Kautsky ölürken Marx ve Sovyetler Birliği: Devrimci teorinin garantisi yok
OSMAN ÇUTSAY
Ölümünden bir yıl önce, 1937 yılında Karl Kautsky, Komünist Manifesto’nun Danimarka’da yapılan yeni baskısına bir giriş kaleme aldı: “Komünizm ve Demokrasi” başlıklı yazı, Aralık 1937’de Neuer Vorwärts’te basıldı. Yazının tek ülkede sosyalizme bir saldırı olarak okunması mümkün ve daha doğrudur.
Kautsky’ye göre 1937 yılı itibariyle faşizmin Avrupa çapındaki başarısının en önemli nedenlerinden biri, en önemli sorumlusu ya da, komünistlerin demokrasiyi hor görmeleriydi. Demokrasiyi hor görmüşler ve işçi sınıfını da bölmüşlerdi. Bu, Kautsky’nin faşizme bulduğu cevaptır. Buradan başlayabiliriz.
Finalde söylenebilecek olanı başta söyleyerek: Kautsky, Ekim Devrimi ve sürecini hiç anlamadı. Havsalası marksizmde takılıp kalmıştı. Nitekim yıllarca demokrasiyi kötüleyen Sovyet devletinin ve Sovyet devrimcilerinin bu politikaları, özellikle 1935’teki Komünist Enternasyonal’in 7. Kongre kararının uygulamaya sokulmasıyla birlikte, satır aralarında riyâ olarak damgalanacaktır: “(Sovyet devleti) şimdi de tüm ülkelerin komünistlerine demokrasiden yana çıkmaları ve bu amaçla bu zamana dek şiddetle mücadele ettikleri sosyal demokratlarla birleşik bir cephe kurmaları emrini verdi.”(1)
Zavallı Kautsky’yi zıvanadan çıkaracak kadar hızlı icra edilen bir siyaset ve siyasal kurumla karşı karşıyayız. Bu hızın, beyninde teorik zincirler taşıyan her siyasal kimliği sarsması da normal karşılanmalıdır. Sarsıntı, hızlı mahkûmiyetlere yol açıyor. Geçen yüzyılın 20’li ve 30’lu yıllarında uluslararası devrimci harekette geçerli olan sloganların başında “Sınıfa karşı sınıf” geliyordu. Ayrıca Stalin dahil, dönemin sosyalist devrimcileri sosyal demokrasi ile faşizm arasında bir nitel fark görmeme eğilimindeydiler. Faşizm de, sosyal demokrasi de, kapitalizm adlı madalyonun iki ayrı yüzüdür. Bu eğilimin elbette sınıf mücadelesi içinde tarihsel kökenleri vardır. Kapitalizmin tüm tezahürleriyle alaşağı edilebileceğine inanan ve bu amaçla siyaset sahnesine çıkmış olan insanlar için, bolşevikler, böyle bir sınıflandırma son derece normaldi. Bugün bakıldığında da bunun doğru bir yaklaşım olduğu söylenmelidir. Faşizm de sosyal demokrasi de son tahlilde kapitalizmin siyasal rejimleridir. Eğer kapitalizmle bir ölüm-kalım mücadelesine girmişseniz, aralarındaki üslûp farkını geri plana itmeniz doğru olur. İtiraz edilecek bir yanı yok bunun: Biri gider, diğeri gelir. Fakat Ekim Devrimi sonrasında yaşanan kaçınılmaz “bölünmeden”, elbette devrimcilerin “biri gider, diğeri gelir” rahatlığı ve huzur içinde ayrılması beklenemezdi. Sosyal demokrasiyi karşılarına almak zorunda kalmışlardı, çünkü Ekim’in rüzgârı hâlâ egemenliğini sürdürüyordu; üstelik kapitalizmin bir ayağı çukurdaydı. Sosyal demokrasiyi karşılarına almaya mecburdular. Bu, tersini doğurdu: Sosyal demokrasi, Ekim Devrimi ile beraber antikapitalist sosyalistleri karşısına aldı.
Kautsky’nin böylesi bir antikapitalist politikanın tezahürleri konusunda çok açık fikirli olmadığı biliniyor. Kapitalizme, Avrupa ve demokrasiye olan bağlılığının marksizmden kaynaklandığını daha önce de söylemiştik. Bunun bir kenara not edilmesi zamanıdır. Marksizme bir “kendinde devrimcilik” vehmedenlere karşı bu notun alınması lâzım. Ancak Kautsky’nin asıl şaşkınlığını, sürekli belirleyici bir odak olarak bolşevizmin arayışlarında yakalamak mümkündür. Tek ülkede sosyalizmi kendi sınırları içinden ve dışarıdan gelecek müdahalelere, kapitalist restorasyon girişimlerine karşı korumak öne çıkınca, Sovyet siyasetinde yayılma ve yeni müttefikler arama dönemi de başlamıştı.
Bu dönemin bir ürünü olarak “Birleşik Cephe” siyasetinin yararından çok zararlarından söz edilebilir. Faşizme karşı birleşik cephe, en çok da Dimitrov’un imzasıyla, kapitalizme bir tarihsel meşruiyet şansı tanımıştır. Getirdiklerine ve götürdüklerine bir arada bakmak lâzım: Getirdikleri götürdüklerinden azdır. Nazi saldırganlığının dizginlenmesi, faşizmi Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyonu gerçekleştirmek amacıyla kullanmak isteyen Avrupa ve “demokratik” Batı, bu politika ile hiç de “kazanılmış” olmadı. Cephenin bu konuda bir katkısı olduğu gerçekten çok kuşkuludur. Belli hareketlenmeleri abartmamak lâzım. Sonuçta, savaşın ve sosyalizmin kaderi Stalingrad’da Sovyet emekçi halkının tek başına çıplak elleriyle kazandığı zaferden sonra döndü. O zamana kadar Avrupa işçi sınıfı da, sosyalist gruplar da, bu oyunun bir parçası olmaktan kurtulamadılar. Birleşik cephe, böyle bakılınca, daha çok Sovyet devletinin dış politik manevralarına tekabül eden bir teorik aramadır. Sovyet dış politikasında bir başarıdan sözedilebilir, sonuç olarak faşizmi askeri bir yenilgiye uğratabildi, ama sosyalist teoriye çok tehlikeli bir mikrop enjekte etme pahasına olmadı mı bu? Kapitalizmin de yaşamaya hakkı ve gücü var!
Bunun acısı yarım asır sonra çıktı. Her neyse…
TARİHSİZLEŞTİRİLEN DEMOKRASİ
1937 yılında nazi canavarlığının ağzını kullanabilen Kautsky, komünistlerin nerede iktidara gelseler orada özgürlüğü yok ettiklerini ve “halkın bütün özgürlüklerini en acımasız bir biçimde bastırdıklarını” söylüyor. “Sekter sosyalistlerin” aslında bu konuda çok açık fikirli olduklarını söylemek lâzım. Sosyalistler, devrimci olanlarından söz ediyoruz, kendilerini emekçi halkın bir parçası ve sözcüsü olarak gördüler hep. Ve hep kendileri için özgürlük istediler. İktidara geldikten sonra da özgürlük istemeye devam edecek değillerdi kuşkusuz.
Kautsky’nin istediği şudur: Sosyalist devrim adı da verilse, burjuvaziye en geniş siyasal özgürlükler tanınmalıdır. Burjuvazinin tanımı çok basittir ona göre: Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet. Büyük fabrikalara el konulması durumunda, burjuvaziye başka özgürlükler ve olanaklar da tanınsa, iş aşağı yukarı tamam demektir. Emekçiler, çıkarlarını çok iyi bilirler ve burjuvazinin hiçbir propagandasına yüz vermezler. Fabrikasız burjuva nedir ki?
Bunun “saf marksizme” yakışan bir falsifikasyon olduğunu söylemek, hiç de marksizmin devrimci olmadığını söylemek değildir. Kautsky’nin fikri şudur: Temelsiz özgürlüklerin korkulacak hiçbir yanı yoktur. Dolayısıyla eğer burjuvazinin elinden mülkünü alırsanız ona istediğiniz kadar siyasal özgürlük tanıyabilirsiniz; çünkü artık maddi bir gücü yoktur. Kautsky’nin böylesi çocukça senaryolara imza atabilecek kadar ideolojik mukavemet mekanizmalarına yabancı olduğu söylenmelidir. Bu, ayrıca bir de “çıkarlarının her zaman farkında”bir proletarya yanılsaması ile birleşince, bolşevik tecrübenin “dışardan bilinç taşınmalı” önermesine neden inatla o kadar uzak kalındığı anlaşılabilir.
