Genel zekânın çitlenmesi: “Yapay Zekâ” çağında İlyenkov ve Marx
ÖZCAN BUZE
Şanghay, 17 Temmuz. Salonun ön sıralarında yirmi dokuz ülkenin temsilcisi oturuyor. Xi Jinping kürsüden hiçbir devletin yapay zekâ teknolojisine tekel kuramayacağını söylerken arkasındaki ekranda yeni kurulan örgütün adı beliriyor. Aynı hafta, on üç bin kilometre ötede, Beyaz Saray’da Donald Trump 500 milyar dolarlık bir yatırımı millî güvenlik kapasitesi olarak duyuruyor. Ankara’da ise TÜBİTAK’ın koridorlarında, adını Köktürk yazıtlarından alan bir dil modeli devlet bütçesiyle şekilleniyor. Üç ayrı ülke, üç ayrı kıta söz konusu, ama sahne aynı. Yapay zekânın eşiğinde özel sermaye değil, devlet konuşuyor. Bu olguyu anlamak için iki düşünüre başvurmak gerekiyor: Evald İlyenkov ve Karl Marx. Farklı yüzyıllarda yaşamış olsalar da ikisi de aynı soruyu sormuştu. Bilgi, kimin emeğidir, kime aittir?
MAKİNEDEKİ HAYALET
Rus filozof İlyenkov’a göre bilgi, bir zihinde saklı düşünceler yığını değildir. Bilgi bir insan etkinliğidir; dünyaya yönelen, el, göz, kalem, formül ve dil gibi araçlarla gerçekleşen bir eylemdir. Gerçek düşünme de böyle bir etkinliktir. Kişi elindeki kavramsal araçlarla çözülemeyen bir çelişkiyle karşılaşır, bu çelişkiyi ortadan kaldırmaz, onu daha üst bir düzeyde yeniden çözecek bir orta terim bulur. Karl Korsch, eleştirel materyalist felsefenin iki temel işlevini şöyle tarif etmişti: Bir olgunun dünyevi çekirdeğini açığa çıkarmak ve bu özün neden başka değil de tam bu biçimde ortaya çıktığını açıklamak… İlyenkov, Marx’ın ekonomi politik eleştirisinde tam olarak bu iki işlevin bir arada bulunduğunu görür. Marx Kapital’e metadan başlar, onun içindeki çelişkileri açığa çıkarır, böylece kapitalist toplumun bütününe ulaşır. Bu yönteme “soyuttan somuta ilerleme” adı verilir. İlyenkov’un asıl iddiası şudur: Marx’ın ekonomi politiğe uyguladığı bu yöntem, bilginin kendisine de uygulanabilir. Klasik ekonomi politik, kapitalist üretim ilişkilerini ebedî ve doğal sayarak bir eleştiri konusu olmaktan çıkarır. Bugünün yapay zekâ söylemi de bilgiyi veriden ve hesaplamadan kendiliğinden doğan bir şeymiş gibi sunarak aynı hataya düşüyor.
Bilgi böyle doğmaz. Bir dil modeli açtığımızda karşımıza çıkan şey, tek bir aklın ürünü de değildir, tek bir şirketin ürünü de değildir. Kütüphanelerin, forumların, bilimsel makalelerin ve şiirlerin damıtımıdır bu; yüzyıllar boyunca milyonlarca isimsiz insanın biriktirdiği ortak mirastan gelir. Bu miras, onun üzerinde emek harcamamış birkaç şirketin elinde bir varlığa dönüşüyor. Bu, klasik bir sömürü biçimi değildir; bir işçinin ürettiği artı-değere el koymaktan faklıdır. Kimsenin tek başına sahiplenemeyeceği bir miras alınıyor, bedeli ödenmeden özel bir ürüne çevriliyor. İlyenkov’un terimiyle söylersek, bilgi burada yeniden kendinde bir varlığa sahipmiş gibi görünmeye başlar. Kaynağı unutulmuştur, sanki bir şirketin kafasından fışkırmış gibi durur. İlyenkov buna “makinedeki hayalet” der.
