasında, ilk bakışta insancıl görünen ama yakından incelendiğinde tam tersine işleyen bir ideolojik hareket yatıyor. 

“Seks İşçisi” Kavramı  

“Seks işçisi” terimi, fuhuşu bir meslek olarak tanımlamak ve meşrulaştırmak amacıyla belirli çevreler tarafından sistematik biçimde kullanılmaktadır. Terimin kendisi zaten bir siyasi pozisyondur; tarafsız bir tanım değil, bir savunuculuk pratiğinin dil düzeyindeki yansımasıdır. 

Marksist çerçevede bu terimi sınamak için üç temel soruyu sormak yeterlidir. 

Birinci soru: Üretim aracı nedir? 

Klasik Marksist analizde işçi, üretim araçlarından yoksundur — bu yüzden emek gücünü satmak zorundadır. Eğer bedenin kendisi üretim aracı sayılacaksa o zaman her manuel işçi kendi üretim aracına sahip demektir. Bu kabul edilirse proletarya tanımının temeli çöker. Kavram ya herkese uygulanır ya da hiç kimseye. 

İkinci soru: Artı değer nerede üretiliyor ve kim el koyuyor? 

Marksist analizde artı değer, işçinin ürettiği değerin ücret olarak ödenen kısmının üzerinde kalan bölümdür ve sermaye buna el koyar. Fuhuşta bu ilişki tanımlanamaz. Müşteri kapitalist midir? Ödediği para artı değer mi, yoksa değişim değeri mi? Bir organizasyon devreye girdiğinde ilişki değişiyor mu? Sorular cevaplanamaz, çünkü analiz çerçevesi uygulanamaz durumdadır. 

Üçüncü soru: Sınıf bilinci nasıl oluşacak? 

Marksist analizde sınıf bilinci, ortak üretim ilişkisinden doğar. İşçiler aynı sermayeye karşı, aynı sömürü ilişkisi içinde ortak çıkarlarını fark ederler. “Seks işçileri”nin hangi ortak üretim ilişkisi içinde sınıf bilinci oluşturacağı sorusu yanıtsız kalır. 

Sahte Merhamet Mekanizması 

Bu noktada itirazlar yükselir: “Ama bu insanlar sömürülüyor.” “Ama hakları korunmalı.” “Ama güvencesizler.”

Bu itirazların hiçbiri yanlış değildir. Fuhuşa sürüklenmiş kadınlar — büyük çoğunluğu yoksulluk, şiddet, insan ticareti mağduru olan kadınlar — gerçekten sömürülmektedir ve hakları korunmalıdır. Ama bu, onları “seks işçisi” olarak tanımlamayı gerektirmez. Tam tersine: Bu tanım onları korumaz, onları orada tutan sistemi meşrulaştırır. 

“Seks işçisi” kavramını Marksist sınıf analizine sokmak, mağduriyeti özgür seçim olarak yeniden çerçeveler. Fuhuşu bir emek ilişkisi olarak tanımlamak, onu normalleştirmek ve sürdürmek için ideolojik zemin hazırlar. Sahte merhametin gerçek işlevi budur. 

Porno endüstrisi de aynı çerçevede ele alınır. Burada sermaye ilişkisi daha görünürdür — stüdyolar, yapımcılar, dağıtım platformları mevcuttur. Ama bedenin üretim aracı olması sorusu burada da yanıtsız kalır. Pornolaterya (pornolateriat), kavramın absürdlüğünü bir adım daha ileri taşır. 

Linç Mekanizması 

Bu eleştiriyi dile getirenlerin karşılaştığı tepki bellidir: “Fuhuşu savunuyorsun.” “Kadın düşmanısın.” “Mağdurları suçluyorsun.” 

Bu suçlamalar, iki tamamen farklı pozisyonu kasıtlı olarak birbirine karıştırır. Fuhuşu Marksist kategoriye sokmayı reddetmek, fuhuşu savunmak değildir. Tam tersine, fuhuşa sürüklenmiş kadınların gerçek mağduriyetini görünür kılmak için “işçi” etiketinin kaldırılması gerektiğini savunmaktır. 

Ama bu ayrım yapılmaz. Yapılmaması tesadüf değildir. Tartışmayı kapatmanın, eleştiriyi susturmanın ve karşı çıkanı ahlaki olarak itibarsızlaştırmanın en hızlı yoludur. Entelektüel dürüstlüğün değil, ideolojik tahakkümün silahıdır. 

