Vitrindeki demokrasi, yurttaş ve müşteri: Seçim var, seçenek yok
ÖZCAN BUZE
Kasadaki kuyruk uzundur. Önünüzdeki adam elindeki sepeti indirir, kartını uzatır, cihaz “onaylandı” der. Beş adım ötede, dört yıl önce, aynı adam bir sandık önünde durmuş, aynı sükûnetle bir zarfı kutuya bırakmıştı. İki sahne de “özgür irade”nin kutsandığı anlardır; ikisinde de bir seçim yapılmıştır. Ama yalnız biri, o gün eve dönerken unutulacak kadar önemsizdir — market alışverişi. Öteki, dört yılda bir hatırlanan ve çoğu zaman hiçbir şeyi değiştirmeyen o diğer seçim, sandık. Bu makalenin sorusu şudur: Bu iki sahne birbirine ne zaman ve neden bu kadar benzedi — ve hangisi hangisinin yerini aldı?
I. HUKUKİ EŞİTLİK, FİİLİ TUTSAKLIK
Kapitalizmin kendini meşrulaştırdığı ilk ve en dayanıklı önerme budur: Hukuk önünde herkes özgür ve eşittir. Mülk sahibi de mülksüz de aynı sözleşmeyi imzalama hakkına sahiptir, aynı mahkemede dava açabilir, aynı sandıkta oy kullanır. Bu önermenin yanlış olduğu söylenemez — biçimsel düzeyde doğrudur, hatta modern hukukun bütün mimarisi bu doğruluk üzerine kuruludur. Sorun, önermenin yanlışlığında değil, neyi söylemediğindedir.
Marx’ın Kapital’de çizdiği ayrım tam bu noktada devreye girer. Dolaşım alanı — metaların, paranın, sözleşmelerin el değiştirdiği yüzey — gerçekten de bir eşitlik sahnesidir: Alıcı ile satıcı, işçi ile işveren, orada eşit taraflar olarak karşı karşıya gelir, her ikisi de “hayır” diyebilir, her ikisi de sözleşmeyi reddedebilir. Ama bu sahnenin arkasında, üretimin gerçekleştiği “gizli atölye”de, eşitlik biçimi çoktan geçerliliğini yitirmiştir: İşçi orada üretim araçlarından yoksun olduğu için çalışır, mülk sahibi ise mülkü olduğu için emir verir. Dolaşımdaki “özgür sözleşme”, üretimdeki zorunluluğun üstüne örtülmüş bir örtüdür; yalan değildir, ama yarım gerçektir.
İşçinin “özgürce” imzaladığı iş sözleşmesi ile tüketicinin “özgürce” bastığı satın al düğmesi, bu bakımdan ikiz sahnelerdir. İkisinde de sözleşme anı özgür görünür. Kimse silah zoruyla imza attırmaz, kimse kapıya dayanıp alışveriş yaptırmaz. Ama sözleşme öncesi durum, o özgürlüğü baştan belirler: İşçiyi masaya oturtan, işsiz kalma korkusudur; tüketiciyi kasaya götüren, ihtiyacın (kirası gelen evin, kirlenen çamaşırın, boşalan buzdolabının) dayattığı zorunluluktur. Özgürlük, yalnızca zaten belirlenmiş bir rotanın son adımında sahneye çıkar.
Tüketici demokrasisi söylemi, aynı örtüyü bir kat daha kalınlaştırır. Artık sadece işçi ile işveren arasındaki sözleşme değil, yurttaşın gündelik hayatının bütünü bu biçimsel eşitliğin sahnesi haline getirilir: Markette, uygulamada, aboneliklerde, herkes eşit bir “tercih sahibi”dir. Alım gücündeki farkın, yani kaç seçeneği fiilen açabildiğinizin, bu sahnede hiçbir karşılığı yoktur. Vitrindeki her ürün, cebi boş olanı da dolu olanı da aynı nezaketle “seçilmeyi” bekler. Sandıktaki oy ile sepetteki seçim arasındaki akrabalık da buradan gelir: İkisi de, arkasındaki fiili eşitsizliği görünmez kılan bir biçimsel eşitlik sahnesidir.
II. YANILSAMALI ÇOĞULLUK
Raf, çoğulluğun sahnesidir. Otuz marka deterjan, on beş marka bisküvi, aynı kahveyi yirmi farklı ambalajda sunan bir düzine şirket, göz alabildiğine seçenek… Ama bu çoğulluğun arkasında bakıldığında, tablo hızla sadeleşir: Birkaç holding, birbirine rakip görünen düzinelerce markayı aynı çatı altında üretir. Otuz marka deterjanın arkasında, çoğu zaman üç-dört holding durur; markalar farklı üreticilerin değil, aynı tekelin farklı yüzleridir. Rekabet ediyormuş gibi görünen, aslında kendi kendisiyle rekabet eden tek bir sermayedir. Rekabet sahnede kalır; mülkiyet sahne arkasında birleşir.