Burada bir belirlemede bulunabiliriz: Kapitalizmin maddi gücü, burjuvazinin ilerleyen zaman içinde sahip olduğu mülklerde değil, fakat bir toplam olarak bu sistemin yarattığı insan malzemesinde yatar. Bütün çeşitliliği içinde bu insan malzemesinin ana çizgileriyle kapitalizmin izin verdiği, yönlendirdiği kanallarda çözümler arayan bir çürüme olduğunu söylemek, (“saf”) marksizmin klasik kalıplarıyla düşünenler için zordur. Hatta bu tür cüretli tanım arayışlarını leninist özgürleşme modelinden hareketle bile yakalamak kolay değildir. Bu konuda esas somut zenginliği, Lenin’in teorik çalışmalarından çok bizzat siyasal mücadelesinde ve onu tamamlayan bir cüret olarak tek ülkede sosyalizm döneminde bulmak mümkündür. Kapitalizmin maddi temelini, ideolojik bir yanılsamalar bütünü olarak somut insanlar, tezgâh başındaki işçiden, köşedeki bakkal çırağına kadar milyonlarca, sadece son kertede birbirleriyle bir benzerlik taşıyan “üreticiler” oluşturuyorsa eğer, her türlü özgürlüğün kolayca tanınamaması yolundaki arayışların çok daha sosyalistçe olduğunu söylemek kaçınılmazdır.
Marksizmin teorik ihtilalcilğinden hiç nasip alamamış çocuğu Kautsky için basın özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, gösteri özgürlüğü vs., burjuvazinin değil, proletarya ve sosyalistlerin işine yarar. Ne kadar çok özgürlük verilirse o kadar çok yeni hareket sahaları yaratılmış olur. Bu, sürekli vurguladığımız gibi, klasik kalıpları içinde bakıldığında belki de doğru bir marksist önermedir: Kapitalizmi bir altyapı ve bir de üstyapı olarak ikiye ayırıp incelemek, o tür aforizmalara cevaz vermek zorundaydı. Ancak kapitalizmin direnme ve kendisini sürdürme kudretini özel mülkiyetten, üretim ilişkilerinden aldığı doğrusunu doğrusal bir mantıkla ucuna kadar çekmek demekti bu. Oysa kapitalizm, sırf özel mülkiyet, üretim ilişkileri vs. oluşumlarla değil, fakat bizzat bu ilişkilerin içinde biçimlenmiş, biçimlendirilmiş insanlarla, somut ve üretim içindeki yerleriyle tanınan insanlarla kendisini sürdürebiliyor. Dolayısıyla kapitalizmi ilga etmek, sadece mülkiyet ve üretim ilişkilerini, üretim tarzını değiştirmek demek değildir.
Neden?
Çünkü, bu tarzı değiştirdiğimizde kapitalizmin direnme mekanizmaları eski egemen sınıflardan değil yalnızca, fakat asıl tehlikelisi, bizzat proletarya ve diğer ezilen katmanların yaşantılarından da doğacaktır. Restorasyon, başka elbiseler ve talepler eşliğinde sınıflı toplumun somut insanlarının, ki esas acı olan da budur, mülksüzlerin bir ürünü olacaktır. Mülksüzlerin, ezilenlerin veya proletaryanın mutlaka sosyalist talepler doğrultusunda hareket etmeyeceğini ilk teşhis edenlerin başında gelir oysa Kautsky. Lenin, “Ne Yapmalı?”yı Kautsky’ye dayanarak yazmıştı. Belki aralarındaki fark, çıktıkları yolun tasavvur ettikleri yola benzemediğini gördükleri zaman gösterdikleri tepkilerden kaynaklanıyordu. Ama şöyle veya böyle, mevcut insan malzemesi ile atılan adımlar ve yeni gelen insan arasındaki çelişkiler, sosyalist toplum kurma sürecinde sosyalist iktidar temsilcilerinin uzun yıllar bir tür iç savaş tedirginliği içinde olmasını haklı göstermeye yeter: Sosyalist toplum kurmak, gerçekten de önemli özgürlükleri sadece belli sınıflara, daha doğrusu bu sınıfların sözcülerine tanımak anlamına geliyordu. “Özgürlük, başka türlü düşünenlerin özgürlüğüdür” türünden saçmasapan bir aforizmanın sahibi Rosa Luxemburg’un, katledilmeseydi eğer, Lenin’i de, tek ülkede sosyalizmi de hiç anlayamayacağı açıktı.
İŞÇİ SINIFI NEYİN TEMSİLCİSİ?
Bolşevik inadın dışında, o dönemdeki sosyalistlerin en geniş özgürlüklerden tek yararlanacak gücün proletarya ve sosyalizm olduğunu düşünmeleri, toplum hakkındaki indirgemeci kanaatlerinden kaynaklanıyor. Sosyalizmin herkese özgürlük vaat etmediğini hiç kabullenemediler. Kafalarındaki işçi sınıfı ise daha çok dinsel bir bekâretin temsilcisiydi.
Proletaryanın ve kitlelerin kapitalizmin maddi gücü olduğunu ilk keşfedenin belki biraz Lenin olduğu söylenebilir. Ancak bu meselede ondan çok daha ısrarlı olan, öğrencisi Stalin’dir. Belki Marx ve Lenin’e daha çok sosyalizmin özgürlükçü yanını vurgulamak düştü, tek ülkede sosyalizmle ilk somut tecrübeyi gerçekleştirenlere ise “özgürlüksüzlüğü” öne çıkarmak kaldı.(2) Bu da tabii Stalin’i kolay bir hedef yapmaya yetti. Burjuvazinin tarih içinde Trotski’yi, haklı olarak, pek de adamdan saymadığı söylenebilir. Kullanmaya çalıştığı ve trajik sonunda bu nesnel kukla rolünün bir etkisi olduğu da kuşkusuz. Siyaset, bir iktidar ve başarı terazisidir, bu anlamda ve bu konuda burjuvazinin esas düşmanını doğru yerde aradığı ve bulduğu belirtilmelidir. Trotski, kitaplarda kalmış bir “özgürlüksüzlük çığırtkanı” olarak görülebilir. Ama bu alanda, tek ülkede sosyalizmin kadrolarıyla arasında bir fark olduğu kuşkuludur. Hattâ çok daha sert bir siyaset takip edeceğini gösteren işaretler pek fazladır.
Bunlar tabii hep özgürlüğün nasıl tanımlandığına bağlı.
Sosyalizm herkese özgürlük vaat etmiyor. Fakat bunu, yani sosyalizmin “herkese özgürlük” demek olmadığını, Kautsky hiç kabul edemedi. Burjuvaziye hep bu silahla karşı çıktığı için olsa gerek, belki de sözünden dönmüş gibi görüyordu kendisini. O nedenle kendi görüşleriyle tutarlı, o nedenle gerici kaldı. Durmuş saat de günde iki kez doğruyu gösterir, ama bu onun doğru çalıştığının ve geride kalmayacağının göstergesi olamaz. Sosyalizm, bakıldığında, mülksüzlere ortak ve yeni bir hayat yaratmaları amacıyla belli özgürlük alanları bırakabiliyordu. Koşullu bir özgürlüktü bu ve ne denli haklı gerekçelere dayandığı tek ülkede sosyalizm deneyimi ile ortaya çıktı. Emeğin özgürce dolaşıma çıkması dahil her türlü “serbestiye” sınırlamalar getirilmesi, bir kuruluş ve bu kuruluşun gerektirdiği “hazır” insan malzemesinin eksikliğinden kaynaklanıyordu.
Gerekçeler son derece somuttu. Sadece tek ülkede sosyalizm değil, yüzyılın ikinci yarısında bir dünya sistemi halini alan sosyalist ülkeler topluluğu da benzer gereksinimlerle karşı karşıya kaldı. 1949’da kurulan Alman Demokratik Cumhuriyeti 1961 Ağustos’unda Berlin’de sosyalizmden kapitalizme kitlesel kaçışı önlemek için duvar örmek zorunda kaldı. Emperyalist-kapitalist sistemin ajan ihracını sınırlamak değildi amaç. 1961’de kitle iletişim araçları, özellikle radyo, bu sınırları zaten gereksizleştirmiş gibiydi ve Alman Demokratik Cumhuriyeti yöneticileri bu acı gerçeğin fazlasıyla bilincindeydiler. Ondan daha önemlisi işçi sınıfı ve emekçi halkın, dolayısıyla sosyalist devletin sağladığı olanaklarla (iş, eğitim, sağlık vs…) bir şekilde kendisini toplayan “insanın”, o kutsal emekçi kitlelerin sosyalizmden kaçışını önlemekti. Yatırımlar, para ve eğitim politikaları, âdil bir ücret sistemi, kadının özgürleşmesi için sağlanan o zamana dek tanınmayan olanaklar, hiçbiri ama hiçbiri “kutsal proletaryayı” ilgilendirmiyordu. Proletarya, deyim yerindeyse, adeta sistemi sömürüyor, sıra kendisinin sisteme bir şeyler vermesine gelince de “su koyveriyor” ve kapağı batıya atıyordu. Batı, bilhassa Federal Almanya, bu yetişmiş insan gücünü kolları açık bir biçimde karşılıyor, Türkiye’den gelen yarı-köylülerden çok daha iyi eğitilmiş bu soydaşlarıyla kapitalizmini parlatıyordu.