Göçmen Kaçakçılığı ve Migralaterya 

Benzer bir çöküş göçmen kaçakçılığı meselesinde de yaşanır. Migralaterya kavramı buradaki absürdlüğü açıkça ortaya koyar: Göçmen kaçakçılığı yapanlar mı işçidir, yoksa kaçakçılığa maruz kalan mağdurlar mı? İkisi birden mi? Fail ile mağdur aynı kategoriye sokuşturulduğunda kavram yalnızca anlamsızlaşmaz, ahlaki olarak da çöker. 

Bu da tesadüf değildir. Fail ile mağduru aynı çatı altında toplamak, failin sorumluluğunu bulanıklaştırır. “İşçi” etiketi, sömüreni de sömürüleni de aynı üretim ilişkisinin parçası haline getirir ve böylece ikisi arasındaki ahlaki ve hukuki mesafeyi ortadan kaldırır.

V. DÖRDÜNCÜ, BEŞİNCİ VE ALTINCI DÜNYA

Bu kavram enflasyonu yalnızca sınıf analiziyle sınırlı değildir. Benzer bir şişme uluslararası ilişkiler literatüründe de yaşanmıştır. 

Mao Zedong’un üç dünya tasnifi tutarlı bir jeopolitik ve anti-emperyalist analiz çerçevesine dayanır. Birinci Dünya, iki süper güçten — ABD ve SSCB’den — oluşur; her ikisi de kendi alanlarında emperyalist bir politika izlemektedir. İkinci Dünya, bu iki bloktan birine bağımlı olmakla birlikte bağımsızlık arayışındaki orta güçleri —Japonya ve Avrupa ülkelerini— kapsar. Üçüncü Dünya ise sömürge, yarı sömürge ve yeni sömürgecilik kurbanı olan, iki süper güç kampının dışında kalan ülkeleri ifade eder. 

(Bu tasnif tartışmalıdır — SSCB’yi “sosyal emperyalist” olarak nitelendirmesi, ABD ile yakınlaşmayı ve bazı kurtuluş hareketlerinde tartışmalı ittifakları beraberinde getirmiştir. Ama bu ayrı bir tartışmadır.) 

Üç Dünya Teorisi doğru ya da yanlış bulunabilir, ama bir sistematiǧi vardır. Bir tahlile dayanır, kendi içinde tutarlı bir çerçeve sunar, politik sonuçları olan bir kavramsallaştırmadır. 

Dördüncü Dünya bundan da yoksundur. Birinci Dünya içindeki yerli halkları, kronik yoksulları, sistem dışına itilmiş toplulukları tanımlamak için kullanılır. Gerçek bir mağduriyeti işaret etmektedir. Bunu teslim edelim. Ama Mao’nun tasnifinin devamıymış izlenimi verse de o mantıkla hiçbir ilişkisi yoktur. Neden dördüncüdür? Hangi sistematik tahlilden türemiştir? Sorular yanıtsız kalır. Kavram havada asılı durmaktadır. Antik Yunan’da “metoikos” diye etiketlenen yabancılar da benzer mantıkla, kendi toplumunun dışına itilenleri tanımlamak için kullanılırdı. Numara yapıştırmak kolaydır; sistematik tahlil zordur.

Belli bir sistematik tahlile dayalı kavramsallaştırmanın dışında kalan, havada asılı kavram üretmek hiç de zor değildir. İşte birkaç örnek: 

Beşinci Dünya: Dijital yoksullar. İnternete erişimi olmayanlar, algoritmalar tarafından görünmez kılınanlar, platform ekonomisinin dışında kalanlar. Ekranı olmayanlar. Şifresi olmayanlar. Bağlantısı olmayanlar. Beşinci Dünya bekliyor — ve akademik kariyerler de. 

Altıncı Dünya: Uzay kolonicileri. Henüz Mars’a gönderilmemiş, belki hiç gönderilmeyecek, ama teorik olarak en ağır koşullarda, en uzak cephede, en derin güvencesizlik içinde çalışacak olan insanlar. Spatiolaterya sınıf listesinde kendine yer bulmuşsa Altıncı Dünya da coğrafi listede yerini alabilir. 

Yedinci Dünya için gerekçe bulmak güç olmaz. Sekizinci için de. Liste açıktır, kalem elimizdedir. Tek gereken, bir mağduriyet bulmak ve ona bir numara yapıştırmaktır.

