İşçi sınıfı liberalizmi: Bir oksimoronun anatomisi
ÖZCAN BUZE
ARKA KAPAĞIN İTİRAFI
Önce kitabı okumayın. Arka kapağını okuyun. Çünkü övgü yazıları kitabın reklamı değildir; kitabın sınıfsal künyesidir. Bir yapıtın kime seslendiğini anlamak için içindekiler bölümüne bakmak gerekmez, kefillerine bakmak yeter.
Daron Acemoğlu’nun yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi — İngilizce aslıyla What Happened to Liberal Democracy? — raflara çıkıyor. Yazar MIT’de görev yapıyor, kurumun en üst akademik payesini taşıyor; kurumların kalkınmayı belirlediği tezinin en tanınmış savunucusu, 2024 Nobel İktisat Ödülü sahibi.
Şimdi kefillere bakalım.
Thomas Piketty var: Marx’ın Kapital’ini okumayı hiçbir zaman beceremediğini açıkça itiraf ettikten sonra oturup yirmi birinci yüzyılın Kapital’ini yazan adam.
Steven Pinker var: Kendi liberalizmine Aydınlanma, emperyalist kapitalizme de uygarlık adını takan, bu uygarlığın istatistiklerle sürekli düzeldiğini kanıtlamayı iş edinmiş Harvard profesörü. 2007’de, çocukların internet üzerinden cinsel amaçla kandırılmasını yasaklayan federal maddenin “düz anlamı” üzerine, Epstein’in savunma ekibine dilbilim görüşü veren de bu aynı Harvard profesörü.
Jared Diamond var: Avrupa’nın dünyaya neden egemen olduğunu mikroplarla, buğday türleriyle ve kıtaların ekseniyle açıklayarak sömürgeciliği coğrafi bir kazaya çeviren, böylece Batılı okura hem bilgi hem aklanma satan popüler antropolog; Papua Yeni Gine’de yaşayan iki adamı adlarını vererek onlarca cinayetle suçlayıp iftira davasıyla karşılaşan ve dergisine doğrulama sürecinin çöktüğünü kabul ettiren aynı antropolog. Arka kapak yazısında kitabın yanıtladığı soruları sıralarken, hiç istifini bozmadan şunu da soruyor: Cahil insanlar nasıl yararlı hale getirilebilir? Cümle kendi kendini ele veriyor.
Michael Sandel var: Liyakat tiranlığını eleştirirken mülkiyete tek bir kez dokunmayan ahlak filozofu.
Esther Duflo var: Yoksulluğu rastgele kontrollü deneylere indirgeyen, cibinlik dağıtımının etkisini ölçen, fakat toprağın kime ait olduğunu hiç sormayan kalkınma iktisatçısı.
Joel Mokyr var: Sanayi Devrimi’ni köle ticaretiyle ve sömürge yağmasıyla değil, “yararlı bilgi kültürü”yle açıklayan iktisat tarihçisi.
Angus Deaton var: Amerikan işçi sınıfının umutsuzluk ölümlerini sayan, mesleğinin sendikalar ve iktidar konusunda yanıldığını sonradan itiraf eden ödül sahibi.
James Robinson var: Ulusların Düşüşü’nün ortak yazarı, yani kitaptaki kurum kuramının öteki yarısı; kendi paradigmasını “büyük bir paradigma değişimi” diye selamlıyor.
Simon Johnson var: Uluslararası Para Fonu’nun eski baş iktisatçısı. Yapısal uyum programlarını yarım yüzyıl boyunca Güney’e uygulayan kurumun adamı, şimdi ortak refah kitabının kefili.
Steven Levitt var: Freakonomics’in yazarı, iktisadı salon numarasına çeviren adam.
Ro Khanna var: Silikon Vadisi’nin seçim bölgesini temsil eden kongre üyesi, Progressive Capitalism’in yazarı.