GECİKEN BERLİN DUVARI
Berlin Duvarı’na yapılacak tek itiraz, geç kalması olabilir. Nazi canavarlığının boyutlarını kitlesel direniş belirlemişti; nazi deneyimi de bir kapitalist restorasyon çabası olarak görülmelidir. Gelmek istediğimiz nokta şudur: 1989 restorasyonu eğer nazi deneyiminin canavarlığını tekrarlamadıysa, bunun en büyük nedeni kitlelerin, emekçi halkların “yeterince” gericileştirilmesidir. Direniş olmayınca, canavarlık da olmadı.
Kapitalizm yaşadıkça, yıkılmadıkça, kitleleri zehirlemeyi ve onları kendi yörüngesine çekmeyi başarıyor. Hatta çok daha korkuncu: Emekçi kitleler kapitalizmin doğrudan bir parçası ve koruyucusu haline geliyorlar. Bu ise, klasik önermelerin ışığında bakıldığında, marksizmin dışında bir vurgudur.
Aslında Kautsky marksizmin o kutsal ve klasik önermesinde son derece ısrarlıdır; çıkardığı sonuç da marksistçedir: Kitleler eğer bir rejime karşı çıkıyorsa, o rejim gericidir. Bunun kökeninde marksizmdeki o doğrusal mantık yatar. Lenin bu meselede çok daha ayık ve aykırıdır. Onun için önemli olan öncü ve “öncü savaşı”dır.
Dünya gericiliğinin, demokratizmin ve demokrasinin, sayesinde sosyalizme sızabildiği en namlı isimlerden biri olan Dimitrov’a da çok fazla haksızlık etmemek lâzım. Her zaman kitleleri politikleştirmekten ve devrimcileştirmekten söz etti. Tek ülkede sosyalizmin ve Stalin’siz bir Dimitrov’un ana hatlarıyla Gorbaçov’dan daha sosyalist olduğu, özellikle de “Birleşik Cephe” marifeti öne alınırsa, son derece kuşkuludur. Belki şöyle formüle etmek daha doğru olur: Dimitrov, Lenin çağında Stalin’le birlikte davranmayı politika saymış bir “Kautskist”tir ve (ama) birleşik cephe nedeniyle sosyalist teorinin kazandıklarından çok, yitirdiklerinden sorumludur. Ancak Kautsky’nin de “İktidar Yolu” kitabında dile getirdiği, Dimitrov’un sürekli öne çıkardığı şey, esasen doğrudur: Kitleler önce politikleştirilmeli, sonra da devrimcileştirilmelidir.
Yine de siyasallaşan kitlelerin devrimci hedeflere ve hele hele sosyalizme yönelmeleri için hiçbir garanti yok.
Tekelci kapitalizmin asırlık hükümranlığı ertesinde, bugün şunu söylemek çok daha doğrudur: Kitleler kolay kolay politize olmuyorlar ve politize olduklarında da sosyalist hedeflere değil, kapitalist sistemin önermelerine yöneliyorlar, kapitalizmin tasallutu altına girmiş ve çıkmaları imkânsız geleneksel ideolojilerin egemenliğine sığınıyorlar. Şunu da ekleyebiliriz: Kitlelerin politikleşmesiyle devrimcileşmesi arasında bir zaman kesiti vardır ve bu kesitin denetlenmesi için kapitalizmin elindeki en büyük bir silâh, demokrasidir.
Kautsky ise bu noktada çok saftır: Böyle hallerde kitlelere ne kadar çok demokrasi, özgürlük vs. verirseniz, onlar da o kadar çok sosyalizme yönelir, anti-sosyalist güçleri, deyim yerindeyse, özgürlükle boğarlar. Kautsky’ye bakarak, klasik marksist politikanın kitlelerin politikleşmesinde kaçınılmaz olarak bir devrimcileşme gördüğü söylenebilir. Lenin’in bu konuda kuşkuları vardı. Gerçi daha önce de vurguladığımız “Ne Yapmalı?” o sıralarda özellikle Kautsky’nin etkisi altında kaleme alınmış bir çalışmadır. Yani ikinci bir harmanlamada Kautsky “merhumun” da siyasal geçmişinde ve yazılarında kitlelerin devrimcileşmesinden fazla emin olmadığı yolunda belirtiler bulunabilir. Ancak tümünü eskiten tek ülkede sosyalizm deneyimi oldu. Sosyalist devlet, emperyalist kuşatma altında, içeride en çok kitlelerdeki siyasallaşmanın kontrolüne değer verdi. Sovyet üst yönetimi kitlesel siyaseti sürekli denetlenmesi gereken bir süreç olarak gördü. Stalin döneminde devrimci ateşin sürekli harlı tutulması için yapılmış müdahaleler dönemidir. Kautsky ise özellikle “döndükten” sonra bu tür müdahaleleri kuşkuyla karşıladı. Böyle bir müdahaleyi lugatine diktatörlük olarak geçirdi. Marksizmin dışardan ve iradi müdahaleye temkinli bakışı, Kautsky’nin ilham ve döneklik gerekçesi oldu. Galiba Kautsky’nin, Lenin, Trotski ve Stalin’de hiç affedemediği şey, üçünün de tarih çubuğunu ısrarla iradeden yana bükmesidir.
PLEBLERİN SİYASET GÜCÜ
Başka adımlar atabiliriz: Kautsky, Sovyetler Birliği’nin 1935 sonrasında izlediği “faşizme karşı birleşik cephe” politikalarında “ilkesel değil, taktik bir değişim” tespit ederken, başka vurgularımız bir yana, en çok pleblerin siyaset gücünden rahatsız olmuş görünüyordu. Bu, ne demektir? Bu, şu demektir: Rusya, Kautsky ve her türden saf marksist için hiç sosyalist devrime hazır ve lâyık görülmedi. Geriydi, gericiydi ve ona yakışsa yakışsa bir burjuva devrimi yakışırdı. Kaba Rusya ve ıssız steplerinden, gelişmemiş sanayisinden, incelikli bir sosyalist politikacı çıkabileceğine Kautsky hiç inanmadı. Rusya’nın plebleri, burjuvalığın, burjuvazi ve burjuva kurumların üzerinden atlamaya çalışan zavallı diktatörlerdi onun gözünde.
Elbette Kautsky de plebleri, hatta bolşevik atılganlığını seviyordu. Bunu en karşıdevrimci kitaplarında bile bulmak mümkündür. Kim bilir, bolşevikler belki de hayırsız evlâtlarıydı bu yaşlı/eski devrimcinin. Ama hiçbir şey, uzun ömründe kan ve ateş içinde verdiği mücadeleler, yaşadığı baskılar, hiçbiri onu bir fikr-i sabitten kurtaramadı: Rusya geridir ve iktidar burjuvazinin hakkıdır. Rusya burjuvazinin üzerinden atlayamaz. Sığındığı nokta şudur: Özgürlükleri zincirlerinden herkes için boşaltalım, burjuvaziyi önce dizginleriz, sonra da bu özgürlükler sayesinde “süreriz”. Hem de demokrasi içinde yaparız bunu. Böyle bir naiflik…
Modern zamanların ilk enternasyonalist pleb iktidarının, faşist saldırganlığın kapitalist restorasyon planlarına direnebilmek amacıyla demokrasilere ve demokratlara yaklaşmasını, “onlara yakışmayacak kadar” incelikli bir arayış olarak değerlendirdiği söylenebilir Kautsky’nin. Fakat kaba bir “köylü kurnazlığı” olarak çizmek istedi bu arayışı. Öyle damkgaladı. Kesinlikle sosyalist politika değildi bu arayış onun gözünde. Ölümünden önce yazdığı son yazılarından bizce en önemlisinde vurguladığı da odur: Bugüne dek demokrasiyi hor gören, ona hiç değer vermeyen komünistlerin, şimdi demokrasi şampiyonluğu yapması, demokratlara yaklaşması bir riyâdır. Bu sözcükleri kullanmasa da itirazının anlamı budur: “Sadece muhalefette oldukları yerlerde demokrasiyi savunurlar. Ama egemenliklerini ilân ettikleri yerlerde onu imha ederler ve halkın her türlü özgürlüğü üzerinde en acımasız baskıları uygularlar.” (3)
Uçarı bir vurguyla şu söylenebilir: Kautsky’nin çok kızdığı komünistler hep emekçi halk ve kendileri için özgürlük talep ettiler. Kendilerini emekçi halkın, proletaryanın en gelişmiş parçası, temsilcisi olarak gördüler. Emeğin yegâne temsilcisi olarak kendilerine özgürlük istemeyi de hiç haksızlık saymadılar. Bunu daha önce vurgulamıştık. Ayrıca marksizmin öne çıkardığı tarihsel gelişim yasaları doğrultusunda hareket ettiklerine inanıyorlardı. Tarihsel bir haklılıktı bu. Eski sınıflar, eski egemen sınıflar için özgürlük istemeyi, tarihe bir ihanet saymalarını normal karşılamak lâzım. Yıkılmış rejimin kalıntılarına özgürlük vaat ederek sosyalizmin kurulamayacağını çabuk fark etmişlerdi.