VI. BU NEDEN YAPILIYOR?

Buraya kadar ele aldığımız kavramların ortak bir özelliği var: Hepsi yanlış. Teorik olarak temelsiz, mantıksal olarak tutarsız, analitik olarak işlevsiz. Peki bu kadar açık hatalar nasıl oluyor da akademik literatüre giriyor, tartışma gündemine oturuyor ve eleştirenleri susturmayı başarıyor? 

İki ayrı ama birbirini tamamlayan açıklama var. Birincisi yapısal, ikincisi siyasi. 

Birinci Açıklama: Akademik Üretim Baskısı 

Modern akademi, bilgi üretmekten çok kavram üretmek üzerine kurulu bir sistemdir. Yayın sayısı, atıf endeksleri, özgünlük vb. Bunların tamamı akademisyeni sürekli yeni bir şey söylemeye zorlar. Ama söylenecek gerçekten yeni bir şey her zaman yoktur. 

Bu baskı altında en kolay çıkış yolu, var olan kavramları parçalayıp yeniden adlandırmaktır. Proletarya zaten tanımlanmıştır, onu olduğu gibi kullanmak özgün bir katkı sayılmaz. Ama proletaryanın bir kesimini alıp ona yeni bir isim vermek, bir makale, bir kitap, bir araştırma programı, bir akademik kariyer anlamına gelir. Prekarya tam da böyle doğmuştur. Guy Standing’in kitabı on dile çevrilmiş, onlarca üniversitede okutulmuştur. Ortaya koyduğu şey Marx’ın zaten söylediğidir, ama yeni bir kelimeyle söylenmiştir. 

Bu mekanizma iyi niyetle de işleyebilir. Pek çok akademisyen gerçekten yeni bir şey söylediğini sanır. Ama iyi niyet, analitik hatayı ortadan kaldırmaz. Sonuç aynıdır: Kavram enflasyonu, parçalanmış analiz, zayıflamış sınıf bilinci. 

İkinci Açıklama: Sınıf Bilincini Dağıtmanın Nesnel İşlevi 

İkinci açıklama daha rahatsız edicidir — ama görmezden gelinmesi daha da rahatsız edicidir. 

Sınıf bilinci, sermaye için tehlikelidir. İşçilerin kendilerini ortak bir sınıfın üyesi olarak tanımaları, ortak çıkarlarını görmeleri ve ortak hareket etmeleri… Bu, tarihin en büyük toplumsal dönüşümlerinin motorudur. Sermaye bu bilinci dağıtmak ister. Bunu her zaman doğrudan yapmaz. Çoğu zaman dolaylı yollar daha etkilidir. 

Proletaryayı onlarca alt kategoriye bölmek, bu dağıtma işleminin en zarif biçimidir. Homoletarya kendi sorunlarıyla ilgilenir, gerioletarya kendisininkiyle, sezonoletarya kendisininkiyle. Her grup kendi özel baskısını görür, ama hepsinin kaynağı olan ortak üretim ilişkisi görünmez hale gelir. Birleşik sınıf hareketi yerine birbirinden kopuk kimlik siyasetleri ortaya çıkar. Sermaye için daha rahat, daha yönetilebilir bir düzen. 

Bu işlevi gören kavramları üretenlerin hepsinin bu niyetle hareket ettiğini söylemek gerekmez ve söylenmemelidir. Ama bir fikrin nesnel işlevi, o fikri savunanın öznel niyetiyle ölçülmez. Kapitalist sistemi sürdüren pek çok mekanizma, onu sürdürmeyi hedeflemeyen insanlar tarafından işletilir. Kavram enflasyonunun yarattığı analitik kargaşa, niyet ne olursa olsun, sermayenin işine yarar. 

Üçüncü Açıklama: Yüzeysel Marksizm 

Bu tabloya bir de şunu eklemek gerekir: Söz konusu kavramları üretenlerin ve savunanların önemli bir bölümü Marksizmi yeterince özümsememiştir. Akademisyenler dahil pek çok kişi, Marksist teoriye kulaktan dolma, yüzeysel bir aşinalıkla yaklaşmakta; kavramların tarihsel ve teorik derinliğini kavramadan yeni etiketler üretmekte ya da üretilenleri benimsemektedir. 