SOHN-RETHEL’LE AYRILIK
Alfred Sohn-Rethel, yirminci yüzyılın ortalarında yaşamış bir Alman düşünürdür. Kapitalist toplumda zihinsel emek ile bedensel emeğin nasıl birbirinden koptuğunu incelemiştir; benzer bir soruyla o da uğraşmıştı. Kapitalist toplumda düşünce, ona göre, saf ve bedenden kopuk bir şeymiş gibi görünür. Bu kopuşun kaynağını akılda arar; araçsal akıl dediği bir düşünme biçiminin insanları birbirinden ve dünyadan kopardığını söyler. Bu tespit, Frankfurt Okulu’nun akıl eleştirisiyle akrabadır. Sohn-Rethel de, tıpkı o gelenek gibi, kapitalist toplumun hastalığını nihayetinde akla ve düşünme biçiminin kendisine yükler.
İlyenkov burada ayrılır. Bu yazının can alıcı noktası da bu ayrılıktır. İlyenkov’a göre sorun akılda değildir. Çünkü akıl kendi başına bir güç değildir ve kimseyi tahakküm altına almaz. Sorun, bilgiyi üretme araçlarının kimin elinde olduğudur. Bir dil modeli sanki kendi başına düşünüyormuş gibi görünür, ama bu görüntü akıl denen yetinin doğasından gelmez; modelin sahibinin kim olduğundan gelir. Bir fabrikadaki makineler de işçiden bağımsız çalışıyormuş gibi görünür, oysa bu da mülkiyet ilişkisinin yarattığı bir yanılsamadır. Sohn-Rethel düalizme düşer, aklı bedenden ayırır; bu yüzden de Kant’ın epistemolojisini, “saf” akıl kavrayışıyla, kapitalist bilgi kuramının en olgun örneği sayar. İlyenkov ise monisttir. Marx’ın Hegel’i ayakları üzerine oturtmasıyla aynı hamleyi yapar: Gökyüzündeki bir sorunu yeryüzüne, üretim ilişkilerine indirir. Bu fark, salt akademik bir ayrıntı değildir; kimin düşünme yetisine sahip olduğu sorusuna da uzanır. Sohn-Rethel’in düalizmi, “teorik yeti”nin seçilmiş bir azınlığın malı olduğu düşüncesine kolayca kayar. İlyenkov’un monizmi ise tam tersini söyler: Düşünme, doğuştan gelen bir yetenek değil, toplumsal olarak öğrenilen bir etkinliktir, bu yüzden de herkesin ortak mirasıdır.
GENEL ZEKÂNIN ÇİTLENMESİ
Marx, Grundrisse’de insanlığın bilgi birikimine “genel zekâ” adını verir. Bu birikim, ona göre, üretim araçlarının içine işler ve sabit sermayeye dönüşür. Marx bu süreci on dokuzuncu yüzyılda henüz bir eğilim olarak görmüştü. Bugün yapay zekâ, bu eğilimin vardığı en uç noktadır; genel zekânın kendisi artık bir üretim aracı hâline gelmiştir. İlyenkov bu tespiti bir adım öteye taşır: Gerçek bilimsel bilginin nihai ufku, bu genel zekânın toplum tarafından ortaklaşa sahiplenilmesidir. Bilgi üretimi, ona göre, ancak bu ortaklaşmaya yaklaştığı ölçüde özgürleştiricidir.