Dolayısıyla demokrasi ve hele hele sosyal demokrasi ile aralarındaki bağları koparmaları diktatörce heveslerinden değil, marksizmden, marksizmin tarihsel gelişim yasalarına verdikleri önemden ileri geliyordu. Peki, Ekim Devrimi ile marksist teorinin içinden çatladığını söyleyebilir miyiz? Galiba öyle. Lenin ve yol arkadaşları, marksizme irade enjekte ettiler. Böyle olunca da demokrasi türünden geri tarihsel talepleri karşılarına almak zorunda kaldılar. Ancak burada hepsinden önemli olan, nazi tecrübesinin, sosyalist tecrübeyi geri çekilmeye, mevzi kaybına zorlamasıdır. Bunun en önemli örneği de birleşik cephe arayışlarıdır.
Kautsky’nin riyâ olarak gördükleri, sosyalist devrimciler açısından son derece açık ve olağan bir karakter taşıyordu. “Onların bize vermek zorunda kaldıklarını, biz onlara vermeyeceğiz” diyebiliyorlardı. Tarihsel haklılık, burjuva eşitlik düşüncesinin üzerine çıkmıştır artık. Faşist ve nazist tecrübe, bu haklılığı önemli ölçüde zedeledi. Nazi damgalı kapitalist restorasyon saldırganlığına örülen duvarda, demokrasi ile önemli gedikler açılmıştı ve bunu nazizmin en büyük başarısı olarak görmek gerek. Kitlelere duyulan ihtiyaç, kitlesel desteğe duyulan ihtiyaç, tarihsel haklılık duygusu ve fikrini yumuşatmak gibi bir sonucu hazırladı. Nazizmin askeri yenilgisi, maalesef kapitalist restorasyonun ileri zamanlardaki zaferine teorik bir eşik oldu.
Bu çizgide yürümeye devam edersek, göreceğimiz bir başka şey de şudur: Kautsky için kitleler son tahlilde yanılmaz. Bu tür vurguların Lenin ve özellikle Stalin tarafından da bol bol yapıldığını biliyoruz. Aradaki tek fark, sosyalist iktidarın temsilcileri için bu yanılmazlık sosyalist kuruluş sürecinde söz konusu iken, Kautsky’de bunun kapitalist zamanların da alâmet-i fârikası olarak temayüz etmesidir. Yani şu: Kitleler sosyalist toplumun inşa sürecinde ve bu sürece katıldıkları oranda bir yanılmazlık taşırlar. Oysa Kautsky’de bunun neredeyse ebedi bir karakteri vardır. Kitlelerin sosyalist hedeflere yönelmeleri için ya da sınıf mücadelesini kazanmaları için özgürlük ve demokrasi yeterlidir. Bu kadar da değil. Özgürlük ve demokrasi, bütün sınıflar için tabii, sosyalizmin olmazsa olmaz özelliğidir. Yani kitlelere bütün özgürlükleri, tam bir demokrasi tanımazsanız, yaptığınız sosyalizm olmaz. Şark despotizminden sosyalizm çıkmaz. Söylenen budur. Kautsky de budur.
Bolşevikler ise meseleye hep daha farklı baktı. Belki de bakmak zorunda kaldılar. NEP (Yeni Ekonomik Politika) deneyimini müteakip, bir şeyi yakaladılar: Özgürlük ve demokrasi sınıf düşmanlarına tanındığı andan itibaren, kitlelerin de nabzı elden kaçırılmış demektir. Hatta açık açık şunu söylemek gerekir: Kitlelerin (sosyalist hedefler doğrultusunda hareket etmesi için gereken) “denetimi” elden kaçırılmış demektir. Siyasetin ise tek amacı kitlelerin denetimini sağlamaktır. Bolşevik yönetimin kendileri ve emekçi halk için istedikleri ve karşıtlarına asla vermeyeceklerini söyledikleri demokratik özgürlükler, ilericiliğin garantisi değildi. Değildi, çünkü bu alanda burjuvazinin sadece kendisi değil, sınıflı toplumun tüm mirası ve ideolojik tasallutu kitleleri etkiliyordu. Hangi “demokratik ikna” yöntemiyle Rus mujiğini iki on yıl içinde dünyayı yerinden oynatacak bir sanayileşmeye ikna edebilirdiniz? Tarihsel hedeflere kitle desteği, sosyalist bir baskı sürecinden kaynaklanıyordu: Baskının sadece burjuvazinin üzerinde değil, eski toplumun etkisi altındaki kitleler üzerinde de uygulanması bolşevikler için siyaset ve özgürleşmeydi, Kautsky ve saf marksistler için de “şark despotizmi”.
ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİ VE ESKİ TOPLUM
Kautsky’nin bir yanıyla haklı olduğu söylenebilir: Kitleler, özgürlük ve demokrasi istiyor, ancak eski toplumdan kopmaya pek niyetli görünmüyorlardı. İstekleri, Kautsky için emirdi. Bolşevikler için ise kırılması gerekli gerici bir inat. Buharin’in sözleriyle “İkibuçuğuncu Enternasyonal’in bu önderi”, “sosyalizmin zararsız havariliğinden diyalektik olarak karşı devrimin en tahammül edilmez havarisine dönüşmüştü”(4), proletarya ile sosyalizm arasında hep dolaysız bir bağ aradı. Böyle olunca da, burjuvazinin hukuki sınırlarını zedelemeden, özgürleşen işçilerin ellerindeki demokrasiyle burjuvaziyi alt edeceklerine inandı. Eğer zaten tersi oluyorsa, yani kitlesel olarak sosyalist harekete ve siyasete bir direnme söz konusuysa, orada henüz sosyalizmin kurulması mümkün değildi. Saf marksizme göre “proletarya burjuvaziyi tükürse boğar ve boğmalıdır”. Buharin 1925 yılında Kautsky’yi “uluslararası burjuvazinin havarisi” olarak damgalar, Sovyetler Birliği’ni savunurken, son derece haklıydı.
Elbette sosyal mücadele tarihinde sosyalistler böylesi basit ve doğrusal mantıklara itibar etmemeyi denediler. Hatta Kautsky’nin de bunu “İktidar Yolu” kitabında gördüğünü söyleyebiliriz. Ama onun bir başka derdi daha vardır: Sosyalizmi yakıştıramadığı bir ülkenin yönetimindeki siyasal kadroların, her türlü dolambaçlı yola girip, gerekirse şeytanla bile pazarlığa oturup, sosyalist kuruluşa nefes aldırma ve yaşatma imkânları aramasını, bu inadı da çirkin buldu. Stalinist kadrolardan son derece rahatsızdır. Böylesine canlı ve zikzaklı bir arayış çizgisini, geri dönülmez bir sosyalizm inadını hiç elden bırakmadan siyaset haline getirebilmelerini, deyim yerindeyse, affedemedi. “Riya” suçlamalarının arkasında böyle bir aşağılık kompleksi de yatıyordu.
Sovyet ülkesinin dış politikada izlediği çizgiyi değerlendirirken ve ileri zamanlara yönelik projeksiyonlarda Kautsky önemli hesap hataları da yapmıştır. Rusya’yı doğusundan Japonya ve batısından da Almanya’nın tehdit ettiğini görüyordu. İnanmadığı ve onu Trotski ile 1937 yılında buluşturup, devrimin imkânsızlığına götüren bir şey de şuydu: “Rus ordusu sırf kendi başına bu iki saldırgana direnemez.”(5) Bu uçtan tutup yürümeyi deneyelim: Kautsky’nin kötümserliğini, o dönemde herkes, bolşevik kadrolar hariç, görüyordu. Belki bolşevik kadroların da zaman zaman umutsuzluğa kapıldığını gösteren iki işaret, birleşik cephe politikası ile 1939 yılında Almanya ile imzalanan saldırmazlık anlaşmasıdır. Bu kötümserlik 1943 yılı başına, Stalingrad’da talihin dönmesine kadar egemenliğini sürdürdü.