Yayıncı ise Dutton, yani Penguin Random House. Dört yüz on altı sayfa, otuz iki dolar, 11 Ağustos 2026. Türkçe baskının takdimini ise Asaf Savaş Akat yazıyor: Türkiye İşçi Partisi’nden gelip Yeni Demokrasi Hareketi’ne varan, ikinci cumhuriyetçi akımın önde gelen liberal ismi.
Nobel ödüllü deniyor. Oscar bir filmin değeri hakkında ne kadar fikir veriyorsa, Nobel de bilimde, edebiyatta ve barış çalışmalarında ancak o kadar fikir verir. Kaldı ki iktisatta verilen ödül Nobel bile değildir. Alfred Nobel’in 1895 tarihli vasiyetinde iktisat yoktur; o ödül 1968’de İsveç Merkez Bankası’nın üç yüzüncü yılında, banka parasıyla kurulmuş ve Nobel adı ödünç alınmıştır. Bir merkez bankasının kurup finanse ettiği ödülün, kapitalizmin merkez bankacılığına aykırı bir iktisadı ödüllendirmesi beklenmemelidir. Nitekim beklenmedi. Ödülü 1974’te Friedrich August Hayek’e, 1976’da Milton Friedman’a verdiler. Bu ikincisi, Şili’de Pinochet diktatörlüğünün iktisat programını kuran okulun başındaki adamdı.
Kaldı ki, ödüle adını veren servetin kaynağı da bellidir. Alfred Nobel dinamitin ve balistitin mucidiydi, İsveç’te Bofors Sanayi şirketini satın alıp silah fabrikasına çeviren adamdı; müşterisi ordulardı. Kardeşleri Ludvig ile Robert ise Bakû petrolünün üzerine oturmuş, Branobel’i Rus imparatorluğunun en büyük şirketi yapmışlardı; o sahalardaki dayanılmaz emek rejimi, 1903 ve 1905 grevlerinin, yani Bakû’yü devrimci hareketin merkezlerinden biri yapan grevlerin nedenidir. Barut ve petrol parasıyla kurulan bir ödülün, barutun ve petrolün düzenini sorgulayanlara verilmesi beklenmemelidir.
Şimdi kitabın tezini okuyalım: Liberalizm, iktidara meydan okumak üzere kurulmuş bir felsefeydi ve düzenin kendisi haline gelmeye hiçbir zaman tam olarak uyum sağlayamadı.
Ama arka kapak bu tezi çürütüyor. Batı akademisinin, dört ödül sahibinin, Uluslararası Para Fonu’nun ve dünyanın en büyük yayın tekelinin ortak alkışlarıyla piyasaya sürülen bir kitap, liberalizmin düzene yabancı kaldığını söylüyor. Bu kadar iyi uyum sağlamış bir yabancılık, doğrusu tarihte pek az görülür.
Bu isimlerin yan yana gelmesi bir rastlantı değildir. Aynı kürsülerden ders verirler, aynı vakıfların salonlarında buluşurlar, birbirlerinin kitaplarını överler ve birbirlerine ödül verirler. Liberalizmin düzene yabancı kaldığını söyleyen kitabı, düzenin kendisi tanıtıyor. Şaka gibi ama değil.
LİBERALİZM İKTİDARA KARŞI DOĞMADI
Acemoğlu’nun kurucu önermesi tarihsel olarak tamamen yanlıştır. Liberalizm iktidara karşı bir felsefe olarak doğmadı; tersine, bir iktidar felsefesi olarak doğdu.
John Locke’u alalım, çünkü liberal kanonun kurucu adı odur. Locke, Carolina Lordlar Meclisi’nin sekreteriydi. Royal African Company’de — köle ticareti yapan tekelci şirkette — hissedardı. 1669 tarihli Carolina Temel Anayasası’nın kaleme alınmasına katıldı; o metnin ilgili maddesi şöyle der: Carolina’nın her özgür adamı, kendi zenci köleleri üzerinde mutlak güç ve yetki sahibi olacaktır. Mülkiyet kuramı, toprak çitleme hareketinin ve Amerika’daki toprak gaspının meşrulaştırılmasıdır. İşlenmemiş sayılan toprak, emek verenin olur. İlk bakışta doğru gibi geliyor. Ama kimin toprağının işlenmemiş sayılacağına kimin karar verdiğini sormak, liberalizmin bütün sırrını açığa çıkarır. Toprağın asıl sahibi olan Amerika yerlilerine sormak, liberal aklın ucundan bile geçemezdi.