Şekerleme rafında bu mekanizma özellikle çıplak görülür. M&M’s, Snickers, Twix, Milky Way, Bounty, Skittles ve Starburst… Market rafında yan yana duran, ayrı reklam kampanyalarıyla birbirine rakip gibi sunulan bu markaların tamamı, tek bir şirketin, Mars Incorporated’ın ürünüdür. Tüketici bu markalar arasında “seçim” yaptığını sanırken, aslında tek bir sermayenin kendi içindeki farklı ambalajları arasında gezinmektedir; rekabet sahnede kalır, mülkiyet ise en baştan tektir. Aynı örüntü gıda, içecek, kişisel bakım ve temizlik ürünleri gibi hemen her tüketim sektöründe de geçerlidir. Bu makale her sektörü tek tek sayıp dökmek gibi bir yük altına girmeyecektir; meraklı okur, kendi alışveriş sepetindeki markaların gerçek sahiplik yapısını kolaylıkla araştırıp görebilir.
Burada devreye giren, meta fetişizminin en gelişmiş biçimidir. Marx’ın tarif ettiği fetişizm, nesnenin arkasındaki toplumsal ilişkinin (kimin emeğiyle, hangi koşullarda üretildiğinin) görünmez olup nesnenin kendi başına bir değer taşıyormuş gibi belirmesiydi. Tüketici demokrasisinde bu fetişizm bir kat daha derinleşir. Artık nesnenin kendisi bile değil, üstüne giydirilen marka, ambalaj, imaj arasında seçim yapılır. Kullanım değeri (deterjanın kiri çıkarması) neredeyse sabittir; değişen ve çoğaltılan, yalnızca değişim değerinin süsüdür. Seçim özgürlüğü diye deneyimlenen şey, bu yapay çoğaltılmış katmanda gezinmekten ibarettir.
Bunun siyasi karşılığı çarpıcıdır. Bir partiden ötekine geçen seçmen de, çoğu zaman, aynı temel program etrafında (aynı mülkiyet ilişkilerini koruma, aynı sermaye disiplinine tabi olma) şekillenmiş partiler arasında bir marka değiştirmektedir: Kırmızı ambalajdan maviye. Programların arkasındaki temel çerçeve (kimin karar aldığı, kimin karar alamadığı) sabit kalırken, sahnede sunulan “seçenek” o çerçevenin dışına hiç çıkmaz. Sandıktaki çoğulluk da, tıpkı rafınki gibi, mülkiyetin ve karar gücünün tekliğini gizleyen bir yüzeydir.
III. OY İLE ALIŞVERİŞ ARASINDAKİ SAHTE ANALOJİ
“Her alışveriş bir oydur.” Tüketici egemenliği söyleminin çekirdek cümlesi budur. Bu benzetme kulağa güçlendirici gelir. Sıradan insana, market rafında bile bir güç kullandığı hissini verir. Ama benzetmeyi ciddiye alıp iki mekanizmayı yan yana koyduğunuzda, benzerlik dağılır.
Siyasi oyun arkasında, ne kadar eksik işlese de, bir hesap verebilirlik zinciri vardır. Seçilen kişi görevini kötüye kullanırsa, teorik olarak bir sonraki seçimde hesabı sorulur, bazı sistemlerde erken görevden alma mekanizmaları bile işler. Tüketici “oyu”nun böyle bir zinciri yoktur. Bir markayı terk ettiğinizde karşınızda hesap verecek kimse çıkmaz; piyasa sinyalini kim okuyacak, nasıl yorumlayacak, hangi sonuca bağlayacaksa o da yine sermayenin kendisidir. Siz “oy kullanırsınız”, ama oyunuzun sayılıp sayılmayacağına, nasıl sayılacağına karar veren merci sizin dışınızdadır; tıpkı seçim sonrası hükümetin vaadini unutması gibi, ama bu kez itiraz edecek bir mekanizma bile tanımlı değildir.
İkinci ve daha temel kırılma, “bir kişi bir oy” ilkesinde yaşanır. Siyasi demokrasi bu ilkeyi kâğıt üzerinde bile olsa korumaya çalışır; zengin de yoksul da sandıkta tek oy kullanır. Tüketici “demokrasisi” bu ilkeyi daha en baştan tanımaz. Alım gücü yüksek olanın piyasadaki “oy sayısı”, yani talebinin üretim kararlarını etkileme gücü, yoksulunkinden kat kat fazladır. Burada eşitlik, siyasi alanda olduğu gibi ihlal edilen bir ilke bile değildir; hiç var olmamış bir ilkedir. “Tüketici egemenliği” kavramı, İngiliz iktisatçı William H. Hutt’ın 1936 tarihli Economists and the Public adlı eserinde kurduğu bir terimdir; piyasanın, tercihleri agregatif ve tarafsız biçimde topladığı, üreticinin ancak tüketicinin talebine boyun eğdiği ölçüde ayakta kalabildiği varsayımına dayanır. Bu varsayım, o günden bugüne gelir dağılımındaki eşitsizliği daha en baştan görünmez kılan bir aksiyom olarak kalmıştır.