Bu süre içinde Sovyet emekçilerine “demokratik dayanışma” sağlandığını kim söyleyebilir? Ekim Devrimi’nin yetiştirip kapitalist restorasyonun önüne diktiği o yüzyılın başında doğan kuşak, daha 20’li yaşlarında partizan grupların ve tümenlerin komutanlığına atandılar. Onlar hariç, kimse dünyanın tepesine binmeye çalıştığı Sovyet ülkesinin, bu ateşin dışına çıkabileceğine inanmıyordu. Nazizm, faşizm ve Japon militarizminin iki taraflı tehdidinden sıyrılabileceklerine, görülen o ki, bir tek yeni Sovyet insanı inandı. Kautsky dahil “o taraflardan” kimsenin Sovyetler’e bir şans tanıdığı söylenemez.(6)
Belki Kautsky’yi böyle bir uzak görüşlülüğe sahip olamadığı için affetmek mümkündür. Kautsky, Rusya’ya hiç inanmamıştı. Başından beri. Diğerlerinden bir farkı buydu. Çünkü Ekim Devrimi ile Rusya’da sosyalizmin kurulabileceğini haykıranların çoğu, sonradan, Buharin, Trotski ve izleyicileri, giderek bu inançlarını yitirdiler. Kautsky gibi dışarıdan değil, içeriden sosyalist kuruluşa darbe indirdikleri için, acımasız denebilecek bir biçimde tasfiye edildiler; ne yazık ki içsavaş yasaları işliyordu: Geri Rus toprağında kurulan sosyalizmin, kapitalist restorasyon ve uluslararası burjuvaziye karşı direnmesinin mümkün olmadığını savundular.
Rusya’ya en çok inanan, bir Rus değil, bir Gürcü oldu: Stalin.
ANTİDEMOKRATİK BLOK HİSTERİSİ
Kautsky, Rusya’da iktidarı elinde tutanların birden demokrasi çağrısı yapmaya başlamalarını kuşkuyla karşılamıştı, bunu belirttik. Ona göre bu basit bir oyundur ve “Rusya’nın iç politikasıyla taban tabana zıttır.”(7) Kautsky, batısından ve doğusundan iki canavarla tehdit altında bulunan Rusya yöneticilerinin, egemenlerinin, anlaşabileceğini ileri sürmüştü. Kurduğu senaryo şuydu: Böyle bir ortaklık durumunda, yani Sovyetler Birliği’nin Alman nazizmi ve Japon faşistleriyle bir anlaşma yapması durumunda, ortaya müthiş güçlü bir antidemokratik blok çıkmış olacaktı. Dünyadaki tüm demokratik devlet ve partiler böyle bir antidemokratik cephe karşısında son derece güç durumlara düşecektir. Kautsky saf marksizmden hainliğe çoktan terfi etmişti: Kapitalist sisteme Kautsky’nin biçtiği değer olarak “demokratik ülkeler” gerçi berbat durumda kalacaklardı ama kitlelerin kendilerine içten bağlılıkları yeni bir şans demekti. Diktatörlüklerde, ki bolşevik diktatörlükle Alman ve Japon faşist diktatörlükleri aynı derecede iğrenç rejimlerdir bu eski sosyaliste göre, kitleler kayıtsız ve isteksiz, hatta devlete düşman olduğundan, “demokratik ülkelerin” bu tür bir “mutasavver” savaşı kazanmaları normaldi. İyi.
Demokrasi aydının kurdudur, daha bir vurguyla söylenirse, demokrasi aydının ölümcül kurdudur. Demokratik takıntının olduğu yerde aydın yoktur ve tersi, aydının olduğu yerde demokratik takıntı yoktur. Bir başka ifadeyle aynı titizlik öne çıkarılabilir: Demokrasi, aydından teknokrat imal etmenin çağdaş reçetesidir. Kapitalist çürüme ve çürütmeye daha uygun başka bir reçete henüz gündemde bulunmuyor.
Kautsky, 1910’dan itibaren, yani “İktidar Yolu” yayınlandığı dönemden sonra zavallı bir teknokrat olmaya mahkûm edildi. Bu mahkûmiyeti 4 Ağustos 1914’te Reichstag’da savaş kredilerini onaylayan SPD ile de imzalanmış sayılmalıdır. Ancak Ekim Devrimi bu zavallı teknokrattan, ki bu teknokratlığında en önemli pay “saf marksizme” aittir, sosyalizmin kanına susamış bir hain imal etti. Bu bir suçsa eğer, Ekim Devrimi’nin “suçu”dur: Yeni zamanlar ve yeni hayat önce kendi büyüklerini yiyor. Dolayısıyla “İhtilâl evlatlarını yiyor!” vurgusunu tersinden takip etmek lâzım: İhtilaller önce kendi babalarını yiyorlar. Daha doğrusu: İhtilalin evlâtları, önce ihtilalin babalarına dönüp onlarla hesaplaşıyorlar.
Böyle bakınca emekli ve sosyalizmin amansız düşmanlığına terfi etmiş bir Kautsky’nin, birbiri ardına “tutmayan” tespitler yapmasına anlam vermek kolaylaşıyor: “Stalin’in Hitler’le anlaşması elbette pek mümkün değil.”(8) Bunu “tercüme” etmemiz lâzım. Maocu kamptan tutun, trotskist macera üzerinden “yeni sol”a, yani sosyalizmin amansız düşmanlığına oturmuş “sorumsuz” arayışlara kadar her kesimin bugün paylaşmakta sakınca görmediği “Stalin-Hitler paktı hataydı” tespitini büyük bir kolaycılık, o nedenle de siyasal bayağılık olarak damgalamak mümkün ve doğrudur. Ama bizim “tercümemiz” ikili bir yüz taşır. Birincisi: Stalin’in Hitler ile anlaşamayacağını söylediğinde Kautsky bir yanıyla Sovyet deneyiminin sosyalist karakterini kabullenmiştir. Kelime kelime tekrarlamasına gerek yok. Ancak ileri zamanlarda bir faşizm-sosyalizm hesaplaşmasını görebildiği de itiraf edilmelidir. Yalnız kısa vadeli, ömrünün yetmeyeceği bir gelişmeyle yaralıdır: Maalesef Stalin ile Hitler, Kautsky’nin ölümünden bir yıl sonra bir “saldırmazlık paktı” imzalayacaklardı. Demek ki, mümkünmüş. Bu politik girişimi, koşulları göz ardı edip “sosyalizme ihanet” olarak görmek için kaba bir Stalin düşmanı olmak yeterli. Ama bizim tezimiz daha farklı bir yerde. İki: Kautsky böyle bir anlaşmayı mümkün göremediyse eğer, bu biraz da onun “Sovyet geriliği ve gericiliğinin politik sınırlılığına” takılıp kalmasından kaynaklanmıştır. O yarım pabuçlu “Gürcü parçası” mı bir dünya politikası takip edecek ve hatta dünyadaki gelişmeleri belirleyecektir? Sovyet deneyimindeki sosyalist damga marksist Kautsky’yi elbette rahatsız edecekti, ayaklarının altındaki toprağı, marksizmi çekip alıyordu çünkü. Bunun dışında, kaba, cahil, gelişmemiş Rus pleblerinin ve politikacılarının da bu tabloya sıkıştırılması gerekiyordu.
Son araştırmalar 1939’daki saldırmazlık anlaşmasının Hitler’in ısrarlı politikasıyla gündeme geldiğini kanıtladı. Stalin’in bir nefes alma ve Hitler sürülerinin nihai saldırısına karşı hazırlanma şansını yitirmek istemediği için yanaştığı bu “paktı”, Kautsky 1937 yılında mümkün saymıyordu.(9)
Ölümün eşiğindeki marksist, böyle bir anlaşmanın her iki ülkenin iç politikasında önemli altüst oluşlara yol açağı iddiasındadır. Olayların ve sosyal mücadelenin hızı, Kautsky’yi şaşkına çevirmişti. Bunu genellemek mümkündür: Sosyal mücadelenin gelişim hızı marksist teoriyi de şaşkına çevirmişti. Geçmişin teorik yükü, tarihsel gelişimin önüne çıktıkça, devrimci, bir ikilem içinde kalır: Ya teorik öncüllerle, istenirse buna ideolojik kalıplar da diyebiliriz ve pek de yanlış olmaz böyle bir çerçevede, uyum içinde yaşayacaktır (örnek: Kautsky), ya da tarihsel hedefler adına teorik saflıktan çok uzakta bir ilerleyiş içindeki politikaya ağırlık verecek, yeni toplumsal-pratik dinamiklerden çıkış yolları açmaya çalışacaktır (örnek: Lenin ve Stalin). Oysa Kautsky, marksist önermelerin siyasal mücadele için yeterli olduğunu düşündü hep. Bu, kapitalizme yarayan bir saflıktır.
BATI DEMOKRASİSİNİN GÜCÜ TARTIŞILMAZ!
Gerçek demokrasi, kitlelerin seyahat özgürlüğüdür, ifade, basın, toplantı ve örgütlenme özgürlüğüdür yaşlı marksist için. Gözündeki parlamento da bir “Evet makinesi” değil, bir tartışma kürsüsüdür. Böyle baktığı için, 1936 Anayasası’nı dünyanın en iyi demokrasisi olarak sunan Stalin’i “Hitler ve Mussolini de aynı şeyi söylüyor” diye yanıtlar. Stalin’i demokratik ülkelerdeki kamuoyunu kazanmaya çalışmakla suçlar.(10) Kautsky için Batı demokrasilerinin gücü tartışılamaz bile.