1688 “Şanlı Devrim”i bir muhalefet hareketi değildi. Yeni bir egemen bloğun — toprak sahibi aristokrasi ile ticaret burjuvazisinin — anayasal ortaklık sözleşmesiydi. Liberalizm işte tam da o sözleşmenin felsefesidir.
John Stuart Mill, liberal düşüncenin zirvedeki adı sayılır. Otuz beş yıl boyunca Doğu Hindistan Şirketi’nde memurluk yaptı. Özgürlük Üzerine’de şöyle yazar: Barbarlarla uğraşırken, amaç onların ilerlemesi olduğu sürece despotizm meşru bir yönetim biçimidir. Liberalizmin en parlak metnindeki bu sözler, bir imparatorluğun idari mantığını felsefe diline tercüme eder.
Fransa’da François Guizot, oy hakkının genişletilmesi talebine tek sözcükle cevap veriyordu: Enrichissez-vous. Zenginleşin. Sınırlı oy — servete bağlı seçmenlik — liberalizmin bir sapması değil, asli programıydı. Liberaller bir yüzyıl boyunca demokrasiye karşı savaştılar. “Liberal-demokrasi” tamlamasındaki tire, o savaşın kaybedilmiş olmasının tutanağıdır.
Bugün liberal demokrasi diye anılan rejimin demokratik içeriği, liberalizmin armağanı değildir. Çartistlerin, sendikaların, sosyalistlerin, kadın hareketinin, sömürgelerdeki isyanların liberalizmden söküp aldığı şeydir. Acemoğlu, elinden alınanı, bağışlayanın hanesine yazıyor.
Feodal aristokrasiye karşı verilen mücadele kastediliyorsa, o mücadeleye liberalizm demek de yanlıştır. O, Aydınlanma’ydı; insan hakları savaşımıydı; burjuvazinin gerçekten devrimci olduğu döneme özgü bir tarihsel andı.
Marx ile Engels bu ânın hakkını fazlasıyla verdiler. Komünist Manifesto, burjuvazinin insanı feodal bağımlılıklarından kopardığını, üretim güçlerini bütün geçmiş kuşakların toplamından daha fazla geliştirdiğini, taşra hayatının ahmaklığına son verdiğini söyler. Bu övgü içtendir. Devrimci bir sınıfın tarihsel işlevine ilişkindir.
Gelgelelim o işlev tarihseldir, yani zamanla sınırlıdır. 1789 aynı sınıfın hem şafağı hem tavanıdır. Aydınlanma’nın evrensellik iddiası, o iddiayı taşıyan sınıfın mülkiyet çıkarına çarptığı anda tuzla buz olur. İnsan hakları ilan edilirken Saint-Domingue’de, yani bugünkü Haiti’de köle plantasyonları çalışmaya devam ediyordu; ilanı ciddiye alan Toussaint Louverture bir Fransız zindanında öldü.
Liberalizmi Aydınlanma’yla özdeşleştirmek, bir sınıfın devrimci gençliğini bütün ömrüne yaymaktır. Pinker’ın kitabına Enlightenment Now adını vermesi, bu el koymanın en açık belgesidir. Acemoğlu’nun anlatısı da aynı işlemi yapıyor: Burjuvazinin barikattaki bir sabahını, iki yüz yıllık düzenin ahlaki sicili olarak sunuyor.
Liberalizmin bütün sözlüğü tek bir sözcük üzerine kuruludur: Özgürlük. O sözcüğün içini açmak, kuramın tamamını açmaktır.