Daha ilginç olan ise bu kişilerin eleştiriye verdikleri yanıttır. Klasik Marksist kavramları doğru kullanmayı savunanlar, “200 yıllık kavramlarla düşünen köhne kafalar” olarak nitelendiriliyor. Bu suçlama kulağa radikal geliyor ama içi boştur. Marksizmi aşan, onun sınırlarını zorlayan, yeni bir teorik çerçeve öneren hiçbir şey ortada yoktur. Yalnızca sulandırma ve bulandırma vardır. Kavramları parçalamak, teorik ilerleme değildir, teorik gerilemenin örtbas edilmesidir. 

Üçü Birden 

Bu üç açıklama çelişmez, birbirini tamamlar. Akademik üretim baskısı zemini hazırlar: Sürekli yeni kavram üretme zorunluluğu, analitik disiplini aşındırır. Siyasi işlev bu zeminde büyür: Parçalanmış analiz, dağılmış sınıf bilinci, işlevsiz bir sol. Yüzeysel Marksizm ise bu iki mekanizmanın içinden kolayca geçtiği, en az direnci sunan zemindir. 

Sonuç, kasıtlı bir komplo değildir ama kasıtlı bir komplo kadar etkilidir. Belki daha da etkilidir: Çünkü içten gelir, iyi niyetle üretilir ve eleştirilmesi güçtür. “Güvencesiz işçileri savunmak istemiyorsun” demek, “sınıf analizini sulandırıyorsun” demekten çok daha kolaydır. 

Femmekarya bitiş çizgisi değil, yol ayrımı. Proletaryayı önce prekarya diye yardılar. Şimdi prekaryayı da kadın diye yarıyorlar. Yarın yaşlı diye, göçmen diye, eşcinsel diye yardıkça yaracaklar. Her bıçak darbesi yeni bir kavram doğuruyor. Kavramlar çoğaldıkça proletarya buharlaşıyor. Buharlaşan sınıfın yerini alan tek neferlerin bedelini işçiler ödüyor.

VII. KLASİK KAVRAMLAR NEDEN HÂLÂ YETERLİ?

Marksist sınıf analizinin en büyük gücü, soyutlama düzeyidir. Proletarya, belirli bir mesleği, belirli bir çalışma biçimini ya da belirli bir kültürel kimliği tanımlamaz. Üretim araçlarından yoksunluk ve emek gücünü satmak zorunda olmak — bu iki kriter, tarihsel olarak son derece farklı koşullardaki işçileri aynı analitik çerçeve içinde ele almayı mümkün kılar. 

On dokuzuncu yüzyılın tekstil işçisi, yirminci yüzyılın montaj hattı işçisi ve yirmi birinci yüzyılın platform çalışanı — üçü de farklı koşullarda, farklı biçimlerde çalışır. Ama üçü de üretim araçlarından yoksundur, üçü de emek gücünü satmak zorundadır, üçü de sermayeyle aynı temel ilişki içindedir. Bu ortaklık, aralarındaki farklılıklardan daha belirleyicidir. 

Prekarya teorisyenleri bunu görmezden gelir. Platform çalışmasını, gig ekonomisini, taşeron sistemleri “yeni” olgular olarak sunar ve bu yeniliğin yeni kavramlar gerektirdiğini öne sürerler. Ama üretim biçimlerinin değişmesi, üretim ilişkilerinin değiştiği anlamına gelmez. Sermaye hâlâ sermayedir, emek hâlâ emektir. Araçlar değişmiş, ilişki değişmemiştir. 

Marksist sınıf analizi, kendi zamanında bile son derece farklı işçi kesimlerini kapsıyordu. Marx, Kapital’de fabrika işçisini, tarım işçisini, ev ekmeği işçisini, gezgin satıcıyı aynı çerçevede ele aldı. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda güvencesiz, parçalı, süreksiz çalışan işçileri, yani bugünün prekarya teorisyenlerinin “yeni” bulduğu her şeyi on dokuzuncu yüzyılda zaten tanımlamıştı.

Güvencesizlik yeni değildir. Parçalı istihdam yeni değildir. Taşeronluk yeni değildir. Bunlar kapitalizmin kronik özellikleridir — kâh öne çıkar, kâh geri çekilir, ama hiç kaybolmaz. Marx bunu biliyordu. Yedek işçi ordusu kavramı tam da bu kronik güvencesizliği açıklar: Sermaye, işçiyi disiplin altında tutmak için daima bir yedek işgücü kitlesi bulundurur. Bugünün platform çalışanı, Marx’ın yedek ordusunun dijital çağdaki görünümüdür — başka bir şey değil. 