Bir lahza durmak lâzım: Marksistleri Ekim Devrimi’nden sonra sosyalizmin gerçekleşebilirliğine olan inançsızlıklarıyla damgalamak hiç de haksızlık değildir. Lenin’siz bir marksizmin kapitalizmin malı olduğu ilk sosyalist ülke deneyimi karşısındaki tutumlarda billurlaştı. Kautsky için de önemli olan şey, kendisini haklı çıkaracak şeydir: Eğer Stalin ve komünistler “demokrasi ve faşizme karşı birleşik cephe” diye bastırıyorlarsa, bunun tek anlamı olabilir: Batı demokrasilerinin muazzam gücü! Bütün kartlarını “Batı”ya oynayan Kautsky eğer savaşı yaşamış olsaydı ne diyecekti? Batı’yı, nazi sürülerinin Sovyetler Birliği’nde bir kapitalist restorasyon için başarıya ulaşmasını sağlamak amacıyla beklerken gördüğünde ne diyecekti? Avrupa, çok zayıf olduğu için mi nazi saldırganlığına karşı sesini çıkaramadı, yoksa Avrupa burjuvazisi için nazi aykırılığının sonuçlarından daha önemli olan, bu sürünün tek ülkede sosyalist deneyimi haritadan silmesi miydi? Avrupa, ne yazık ki işçi sınıfı da dahil olmak üzere, olağanüstü mürai ve sosyalizm düşmanıdır. O zaman da öyleydi bu: 1943’te savaşın kaderi dönünceye kadar hain Avrupa, daha doğru ve geniş bir ifadeyle hain Batı, ikinci cepheyi açmadı. Cepheyi Sovyet halkının zaferi ufukta görülür görülmez açtı: Amacı sosyalizmin yayılmasını önlemekti.(11)
Bunun muhtelif sonuçları olmak gerekir. Biri, Batı’nın iğrenç hesaplılığıdır. Diğeri de demokrasisinin hiçbir güç taşımadığıdır. Nazi saldırısı karşısındaki resmi, yılanın karşısında donup kalmış bir tavşana benziyordu daha çok. İki olasılık ve gerekçe de birbirinden berbattır. Batı, “İtin iti kırması” prensibiyle hareket etmediyse eğer, bu iyi yürekliliğinin tek anlamı vardı: Çürümüş ve güçsüzdü! “Stalinist barbarlık” dışında nazist cinayetlere kimse etkili bir direnç gösteremedi. Bu dirençsizliği, birleşik cephe çağrılarının gereksiz ve teorik zafiyet nedeni olduğunu kanıtlayan bir başka gösterge saymak gerek.
Ardı ardına tutmayan tespitleriyle Kautsky, kendisiyle birlikte Marx’ı da dibe çekiyordu.
Ortak kaygı gündemden Ekim Devrimi ile beraber kalkmıştı, ancak bu gelişmenin önünde bir engel olarak hep sosyal demokrat gelenek ve mirasçıları durdu. O halde sorulacak olan soru şudur: Ekim Devrimi sonrasında ve bolşevik rüzgârıyla dünyadaki sosyalist ve sosyal demokrat partilerin parçalanması, kelimenin doğru anlamında bilimsel sosyalistlerle sosyal demokratların yollarının ayrılması, aynı zamanda sosyalist siyaset ve mücadelede marksizmin, Marx ile beraber saf haliyle “karşıya” itilmesine bir örnek sayılamaz mı? Zor sorular ve bu zor sorulara verilecek kolay cevaplar vardır. Ancak burada bir kolay soru ve bir zor cevapla karşı karşıyayız: Evet, öyledir. Lenin’le birlikte marksizm veya Lenin’li marksizm, içindeki, daha doğrusu önündeki Marx’lı engeli kusmak zorunda kalmıştır ve özellikle Avrupa’da komünist partilerin doğumunda böyle bir hesaplaşma görmek lâzımdır. Marx’ı kurtaran bu görüş, Marx ve marksizmin devrimci yapısının tümüyle inkârı değil, tam tersine ondaki devrimci kilidin muhafaza edilmesi demektir.
1920’lerde TKP’nin doğumunu da içeren böyle bir dalgada, böyle bir tepkiyi yakalamak gerekir. Tabii bunun tartışılması tek ülkede sosyalizm koşullarında, üstelik çok haklı olarak, mümkün değildi. Siyaset, sosyalist siyaset de bir görevler ve müdahaleler sıralamasıdır; sıra gelmemiş kabul edilmelidir. Bu ortak kaygının ucundan yürümeye devam edelim: Sosyal demokrat gelenekten gelenler, büyük ayrışmanın eşiğinde ve ertesinde hep sınıfın birliğini öne çıkardılar. Bunu bolşevik müdahalenin de ilgi alanı içinde sayabiliriz. Kautsky ile gelen çember, demokrasiyi istiyordu, çünkü bu sayede sosyalistler (sosyal demokratlar anlaşılmalıdır) ile komünistler arasındaki çelişkinin giderilebileceğini düşünüyordu. Bu, hayati bir önemi haizdi. Tamamiyle bir I. ve II. Enternasyonel tavrıdır: Proletarya asla bölünmesin! O zaman şunu da söyleyebilir miyiz? Birleşik cephe siyaseti, bir yüzüyle komünist hareketin I. ve II. Enternasyonel’e dönmesi, ona dayanması anlamına geliyordu. Bu ihtiyacın nereden doğduğu, tarihsel haklılık arayışları falan şu aşamada önemli değil. Birer kitle hareketi olarak faşizm ve nazizm, uluslararası sosyalist hareketi gerçekten de köşeye sıkıştırmıştı. Bir gerilemenin olmadığını kim söyleyebilir?
FAŞİZMLERİN AÇTIĞI ASIL YARA
Her faşizm, sanıldığından çok daha ağır bir yenilgidir: Tarihin ileri kilometre taşlarına kadar uzanan bir hezimettir. Bunu kitlesel faşizmlerin değil, tekelci devleti tahkim olarak tanımlanabilecek neofaşizm (1973 Şili, 1980 Türkiye vs.) deneyimlerinin sonuçlarına bakarak da söyleyebiliriz: Faşist tahkimat, dönemini aşarak asıl insanların idrakinde, bir bütün olarak insan malzemesinde, proletaryanın ta kendisinde onulmaz yaralar açmıştır: Proletaryayı çürütmeyi başarmıştır. Şiddet kullanarak kapitalizmin insanını yaratabilmiştir.
I. Enternasyonal de, II. Enternasyonal de marksizmin ruhuna sadık birer “örgütlenme” biçimiydi. Zaten I. Enternasyonal bizzat Marx’ın yönetiminde kurulmuş ve faaliyet göstermişti. Kautsky haklıdır: I. Enternasyonal’e “Komünist Manifesto” egemendi. Ancak somut olarak sınıfla, işçi kitleleriyle bir bağlantısı yoktu, tek önemi Marx gibi dönemin en parlak kafasının işin başında bulunmasından kaynaklanıyordu. Paris Komünü ile I. Enternasyonal de yıkıldı. Marx’ın ölümünden altı yıl sonra II. Enternasyonal kuruldu. O da marksizmin ruhuna uygun bir örgütlenmeydi. Ona da “Komünist Manifesto” egemendi. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte II. Enternasyonal de yıkıldı. Yıkılan bir tarz-ı siyaset olarak “Komünist Manifesto” ve onun sosyalizm/tarih anlayışıydı. Biz birincisine I. Çıkış, ikincisine de II. Çıkış adını verelim. Her iki çıkış da Lenin’siz marksizmin yenilgisine işaret etmiş değil midir? Lenin’siz marksizm bir iktidarsızlık teorisidir. Bu nedenle de saf haliyle burjuvazinin “hoyrat sevgilisi”dir.(12)
I. ve II. Çıkış’ın ortak özelliği, blok halinde ve kitlesel bir proletarya iktidarına oynamalarıydı. I. Çıkış bir işçi iktidarı denemesiydi. Komün’le birlikte çöktü. Bu, Marx’ın da zaten daha önceleri başlayan pratik siyasetten uzak kalma sürecinin dönüm noktasını gösterir. Birinci Dünya Savaşı’nın patlaması da işçi iktidarı arayışlarının, Avrupa sosyalistlerinin bütün rüyalarının sonu oldu. I. Çıkış’la ve Komün yenilgisiyle Marx ve marksizm siyasetten çekildi. II. Çıkış’la da Marx’ın sadık öğrencileri yükseliş ve düşüşü yaşadılar. Ancak sonları Marx’a benzemedi: Doğrudan burjuvaziye iltihak ettiler.