Marx, Kapital’in birinci cildinde dolaşım alanını anlatırken alaycıdır. Emek gücünün alınıp satıldığı piyasa, insanın doğuştan gelen haklarının cennetidir: Özgürlük, eşitlik, mülkiyet ve Bentham. Dizinin sonundaki ad şakadır. Jeremy Bentham, her insan eyleminin fayda hesabına indirgenebileceğini savunan İngiliz düşünürüdür; Marx onu ilkelerin yanına koyarak burjuva ideallerinin dördüncü ayağının bencil çıkar olduğunu söylemiş olur. Herkes yalnız kendini gözetir, ortak yarar da bu bencilliklerin kendiliğinden uyumundan doğar sayılır. Taraflar özgürdür, çünkü kimse kimseyi zorlamaz. Eşittir, çünkü meta sahibi olarak karşılaşırlar. Sözleşme rızayla imzalanır. Sonra Marx bizi o gürültülü alandan alıp üretimin gizli hücresine indirir; orada para sahibi kapitalist olarak önden yürür, emek gücünün sahibi işçi olarak arkasından gelir; biri sırıtarak, öteki kendi derisinin pazara çıkarılışını izleyerek…
İşçinin özgürlüğü ise çifttir. Emek gücünü kendi metası olarak satmakta özgürdür. Dahası, üretim araçlarından da özgürdür, yani âzâdedir, yoksundur. İkinci özgürlük, mülksüzleştirmeye konmuş addır. Çitleme yasalarıyla topraktan koparılmış köylüye kazandırdığı tek şey, aç kalma özgürlüğüdür.
Buradan bakınca liberal özgürlüklerin sınıfsal ağırlığı ölçülebilir hale gelir. Basın özgürlüğü, matbaası olanın — şimdi medya tekellerinin — özgürlüğüdür. Sözleşme özgürlüğü, koşulları dayatabilecek konumdaki tarafın özgürlüğüdür. Mülkiyet hakkı, mülkü olanın hakkıdır. Yasa görkemli bir tarafsızlıkla zengine de yoksula da köprü altında yatmayı yasaklar.
Bugün bu asimetri hiç örtülmeden karşımızda duruyor. Sermayenin serbest dolaşımı uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınmıştır; bir fon yöneticisi milyarlarca doları bir tuşla kıtalar arasında taşır, kimse ondan vize istemez. Emeğin dolaşımı ise suç sayılır. Aynı hukuk düzeni sermayeye sınırsız geçiş, insana ise Akdeniz’in dibini boylama hakkı verir. Liberalizmin özgürlük kavramının sınıfsal içeriğini bundan daha çıplak gösteren bir belge yoktur.
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisi işte bu asimetriye hiç dokunmaz. Ortak refah, güçlendirilmiş yerel topluluklar, değerlerin bir arada var olması… Bunların hepsi dolaşım alanının diliyle konuşur. Üretimin gizli hücresine hiç inilmez. İnilmediği sürece de vaat edilen özgürlük, satacak emek gücünden başka bir şeyi olmayanın özgürlüğü değil, o emek gücünü satın alanın özgürlüğü olarak kalır.
1848: UYUM SAĞLAYAMAYAN FELSEFENİN UYUM SAĞLADIĞI YIL
“Düzenin kendisi haline gelmeye hiçbir zaman uyum sağlayamadı” cümlesinin tarihte bir sınama tarihi vardır. Haziran 1848.
Şubat’ta işçilerle birlikte monarşiyi deviren Fransız burjuvazisi, dört ay sonra Paris işçilerini toplarla bastırdı. Binlerce ölü, on binlerce sürgün… Liberalizm o hafta düzene uyum sağladı. Bir kuşak bile gerekmedi; dört ay yetti.
1871’de Komün’ün ezilmesi, aynı dersin tekrarıdır. Liberal cumhuriyet, Prusya’yla anlaşmayı kendi işçileriyle anlaşmaya tercih etti. 1848’den sonraki liberalizm artık düzenin sorgulanması değil, düzenin akılcı yönetimidir. Marx’ın deyişiyle burjuvazi, bilimsel iktisadın yerine bekçi köpekliğini koymuştur.