Bugün olan ise bunun tam tersidir. On dokuzuncu yüzyılda köylülerin ortak kullandığı arazileri çitleyip özel mülke çeviren hareket neyse, şimdi büyük dil modelleri de aynısını yapıyor. Yalnızca toprakla değil, insanlığın ortak aklıyla yapıyor bunu. Marx bunu Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın (1859) önsözündeki formülasyonuna bağlar. Bir toplumun üretim güçleri, belli bir aşamada, içinde geliştikleri üretim ilişkileriyle çatışmaya girer; o ilişkiler artık gelişmenin biçimleri olmaktan çıkar, gelişmenin ayak bağı hâline gelir. Yapay zekâ da tam olarak böyle bir üretim gücüdür; insanlığın ortak bilgi birikiminin en yoğun, en somut biçimidir. Ne var ki bu üretim gücü bugün özel mülkiyetin dar kalıbı içinde sıkışmış durumdadır. Hesaplama kapasitesi birkaç şirkette yığılıyor, modeller kapalı tutuluyor, küçük araştırmacılar ve çevre ülkeler yarışın dışında kalıyor. Sorun teknolojinin kendisi değildir. Sorun, onu kuşatan mülkiyet biçimidir.
Bu çatışmanın bugün nerede, hangi biçimde belirdiğine bakmak gerekir; teoriyi soyutlukta bırakmamanın tek yolu budur. Nitekim, üç sahne, üç farklı çözümü gösteriyor.
STARGATE: SERMAYENİN DEVLETİ
Stargate’te devlet sahnededir. Beyaz Saray’dan duyurulur, eyalet valileri teşvik yarışına girer, millî güvenlik söylemiyle meşrulaştırılır. Ne var ki burada devlet sermayenin emrindedir; OpenAI’nin, Oracle’ın, SoftBank’ın çıkarını örgütler, onlara zemin hazırlar. Mülkiyet baştan sona özeldir, devlet yalnızca kolaylaştırıcı bir rol oynar. Marx’ın terimiyle söylersek, üretim ilişkisi burada üretim gücüyle en keskin biçimde çatışır. Çünkü tıkanıklığı aşabilecek tek aktör, o tıkanıklığı bizzat yaratan sınıfın hizmetindedir. Devletin sahneye çıkması, burada mülkiyet ilişkisini sorgulamaz; tersine, onu en verimli biçimde işletmenin aracı olur.
WAICO: DEVLETİN SERMAYESİ
Çin’in girişimiyle kurulan ilk hükümetler arası yapay zekâ örgütü Dünya Yapay Zekâ İşbirliği Örgütü’nde (WAICO) ilişki tersine döner. Burada devlet sermayeye hâkimdir, sermaye devletin belirlediği çerçevede hareket eder. Örgütün kendi kuruluş belgeleri bile bu sınırı çiziyor. Güvenlik ve kontrol edilebilirlik ilkesi, adillik ve kapsayıcılık ilkesiyle yan yana duruyor; egemenlik ilişkileri ilga edilmiyor, yalnızca yeniden düzenleniyor. Oy hakkı devletlere ve şirketlere ait, üreticilere değil. İlyenkov’un ölçütüyle söylersek, burada bilgi üretim araçlarının üreticiler tarafından yeniden sahiplenilmesi söz konusu değildir. Söz konusu olan, erişimin devlet aracılığıyla yeniden dağıtılmasıdır. Bu cömert bir adım olabilir, hatta ABD tekelciliğine göre nesnel olarak ilerici bile sayılabilir. Ama üretim ilişkisinin kendisini dönüştürmez; genel zekâ, tam olarak ortaklaşmış hale gelmemiştir, yalnızca daha geniş bir devletler topluluğuna kiralanır.