Birinci Dünya Savaşı biter bitmez II. Enternasyonal yeniden kuruldu. Ama Ekim Devrimi gelmişti ve çoktan uluslararası işçi sınıfı hareketini bölmüştü. III. Enternasyonal, işçi sınıfının ilk siyasi iktidarı türünden bir başarının ürünüdür. Bir yanıyla hegemonya sorununu öne çıkarmış oldu. Bolşevizmin hegemonyal egemenliği değildir III. Enternasyonal’i bu denli önemli kılan. Elbette bolşevik müdahale saf siyasal bir veri olarak alındığında çok önemli bir gelişmedir. Ancak onu da III. Enternasyonal’i de düşünüldüğünden çok daha etkili kılan şey Ekim Devrimi oldu. Somut bir siyasal iktidar deneyimiydi çünkü.
Buradan bir sonuç çıkarmak mümkündür. Bir coğrafyada, ama olabildiğince geniş bir mekân ve zamanda siyasal iktidar ele geçirilip, somut bir başarı olarak kabul ettirilmedikçe, uluslararası arenada kalıcı müdahaleler yapmak mümkün olamıyor. Nitekim I. ve II. Enternasyonal bir tasarruf olarak çökerken, III. Enternasyonal daha başka bir kaderi yaşamak durumunda kaldı. İktidarsızlık, I. ve II. Enternasyonal’i çökmeye, çürümeye mahkûm etti. Aynı şey III. Enternasyonal için söylenemez. Bunun önemine bir başka vurgu eklenebilir: Trotskist IV. Enternasyonal ve daha başka zaman zaman birkaç sol mezhebi heyecanlandırmaktan başka birşeye yaramayan yeni “enternasyonal” toplama merakları da hep “fos çıktı”.(13) Demek ki siyasal iktidar, uluslararası arenada, siyasi olsun, teorik olsun, bir yeni çıkışı özleyenler için olmazsa olmaz bir koşuldur.
Gelinen nokta şudur: Bolşevik müdahale, Kautsky bu konuda yüzde yüz haklıydı, en büyük bölücülerden biriydi. Bu, tabii Kautsky için korkunç bir şeydi. Ekim kadroları uluslararası işçi sınıfı hareketini bölmekten hiç çekinmediler. Kautsky’nin aklının almadığı, yani o doğrusal tarih anlayışına sığdıramadığı şey, proleter kitlelerin bölünmesi, onların doğrudan müdahalesine set çekilmesiydi. Böyle bir çerçevede bakınca, Kautsky’nin birleşmeye olan merakıyla, yenilgiye mahkûm kaderi arasında bir paralellik kurmak kaçınılmaz oluyor. “Ne pahasına olursa olsun sınıfın birliği” diyen Kautsky ile bunu önemsemeyen bolşevik müdahale arasında büyük bir fark, hattâ uçurum olduğu doğrudur. Ekim kadroları son derece mağrurdular, ne pahasına olursa olsun birlik değil, somut hedefler doğrultusunda proletaryaya dayatılmış bir siyaset örgütlemekten yanaydılar. Proletaryayı da değiştirmek istiyorlardı. Kautsky, marksizmden hareketle demokrasiye ve (böylece de) devrim düşmanlığına geçiyor; onun karşısındaki Ekim kadroları ise proletaryayı değil, marksizmi de “devrimci marksizm” ve “demokratik marksizm” olarak ikiye bölmüş oluyorlardı.
Marx’ın düşünsel sisteminin, marksizm, eğer müdahale edilmez ve katkıda bulunulmazsa, gericiliğe de açık olduğunu çok tekrarladık.(14) Devrimci bir mücadelenin, devrimci bir teorik müdahalenin olmadığı yerde, marksizmden bile devrimci bir teori olarak söz etmek imkânsızdır. Kautsky’nin Marx’ta takılıp kalmasını o nedenle devrimciliğine garanti değil, tam tersine gericiliğine bir gerekçe olarak görmek gerek. Israrı, gerici bir ısrardır ve artık öyle bir noktadadır ki, bolşevizmin yayılan etkisinin Birinci Dünya Savaşı’ndan bile çok daha kötü olduğunu söyleyebilmektedir. Bolşevikler dünyadaki tüm sosyalist partileri ikiye bölmüşlerdir: “O zamandan beri hepsi iki parçaya ayrılıyor: Kendi kendini yöneten kesimle Moskova’dan aldığı komutlarla yürüyen kesim.”(15) Kautsky için bu, “Komünist Manifesto”nun sonundaki çağrının reddidir: “Dünyanın tüm işçileri, birleşiniz!”
Bolşevikler bu çağrıya ihanet etmişlerdi onun gözünde.
Çok mu haksızdı?
Bolşevik siyaset “Komünist Manifesto”nun saf anlamına gerçekten ihanet etmemiş miydi? Onu burjuvazinin yedeğinde görmemiş miydi? Nazi propagandasının da altını imzalayabileceği bir Ekim Devrimi düşmanlığına elinde genç Marx ve Engels’in 1848 tarihli bu broşürüyle savaş ilân ederken Kautsky, bolşevik kadroların bunu sadece bir ihtiyarın densizliği olarak mı gördüklerini söyleyeceğiz?
Türk komünistlerinin de hocalığını yapmış Berlin Üniversitesi’nde iktisat profesörü Werner Sombart, Engels’in mektup arkadaşıydı, marksizmi ve “Das Kapital”i üniversite dünyasına sokan adam diye bilinirdi. Nazi canavarlığını destekleyerek öldü.(16) Peki, bu desteğinde, hiç değilse kitaplığında, “Komünist Manifesto”nun olmadığını kim inkâr edebilir? Vedat Nedim Tör’ler, Burhan Belge’ler, İsmail Hüsrev’ler, Sombart’ın geldiği yerden çok mu farklı bir yere gelmişlerdi? “Kadro”da hiç mi marksizm yok?
En doğrusu şu belki: Devrimci teorinin garantisi yok!
___________________________
NOTLAR:
(1) Karl Kautsky, “Kommunismus und Demokratie”; Peter Lübbe, Kautsky gegen Lenin içinde, Berlin/Bonn 1981, s. 201.
(2) Sonunda dünya pleblerinin ve ezilenlerin desteği Sovyetler Birliği’ni satmayı başaranların arasında yer alan bir perestroika yazıcısı, Mihail Şatrov, bir oyununda Stalin’in karikatürü olarak Andre Marty’yi çiziyor: “Ustalar Londra Kütüphanesi’nin sessizliği içinde iyi fanteziler çıkarmışlardı. Yığınların canlı yaratıcılığı, emek gücünün kurtuluşu, demokrasi, politikada açıklık, ahlâk, girişimcilik ve güzel cümlelerde kalan bir karmakarışıklık. İyi ama realite nasıl görünüyor? Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla mülkiyet hırsının tamamen ve hemen ardından tasfiye edilemediğini de duymamak için küp gibi sağır olmak gerekir. Yüzlerce yıldır insan, hep aynı insan. Hep en iyisini ister ve herkesten de korkar. Kavgamızın hedeflerini kesinlikle algılayamaz. Biz, isteyip istememesi hiç önemli değil, insanı mutlu bir hayata doğru yöneltmeye mecburuz.” (Mihail Şatrov, Vicdanın Diktatörlüğü, İstanbul 1990, s. 54.) Böyle şeyler söyledikleri için insanlar cani ilân edildi. Sınıflı toplumların tarihini çürümenin tarihi olarak gördüğü ve onunla şiddetle mücadele edilmesi gerektiğini siyaset saydığı için Stalin “kasap” sayıldı. Demokratlar, Sovyetler Birliği’ni yıkıp kalıntılarını peyderpey emperyalizme “okutmayı” sonunda başardılar. Şimdi mutlular.
(3) Kautsky, ibid.
(4) Nikolaj Buharin, Kautsky und Sowjetrussland, (Berlin 1925) Frankfurt Main 1982, s. 10.
(5) Kautsky, ibid., s. 202.
(6) Bu direnişe en güzel örneklerin başında Leningrad geliyor. Tarihte eşi görülmemiş gaddarlıkta bir kuşatmaydı. Sonra önemli ve en üst görevlerde bulunan isimlerin, örneğin önceki Batı Almanya cumhurbaşkanlarından Weizsäcker’in de işgal subayı olarak görev aldığı kuşatmada Leningrad 1 milyon insanını kaybetti. Bu ölümlerin ise 800 bini açlık ve soğuktandı. Oysa nazi sürülerinin tek talebi halkın teslim olması ve kenti terk etmesiydi. Direnişin iki anlamı olmalı: Bir, Sovyet üst yönetimine duyulan güven; iki, sadece nazi saldırısına değil, demokratik dünyanın ikiyüzlülüğüne karşı duyulan tepki. Öncesi yoktu, “öyle” bir kuşatmanın sonrası da yaşanmadı. (V. M. Kovalçuk, “Leningrad im Zweiten Weltkrieg”, Städte im 2. Weltkrieg içinde, Marlen P. Hiller ve diğerleri, Essen 1991, s. 70.)