Acemoğlu bu tarihi bilmiyor değildir. Bilmediğini varsaymak ona haksızlık olur. Sorun, tezinin bu tarihi taşıyamayacak biçimde kurulmuş olmasıdır.
Acemoğlu’nun bütün külliyatını tek bir yöntemsel karar birleştirir: Kurumlar bağımsız değişkendir.
Ulusların Düşüşü (2012, James Robinson’la) kapsayıcı kurumlar ile sömürücü kurumlar ikiliğini kurar. Zenginlik kapsayıcı kurumlardan doğar, kurumlar da zenginleştirdikleri için kapsayıcıdır; böylece döngü kendi kendini besler. Sömürgecilik bu şemada bir “kurum nakli” sorununa indirgenir: Yerleşimcilerin öldüğü yerlerde kötü kurumlar, sağ kaldıkları yerlerde iyi kurumlar kuruldu. Köle ticaretinin sermaye birikimindeki yeri, Hindistan’ın dokuma sanayiinin bilinçli olarak yok edilişi, afyon savaşları… Bunların hepsi coğrafi bir kaza istatistiğine dönüşür. İçeride “kapsayıcı” olan Britanya’nın dışarıda ne olduğu ise hiç sorulmaz.
Dar Koridor (2019) aynı yöntemi siyasete uygular. Devlet ile “toplum” arasında bir denge koridoru vardır; sınıflar o koridorda görünmez. Toplum tekil bir aktör sayıldığı anda, sömüren ile sömürülen aynı torbaya girer.
Power and Progress (2023, Simon Johnson’la) teknolojinin yönünün doğal bir zorunluluk değil, iktidar ilişkilerinin ürünü olduğunu savunur. Bu, materyalizme doğru atılmış yarım bir adımdır. Yarımdır, çünkü soru daima “kim yönlendirecek” biçiminde kurulur, hiçbir zaman “kim sahip olacak” biçiminde değil.
Ölçünün kendisi de bir karardır. Pinker’ın şiddetin azaldığını gösteren istatistiksel aygıtı, şiddeti cinayet oranlarına ve savaş ölümlerine hapseder; borç köleliği, açlık, madende ölen çocuk, yapısal uyum programlarının bilançosu sayıma asla girmez. Çizelgeyi kim yapıyorsa sonucu da o belirler. Acemoğlu’nun kurumlar çizelgesi de aynı biçimde çalışır.
Yeni kitap bu çizginin devamıdır. “Liberal demokratik kurumlar kendilerini krize sürükledi” cümlesi, ancak kurumlar ilk neden sayılırsa anlamlıdır. Kurumları sınıf ilişkilerinin billurlaştığı biçimler olarak gördüğünüz anda cümle çöker. Kriz kurumların hatası değil, kurumların işlevidir. Sermaye birikiminin belirli bir evresi — tekelleşme, finansallaşma, sanayisizleşme — kendi siyasal kabuğunu üretir. O kabuğa demokrasi denmesi, kabuğun demokratik olduğunu göstermez. 2024 ödülünün tam da bu sömürge-kurum çalışmasına verilmiş olması ayrıca anlamlıdır: Ödül bir keşfi değil, bir paradigmayı tasdik eder.
Piketty’nin arka kapak yazısı kitabın programını tek cümlede özetliyor: Roosevelt tarzı “işçi sınıfı liberalizmi”nin yeniden inşası.
ABD Başkanı Roosevelt’in New Deal programı, bir felsefenin kendini gerçekleştirmesi değildi. 1929’daki çöküşün, milyonlarca işsizin, oturma grevlerinin, CIO’nun o dönemdeki militan sendikacılığının, güçlü bir komünist partinin ve karşı kutupta beş yıllık planlarını uygulayan Sovyetler Birliği’nin varlığı karşısında Amerikan sermayesinin kendini kurtarmak için verdiği ödündü. Ödünü koparan basınçtır, bağışlayan cömertlik değil.