Klasik kavramların yeterliliği yalnızca teorik bir mesele değildir — politik bir meseledir. Proletarya kavramı, işçileri ortak bir kimlik etrafında bir araya getirir. Bu kimlik, farklılıkları yok saymaz — fabrika işçisi ile tarım işçisinin koşulları farklıdır, bunu herkes bilir. Ama bu farklılıkların altında yatan ortak ilişkiyi görünür kılar. Ortak düşman kimdir, ortak çıkar nedir, ortak hareket nasıl mümkündür — bu soruları yanıtlamayı sağlar. 

Prekarya ve benzeri kavramlar bu birliği parçalar. Her grup kendi özel etiketiyle kendi özel sorununa odaklanır. Ortak hareket giderek güçleşir. Tarih boyunca en büyük işçi hareketleri — sendikalar, genel grevler, devrimci dönüşümler — bu ortak sınıf kimliğinden beslenmiştir. Kimliği parçaladığınızda hareketi de parçalarsınız.

VIII. SONUÇ: KAVRAM ENFLASYONUNUN POLİTİK BEDELİ

Bu makale boyunca tek bir argüman izlendi: Prekarya ve benzeri türev kavramlar, Marksist sınıf analizine hiçbir şey eklemez. Proletaryanın zaten içerdiği özellikleri izole edip yeniden etiketler, kavramın sınırlarını zorlar ve sonunda onu işlevsiz kılar. Bu bir entelektüel moda değildir — analitik bir çöküştür ve politik bir bedeldir. 

Guy Standing’in prekarya için öne sürdüğü her kriter —güvencesizlik, parçalı istihdam, sosyal haklardan yoksunluk, geleceğe dair belirsizlik— Marx’ın proletarya kavramının içinde zaten mevcuttur. Yeni olan koşullar değil, etikettir. 

Bu mantığı tutarlı biçimde uyguladığımızda varılan yer absürdlüktür: Homoletarya, pedoletarya, gerioletarya, sezonoletarya, loterlaterya, femmekarya ve nihayetinde spatiolaterya. Her biri gerçek bir baskıyı, gerçek bir güvencesizliği tanımlıyor olabilir. Ama hiçbiri yeni bir sınıf değildir. Proletaryanın farklı yüzleridir — ve bu yüzleri ayrı sınıflarmış gibi sunmak, asıl ilişkiyi görünmez kılar. Üstelik süreç burada durmaz: Prekarya içindeki kadın da bölünebilir, onun içindeki yaşlı kadın da, onun içindeki göçmen kadın da. Atomizasyon tek kişilik gruplara ulaşana kadar ilerleyebilir ve o noktada sınıf kavramı fiilen yok olmuş olur. Bu, kavram enflasyonunun teorik sonu değil, siyasi hedefidir. 

Daha da ileri gidildiğinde, Marksist kavramın hiç uygulanamayacağı faaliyetler “işçilik” olarak tanımlanır. Seks işçisi, narkoletarya, cidoletarya, ekstortoletarya, migralaterya, pornolaterya… Burada artık proletaryayı parçalamak bile söz konusu değildir, üretim ilişkisi yoktur, artı değer yoktur, sermaye ilişkisi yoktur. Yalnızca etiket vardır. Bu etiket ise mağdurları korumak bir yana, onları orada tutan sistemi meşrulaştırır. 

Peki bu kavramlar kimin işine yarıyor? 

Prekarya ve benzeri kavramlar, güvencesiz işçilerin işine yaramamıştır. Onları bir araya getirmemiş, ortak çıkarlarını görmelerini sağlamamış, sermayeye karşı ortak bir cephe oluşturmalarına zemin hazırlamıştır. Akademik kariyerlerin, araştırma programlarının ve ideolojik tahakkümün işine yaramıştır.

Klasik kavramlara dönmek gericilik değildir. Analitik dürüstlüktür. Proletarya kavramı, güvencesiz işçiyi de mevsimlik işçiyi de platform çalışanını da kapsar; onları parçalamadan, aralarına duvar örmeden, her birine ayrı bir etiket yapıştırmadan… Bu kapsayıcılık bir zayıflık değil, bir güçtür. 

Kavram enflasyonunun bedeli teorik bir hatadan ibaret değildir. Politik bir kayıptır. Bu kaybın faturasını da akademisyenler değil, işçiler öder.