IV. İKAME MEKANİZMASI OLARAK TÜKETİM
Bu ikame, tarihsiz bir mekanizma değildir; belirli bir dönemde, belirli araçlarla kuruldu. Yavuz Alogan’ın işaret ettiği gibi, 1990’ların başı, Fransız Devrimi’nden beri geçerli olan yurttaş kavramının akademi ve liberal entelektüeller eliyle aşındırıldığı bir dönüm noktasıdır: 1789 Bildirgesi’nin İnsan ve Yurttaş Hakları’nın yerini giderek etnik, dinsel ve cinsel kimlik hakları alırken, yurttaşın kendisi tüketmekten başka hakkı kalmayan bir “müşteri”ye indirgenmiştir.
Şimdi iki hattı birleştirmenin zamanı: Neden bu sahte analoji bu kadar kolay kabul görüyor? Cevap, siyasi temsilin fiilen yaşadığı krizde yatar. Seçmen, oyunun kararları gerçekten etkilemediğini — bütçenin, dış politikanın, temel ekonomik çerçevenin, hangi parti kazanırsa kazansın büyük ölçüde sabit kaldığını — gitgide daha keskin biçimde deneyimliyor. Bu deneyim, edilgenleşme duygusudur: Oy kullanılır, ama karar başka yerde alınır.
Tüketim, tam bu boşluğa yerleşir. Yurttaş siyasi özne olarak güçsüzleştikçe, ona tüketici olarak bir “özgürlük” sunulur ve bu sunum, tesadüfi değildir. Market rafındaki onlarca seçenek, günlük hayatta hâlâ bir güç kullanma hissi verir; sandıkta kaybedilen etki duygusu, kasada telafi edilir. Ne var ki bu telafi, bir ikamedir, bir çözüm değil… Siyasi alanda gerçek karar gücü hâlâ yoktur, sadece o gücün eksikliği artık hissedilmez hale gelmiştir, çünkü dikkat başka bir sahneye kaymıştır.
Bu ters orantı — seçmen olarak edilgenleşme ile tüketici olarak “özgürleşme” arasındaki ters orantı — tüketici demokrasisi söyleminin asıl işlevini ortaya koyar. O, sadece bir pazarlama diliyle sınırlı kalan zararsız bir metafor değildir; siyasi temsilin krizini örten, o krizi hissettirmeyen bir ideolojik mekanizmadır. Demokrasi, sandıktan rafa taşınırken kelime olarak hayatta kalır, ama içeriğini kaybeder. Artık kimin karar aldığını değil, hangi ambalajın seçildiğini ölçen bir kelimeye dönüşür.
Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir ayrım var: Tüketici özgürlüğü, siyasi rejimin türüne bağlı değildir. Liberal burjuva demokrasisinde de vardır, açık faşizmde de. Faşizm örgütlenme hakkını, basın özgürlüğünü, oy hakkının anlamını, hatta bizzat hayatı ortadan kaldırabilir; ama raftaki metanın alım-satımına, o metanın “özgürce seçilmesine” dokunmaz. Bu rastlantı değildir. Kapitalizmin tanıdığı bütün özgürlükler koşulludur, geri alınabilir, rejimin lütfuna bağlıdır, tüketici özgürlüğü hariç… O, kapitalizmin yegâne mutlak özgürlüğüdür, çünkü bir hak değil, bir zorunluluktur. Kapitalist meta üretiminin kendi kendini gerçekleştirmesinin (realizasyonunun) koşuludur. Üretilen meta satılmadıkça, içindeki değer gerçekleşmeyecek, sermaye dönüşünü tamamlayamayacaktır. Bu yüzden dokunulmazdır; insan hakkı olduğu için değil, sermayenin dolaşımının kendisi olduğu için.
V. DOLAŞIMDAN ÜRETİME
Teşhis burada durmamalı, çünkü teşhisin kendisi bir çıkış noktası içeriyor. Rafta çoğaltılan sahte çeşitlilik, atölyede tek bir gerçek soruyu gizler: Üretim araçları kimin elinde? Yurttaş, tüketici olarak değil, üretimin ortağı olarak söz sahibi olduğunda — yani üretim araçları toplumsallaştığında — “tercih” kelimesi ilk kez içini doldurur bir anlam kazanır. Demokrasiyi rafa değil, mülkiyet ilişkisinin kendisine taşımak: Bu, sepetteki çeşitliliğe değil, kim üretim kararını verir sorusuna dönmektir.
KAPANIŞ
Kasadaki kuyruk hâlâ uzundur. Cihaz yine “onaylandı” der. Ama şimdi biliyoruz ki bu onay, dört yıl önce sandıkta alınan onayın yerini almamıştır, sadece onun yasını tutmadan geçirilmesini sağlamıştır. İki sahne birbirine benzemeye devam edecek, çünkü ikisi de aynı şeyi vaat ediyor: Özgür seçim. Ama yalnız biri gerçekten arkasında bir güç barındırır, öteki yalnızca onun taklididir. Sorun, bu taklidi fark etmemek değil, fark edip de önemsememektir.