O basıncın hiçbir bileşeni bugün yerinde durmuyor. Sendikalaşma oranı tarihsel olarak dibe vurmuş durumda. Sovyetler Birliği yok. Sanayi işçilerinin oluşturduğu kitle dağıtıldı, üretim başka ülkelere taşındı. Bir uzlaşmayı, onu mümkün kılan güç dengesinden soyutlayıp yeniden kurulabilir bir “model” olarak sunmak, tarihi basit bir reçeteye indirgemektir. Roosevelt’i isteyip Roosevelt’i mümkün kılan sınıf mücadelesini istememek, bütün sosyal demokrat hayalin formülüdür.
Ayrıca hatırlatmak gerekir: New Deal, “Jim Crow düzeni”yle, yani ırk ayrımcılığı sistemiyle uzlaşarak geçti. Tarımda ve ev hizmetlerinde çalışan —ve büyük çoğunluğu Afrika kökenli olan— işçiler sosyal güvenlik kapsamı dışında bırakıldı, çünkü Güneyli senatörlerin oyu gerekiyordu. Kapsayıcılığın sınırını çizen, felsefe değil, sınıf ittifakının aritmetiğiydi.
DİPLOMALI SEÇKİNLER: SÖMÜRÜNÜN YERİNE TABAKALAŞMA
Türkçe tanıtım metninde eksik olan bir cümle var. Oysa kitabın asıl tezini taşıyan tam da bu cümle. İngilizce aslında şöyle geçiyor: Üniversite mezunu bir seçkin kesim siyaseten egemen hale gelip toplumun geri kalanından koptukça, yaygın eşitsizliğin tohumlarını ekti ve kitle kültürü ile değerlerini yeniden biçimlendirme çabalarını yoğunlaştırdı.
Kitabın kalbi burasıdır. Türkçe tanıtım onu atlamış.
Buradaki işlem şudur: Çelişki, üretim araçlarına sahip olanlarla emek gücünü satmak zorunda olanlar arasından alınıp, diploması olanlarla olmayanlar arasına taşınıyor. Sömürünün yerine kültürel tabakalaşma geçiyor. Kimin artı-emeğine kimin el koyduğu sorusu, kimin kimi küçümsediği sorusuna dönüşüyor.
Bu tez yeni değildir. Piketty’nin “Brahman solu”, David Goodhart’ın “her yerdekiler”, Michael Lind’in “yeni sınıf savaşı” ve Michael Sandel’in liyakat tiranlığı tezlerinin hepsi aynı ailedendir. Sağ popülizmin “seçkin karşıtı” anlatısıyla paylaştıkları zemin şaşırtıcı ölçüde geniştir. Ortak özellikleri, mülkiyet ilişkisine hiç dokunmadan bir eşitsizlik anlatısı kurabilmeleridir. Silikon Vadisi’nin milyarderi ile taşra üniversitesinin araştırma görevlisi aynı “diplomalı seçkin” kategorisine giriyorsa, o kategori hiçbir şeyi açıklamaz.
Türkiye baskısındaki sunuş yazısı bu mantığı yerlileştiriyor: “Sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği-dayanışma modeli.” Hiyerarşi cümlenin gramerinde duruyor: Aydın düşünür, emekçi kesimler çalışır. Devamındaki “kurumsal gelişmesinde zafiyetler taşıyan Türkiye gibi gelişen ülkeler” ifadesi ise burjuva modernleşmeci şablonun ta kendisidir. Geri kalmışlığın kaynağı emperyalist iş bölümündeki konum değil, yerli kurumsal kusur sayılıyor. Emperyalizm cümleden tümüyle siliniyor. Bağımlılığın adı “zafiyet” olunca, çözüm de doğal olarak “daha iyi yönetişim” oluyor.