BİLGE: DUVARA TOSLAYAN KALKINMA
Sosyalist olmayan bir ülkede, Türkiye örneğinde ise bu tersine dönüş kendi biçimini buluyor, farklı bir yoldan gerçekleşiyor. Kapitalist kalkınma modeli, 1980’den beri süren liberal politikalar nedeniyle duvara tosladı. Özel sermaye, stratejik ve uzun vadeli üretimi üstlenecek ölçeğe hiçbir zaman ulaşamadı. Bundan sonra kamu inisiyatifi olmadan ekonomik gelişme mümkün görünmüyor. BİLGE bu saptamanın yapay zekâ alanındaki somut karşılığıdır. TÜBİTAK BİLGEM eliyle, devlet bütçesiyle kurulmuş bir girişimdir. Adları Köktürk yazıtlarından alınan üç katmana ayrılır. Temel katman Kültigin ücretsiz sunulur, araştırma katmanı Kağan aylık doksan dokuz liraya, sınırsız erişim sunan Umay katmanı bin beş yüz liraya satılır. Bu ayrıntı meseleyi basite indirgemeden görmemizi sağlar. Devlet eliyle kurulmuş olmak, bilginin meta biçiminden kurtulduğu anlamına gelmez. İlyenkov’un ölçütü burada da tam karşılanmaz; mülkiyet şirketten devlete taşınmıştır, ama meta biçiminin kendisi taşınmamıştır.
Ne var ki, bu gerilim tezi çürütmez, tersine keskinleştirir. Bir şirketin fiyatlandırma politikasını değiştirmek için gereken tek şey hissedarların onayıdır. Bir kamu kurumunun fiyatlandırma politikasını değiştirmek içinse, ilkece, siyasi baskı, kamuoyu ve seçilmiş temsilciler devreye girebilir. Bu zemin yalnızca mücadeleye açık olmakla kalmaz, başlangıç noktası itibarıyla da daha elverişlidir. Devlet eliyle kurulmuş bir yapının kamu mülkiyetine dönüşmesi, özel sermaye eliyle kurulmuş bir şirketin kamulaştırılmasından çok daha az direnç görür. Mülkiyet zaten devletin elindedir, aşılması gereken yalnızca fiyatlandırma politikasıdır; hissedarların elinden alınması gereken bir şirket değildir. Yolun yarısı zaten alınmıştır.
YARI YARIYA ALINMIŞ YOL
Bu üç eşiği yan yana koyduğumuzda, İlyenkov’un ve Marx’ın kesiştiği nokta netleşir. Genel zekânın, insanlığın ortak bilgi mirasının, yeniden insanlığın ortak malı olması İlyenkov’un gerçek bilgi üretimi dediği konudur. Bu, teknolojinin kendisinde saklı değildir; üzerindeki mülkiyet ilişkisinin ne yönde değiştiğinde saklıdır. Kapitalist kalkınmanın tıkandığı, önünde ancak kamusal bir yolun kaldığı ülkelerde bu değişim hem daha zorunlu hem de daha mümkündür. Devlet eliyle açılmış bir zemin, sermaye eliyle kapatılmış bir zeminden her zaman daha az dirençle aşılır.
Bu, sonu baştan belli bir hikâye değildir. Kamu mülkiyeti, kendiliğinden bir kurtuluş garantisi taşımaz; BİLGE’nin katmanlı fiyatlandırması bunu zaten göstermiştir. Fark, imkânın kendisindedir. Bir şirketin genel kurulunda asla var olmayan bir mücadele zemini, kamu kurumunda ilke olarak vardır.
Bütün bu çözümleme, tek bir sonuca çıkar. Yapay zekâ, burjuvazinin mülkiyetinde kaldığı sürece insanlığın aleyhine çalışacaktır; genel zekâ, onu üreten toplumdan koparılıp bir avuç şirketin kâr aracına dönüştürülecektir. Kamu kaynağı hâline geldiğinde ise aynı üretim gücü insanlığın hizmetine girer, çünkü sorun hiçbir zaman teknolojinin doğasında değildir. Sorun, bir üretim gücü olarak yapay zekânın kimin mülkiyetinde olduğudur. Stargate’in gösterdiği tıkanma da, WAICO’nun yarım kalan cömertliği de, BİLGE’nin çelişkili hâli de, aynı sürecin farklı aşamalarındaki görüntüleridir. Kamusallaşma, önüne geçilemez bir süreç olarak, bugün dünyanın dört bir yanında ilk filizlerini veriyor.