(7) Kautsky, ibid.
(8) ibid.
(9) Stalin hep devrimci kaldı. Bunu kesinlikle bir övgü olarak görmemek lâzım. Her hal ve şartta hep devrimi düşündü. Hep sosyalist devrim için siyaset yaptı. Bütün hatalarının üzerine çekilebilecek bir örtü bu olabilir. Yüzyılın en önemli hesap adamlarından biriydi. Tarih, bu “Gürcü plebin” tek hesabının sosyalizm olduğunu gösteriyor. Nazi Almanyası ile ilk bakışta getirdiği götürdüğünden fazla gibi görünen pakt da anlaşılabilir. Zaman kazanması gerekiyordu ve eğer Kızılordu Berlin’e girmeseydi bu girişim sadece Avrupa’dan değil tüm dünya üzerinden sosyalizmin daha 1940’ların başında ve asırlar sürebilecek şekilde silinmesiyle bile sonuçlanabilirdi. Aynı Stalin 1948 sonrasında Alman Komünist Partisi Başkanı Max Reimann’dan Adenauer rejimini devrimle yıkılmasını istemişti. Şartların ne kadar farklılaştığını yakalayıp yakalayamadığı kuşkuludur. Ama aklını sosyalist devrim ile bozmuş bir politikacı olduğu da açıktır. (Fritz Krause, “Deutschland im Kalten Krieg”, Z., Nr. 13 (März 1993), s. 192.) Aynı duyguların Çin olaylarında da öne çıktığına 1995’in son günlerinde International Herald Tribune dikkat çekti. Son araştırmalar 1950 yılının ekim ayında Stalin’in gerektiğinde bir dünya savaşını bile göze alabildiğini gösteriyor. Mao’ya hitaben 7 Ekim 1950 tarihli bir yazıda Stalin, Kuzey Kore’deki sosyalist hükümetin her hal ve şartta korunması gerektiğini belirtmiş. Eğer olaylar Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açacak olursa, Stalin, bundan çekinilmemesi gerektiğini, böyle bir kararın henüz Batı Avrupa askeri açıdan zayıf iken alınmasında isabet olacağına dikkat çekmiş. (Frankfurter Allgemeine Zeitung, “Kriegsbereit”, 3. 1. 1996, s. N5) Tekrar: Stalin, doğuda ve batıda, aklını sosyalizm ile bozmuş bir devrimciydi. Dolayısıyla, ilerleyen zamanlarda ve kapitalizmin “geçici nihai zaferi”nin sarhoşluğu içinde “aklını demokrasiyle bozmuş solcuların” hedef tahtası haline gelmesi normal karşılanmak gerekir.
(10) Kautsky, ibid., s. 203.
(11) Bir konuda çok açık olmak ve her türlü aşağılık kompleksinden muaf bir tepki içine girmek lazım: Batı, özellikle de Avrupa egemenleri, her zaman haindir. Bu hainliğini, merhametsizliğini zaman zaman proletarya da paylaşabiliyor. Elbette ittifak işçi sınıfı için geçicidir. Ancak egemenlik hâlâ Avrupa burjuvazisinde; bunu görmek abartma sayılmamalıdır. İkinci Savaş sırasında Avrupa’da ikinci cepheyi özellikle açmadılar. Bu cepheyi geciktirdikleri için Sovyet insanına inanılmaz acılar bahşetmiş oldular. Stalin 1942 yılında Ekim Devrimi’nin 25’inci yıldönümü konuşmasında kendilerinden başka hiç kimsenin Avrupa’da bir direniş gösteremediğini söylerken, bu geciken cephe nedeniyle küsmüş falan değildir. Cephenin gecikse de açılması için her fırsatı koklayan bir acılı adamdır: “Almanlar ve müttefikleri Avrupa’da bir ikinci cephenin eksikliğinden yararlanırlarken, tüm serbest rezervlerini cepheye gönderiyorlardı…” (J. Stalin, Über grossen vaterländischen Krieg der Sowjetunion, Verlag für fremdsprachige Literatur, Moskau 1946, s. 70.)
(12) 12 Mart’tan sonra Türk edebiyatında modaydı. Galiba biraz da 12 Eylül’ün ilk havası dağılınca Türk sinemasında kullanıldı: Seksi ve bunalan burjuva kadınlar, şaşkına dönmüş devrimci gençlere mecbur hissediyorlardı kendilerini. Hoyrat bir sevgiliye ihtiyaçları vardı. Yenileniyorlardı.
(13) Bu konuda geçmişte, her nasılsa devrimci çizgiden kaynaklanan bir hareket olarak sadece maoizm bir şans yakaladı. Ama Mao ve çizgisinin neden uluslararası bir merkez yaratmadıkları, bir sorudur. Cevap da “sosyalist harekete merkez dayatılamaz” gibi demokratik bir heyecanda yatmıyor. Maoculuk, sosyalist sistemin ve Hruşçov sonrası bayağılığın ürünüdür. Maoculuğun karşı devrimci başarısında, esas suçu artık SBKP’de aramak gerekir. Ancak Mao ve Çin’in bir büyük alandaki iktidar denemesini neden bir “enternasyonal”e tahvil etmediklerine hâlâ cevap vermedik. Verelim: Uluslararası devrimci harekete, o durumda daha kolay yem olurlardı, bunu fark etmişlerdi. Demokratik bir yanılsamanın da yardımıyla zaten çok daha etkili bir “merkez” olabildi maocu siyaset; galiba o nedenle “enternasyonal” aramadı.
(14) Son dönemin en büyük İngiliz liberal fikir adamlarından biri, hatta birincisi olarak tanıtılan 1909 doğumlu Isaiah Berlin bile Marx’ı överken kantarın topuzunu kaçırmaktan çekinmiyor: “I think there are ideas you could find in Marx which belong to the general treasury of human ideas. For example, Marx was the first man to predict the rise of big business, to identify the influence of technology on general culture, to expose the spring of capitalist activity.” (“Prophet of liberalism laments ailing left”, The Guardian [March 7 1992], s. 3.) Çin’in fanatik marksizmin yarattığı büyük bir kâbus olduğunu söyleyen Sir Isaiah Berlin için Stalin “büyük” adamdır: “Stalin in my sense was a great man. He was one of the very worst men who ever lived, but he made of Russia something which would not happened without him, even if the result was appaling.” (ibid.) Sir Berlin için Stalin, Hitler ve Mao türünden canavarlarla bir tutulabilir. Bu söylenenlerden Marx’ın büyük olmamaya adeta mahkûm edildiği sonucu da çıkarılabilir. Ama bizim için burada önemli olan Marx sevgisiyle Stalin’den nefret arasındaki mesafedir. Berlin türünden bir gericilik, Marx’ın kara kaşı kara gözü için bu tür bir yaklaşımda bulunmaz herhalde. Sevginin de nefretin de (tek olmamakla birlikte) sınıfsal nedenleri vardır. Psikopatlar dışında.
(15) Kautsky, ibid., s. 205.
(16) Gerçekten de dönek kadar zararlısı yok. Sınır tanımıyorlar. Liberal iktisadın piri, elbette de sosyalizmin yeminli düşmanı Ludwig v. Mises, Werner Sombart’ı, bu eski solcu akademisyeni, Türk komünistlerini, hattâ Kadro dergisi üzerinden kemalist teknokratsia’yı etkilemiş cerbezeli profesörü anlatırken şaşkındır: “Vaktiyle bir Alman profesör vardı, Werner Sombart (kendisini iyi tanırdım), ünü dünyaya yayılmıştı, birçok üniversitenin fahri doktoru ve “American Economic Association”ın da onursal üyesiydi. Bu profesör İngilizce ve Princeton University Press tarafından yayınlanan bir kitap yazdı. Asırlar önce değil, bu yüzyılda basılan bu kitapta “Sir” Werner Sombart, bir iktisat profesörü, gayet rahat şunları söylüyor: “Führer, führerimiz” –elbette Hitler’den söz ediyor– “emirlerini direkt Tanrı’dan, kainatın führerinden alıyor”. (…) Werner Sombart’a bakılırsa, daha üstte bir führer daha var, Tanrı, kainatın führeri. Ve Tanrı, öyle yazıyor, emirlerini direkt Hitler’e veriyor. “Elbette” diyor Profesör Sombart gayet mütevazı bir biçimde, “Tanrı’nın führer ile nasıl bağlantı kurduğunu bilmiyoruz, ama gerçekler inkâr edilemez.”” (Ludwig v. Mises, Vom Wert der besseren Ideen, Poller Verlag, Stuttgart 1983, ss. 61-62.) Mises bile şaşkındır.
(1991-1997)