Gecikmiş bir 1 Mayıs yazısı
CEMİL FUAT HENDEK
Başlığa bakmayın. Bu yazının konusu o günden çok daha geniş kapsamlı. Sadece 1 Mayıs değil, ideolojik savaşın bir yöntemi olarak süreklilikle bizden çalınanlarla ilgili. Daha açık bir ifadeyle, bize ait tüm kavramların çalınmasından ve ona eşgüdümlü olarak belleğimizin boşaltılmasından bahsediyorum.
“BAHAR BAYRAMI” İMİŞ!
Fakat madem 1 Mayıs’tan başladık, öyleyse oradan devam edelim: Çocukluğum ve gençliğimin ilk yıllarında 1 Mayıs Türkiye’de “Bahar Bayramı” idi. Tatildi ama nasıl bir bayramsa artık. Ordu birlikleri, jandarma ve polis alarma geçirilir, izinler kaldırılır, hazır kıtalara hakiki mermi dağıtılırdı. Anlayacağınız, işçi sınıfına ait olan bir güne kabaca el konulmaktaydı. İşçiler olmaksızın yapamayan, ama onların sınıf bilincine kavuşması, örgütlenmesi, hak mücadelesine girişmesi, hele hele iktidara göz dikmesi olasılığı karşısında tir tir titreyen patronlar önlem almaktaydı. Güvenlik güçleriyle, yani polisle yetinmeyip, aslen ülke savunmasıyla görevli orduyu da “isyan ederlerse işçileri vurup öldürmek üzere“ hazırola geçiriyorlardı.
Henüz işçi sınıfının ağırlıklı olarak toplumsal yaşamda ve siyasette varlığını pek hissettirmediği yıllardaydık. Yine de, “Böylesi önlemlere ne gerek var?” denip, geçilemezdi. Çünkü bu hazırlığın sembolik bir anlamı da vardı. İşçi sınıfına, “Sadece bugün değil, ne zaman ayağa kalkmaya davranırsan, karşına kimlerin çıkacağını ve başına gelecekleri bil!” denmekteydi. (Buna rağmen o birlik, mücadele ve dayanışma geleneğinin devamını sağlamak üzere gizlice biraraya gelenlere engel olunamadığı da bilinmeli.)
İŞÇİ SINIFININ ULUSLARARASI BİRLİK, MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ!
Her neyse, bir süre sonra Almanya’ya gittiğimde bambaşka bir manzarayla karşılaştım. 1 Mayıs, hemen bütün kentlerde yığınsal olarak “kutlanıyordu”. 1970’li yılların sonuna dek 1 Mayıs yürüyüş ve mitinglerine Batı’da katılmadığım büyük kent kalmadı diyebilirim. Göstericiler meydanlara sığamaz, yan caddelere yerleşmek zorunda kalırdı. O ne coşkuydu öyle! Bugün hayal bile edilemez.
Komünistler tabii orak-çekiçli kızıl bayraklarıyla en önde yerlerini alırdı. Ülkeye işçi olarak gelmiş Portekiz, İspanyol, Yunanlı yoldaşlara Şili’de faşist darbenin ertesinde Almanya’ya iltica etmiş Şilililer de katılınca gerçek bir sınıf dayanışması sergileniyordu. Bu insanlar omuz omuza durur, kendi dillerinden fakat hep bir ağızdan Enternasyonal Marşı’nı söyler, ortak istemler seslendirir, aynı sloganlar yazılı pankartlar taşırlardı.
Sadece 1 Mayıs’ta değil, giderek yükselen barış eylemlerinde, o yıllarda sıklıkla görülen grevlerde manzara hep aynıydı. Her seferinde, herkes birbiriyle kucaklaşır, dayanışmayla güçlenen ortak mücadelenin heyecanı herkesi sarardı.
HEYECANIN GÖRÜNMEZ KILDIĞI
Ne var ki, aradan çok zaman geçmeden yenilgi yılları gelip çattı. Yenilginin nedenlerini araştırırken beni dehşete düşüren bir gerçek karşıma dikildi: Yenilgimizin, bugünkü dağınıklığın mikrobu aslında o pek görkemli eylemlerin gerçekleştirildiği yıllarda işçi sınıfına zerk edilmişti. 1 Mayıs meydanlarında kızıl bayraklarımızı dalgalandırırken, miting ve yürüyüşlerin Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) çatısı altında düzenlenişinde hiçbir sakınca görmüyorduk. Bunun doğal sonucu olarak her 1 Mayıs’ın baş hedefi ve diğer resmi sloganlar, düzen içinde kalmak koşuluyla işletmelerdeki haklar ve ücretlerle sınırlanıyordu.
Bizlere gelince, o yıllarda en samimi duygu ve düşüncelerle Sovyetler Birliği, Alman Demokratik Cumhuriyeti ve Dünya Sosyalist Sistemi ile dayanışmayı yükseltiyorduk. Sloganlarımız demokratik hak ve özgürlüklerin yanı sıra barış, silahsızlanma, atom silahlarının sınırlanması ve NATO’dan çıkılması taleplerimizle ve Avrupa’ya kıtalar arası Pershing füzelerinin yerleştirilmesini protesto ile sınırlıydı. Yani, ellerimizdeki kızıl bayraklara karşın tüm mücadele hedeflerimiz bu düzene hapsedilmişti. Sosyalizmden, devrimden bahseden yoktu. Tek tük sesini yükseltenler de “kafası karışıklar”, “aşırıcılar”, “sol sapmalar” olarak damgalanırdı.
O heyecan ve coşku içinde ne kendi eksikliğimizin farkına vardık ne de sosyal demokrasinin ablukası altında olan Alman sendikalarının tarihte nice lanetli işlere imza attığını anımsadık. Ülkede sosyalist devrim hedefinin üstüne kürek kürek ölü toprağı serilmekte olduğu aklımızın köşesinden bile geçmedi.
Böylece yıldan yıla damla damla zerk edilen zehir etkisini gösterdi. Avrupa’da artık “İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü” yok. “Emek Günü”var, “İşçi Bayramı” var.
“Bahar Bayramı”nı hortlatmak üzere bir gece önceden örgütlenen bir etkinlik var: Danstan, içkiden ve aşktan perişan olanların gösterilere katılacak hali kalmasın diye “Mayıs’a Dans Ederek Girmek” (Tanz in den Mai) var!
Kavramları çalmak, hafızayı silmek işte böyle oluyor. İster zora başvurup namluya mermi sürerek, ister yıllar boyu yavaş yavaş zehir akıtarak. İster yok sayarak, kabaca reddederek, ister içeriğini boşaltıp, yeni baştan çerçöple doldurarak. Bu iki uç arasında her ülkenin koşullarına, sınıflar arası dengelere göre çeşitli taktiklere şahit oluyoruz. Türkiye’de olduğu gibi pek devrimci havalara bürünüp, işçi sınıfının mücadelesini bir meydanı fethetme mücadelesine indirgemek de bir başka taktik. Ya da 1 Mayıs meydanını CHP’nin propaganda alanına çevirmek… Dahası, belediye seçimlerine yatırım aracı olarak kullanmak.
Umut verici olan, askerlerin dolu şarjörle nöbete gönderildiği zamanlarda 1 Mayıs’ın ruhunu yaşatmaktan vazgeçmeyenler olduğu gibi bu yıl da dört kentte işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışmasının içeriğine sahip çıkanların varlığı.
FOTO: sol.org.tr