Esther Duflo’nun arka kapak yazısında bütün program tek bir fiilde toplanıyor: Teknoloji oligarklarını, bu araçları işçileri güçlendirecek biçimde geliştirmeye ikna etmek. Sandel’in yazısında da aynı: İşçileri yapay zekâ çağında serpilecek şekilde donatmak.
İkna etmek. Donatmak. Yönlendirmek. Bu fiiller arasında mülkiyeti değiştiren tek bir tanesi yoktur.
Kapital’in makine bölümünde Marx’ın kurduğu ayrım burada kesin bir sınır çizer. Makine, kendisi sayesinde, emeği hafifletir. Böylece, kapitalist uygulama koşullarında iş gününü uzatır, emeği yoğunlaştırır, işçiyi makinenin uzantısına çevirir ve yedek sanayi ordusunu büyütür. Üretim gücündeki her sıçrama, üretim aracı özel mülkiyette kaldığı sürece, emekçi için işsizlik ve yoğunlaşmış sömürü olarak geri döner. Yapay zekâ bu mantığın kesintisi değil, en gelişkin uğrağıdır.
“Emek payı” kavramının kendisi de bunu gizler. Milli gelirin yüzde kaçının ücrete gittiğini ölçmek bir bölüşüm işlemidir; artı-değerin nasıl üretildiğini görünmez kılar. Ölçüyü devraldığınız anda soruyu da devralırsınız.
Marx Gotha Programının Eleştirisi’nde bu tartışmayı kapatmıştır: Tüketim araçlarının bölüşümü, üretim koşullarının bölüşümünden türeyen ikincil bir olgudur. Üretim koşullarını olduğu yerde bırakıp tüketim araçlarının paylaşımını düzeltmeyi öneren her program, kendi kurucu varsayımına teslim olmuş demektir. Emeğe ayrılan pay, büyüklüğü ne olursa olsun, bir hak değil, bir sadakadır.
“İşçi sınıfı liberalizmi” tamlamasında sınıf, bir üretim ilişkisi olmaktan çıkıp liberalizme iliştirilmiş bir sıfata dönüşüyor. Tarihsel bir özne değil, kazanılması gereken bir seçmen bloğu. Liberalizm burjuvazinin siyasal felsefesidir; ona “işçi sınıfı” sıfatını eklemek felsefeyi değiştirmez, yalnızca hitap kitlesini genişletir.
Başlıktaki kayma başta anıldı; şimdi anlamını verelim. İngilizce aslı bir soruşturmadır: Arıza zaman içine yerleştirilir, mutlu bir dönemin sonradan bozulduğu ima edilir. Türkçesi ise bir seçenekler menüsü sunuyor. Sanki raftaki modeller arasından birini beğenip alacakmışız gibi.
Cevap: Hiçbiri.
Çünkü soru yanlış kurulmuştur. Sorulması gereken şey hangi liberal demokrasi değil, kimin mülkiyeti olduğudur. Üretim araçları özel mülkiyette kaldığı sürece, kurumların adı ne olursa olsun, dizginleri elinde tutan o mülkiyet ilişkisinin kendisidir. Teknolojinin yönünü belirleyecek sınıflar-üstü bir özne —düzenleyici devlet, sorumlu aydın, müzakereci kurum— varsaymak, ideolojinin ta kendisidir.
Dört yüz on altı sayfa, dört ödül sahibi kefil, dünyanın en büyük yayın tekeli… Bütün bu aygıt, tek bir cümlenin söylenmemesi için çalışıyor. O cümleyi Marx yüz altmış yıl önce yazdı ve bugün hâlâ yerinde duruyor: Kurtuluş, bölüşümün düzeltilmesinde değil, mülkiyetin kaldırılmasındadır.
_____________
NOT: Bu metin, yazarın kendi düşünce, sav ve kaynaklarından oluşturulmuştur. Yapay Zekâ yalnızca veri bulma ve doğrulama amacıyla gelişmiş bir arama motoru olarak kullanılmıştır.