July 24, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

İvmeciliğe, tarihin öznesine ve algoritmaya dair: Kaderciliğin yeni kılığı

İvmeciliğe, tarihin öznesine ve algoritmaya dair: Kaderciliğin yeni kılığı

ÖZCAN BUZE

Bir Hezeyannâmenin Kısa Tarihi

1971 yılında, İngiltere’nin Coventry kentindeki kenar mahallelerden birinde henüz otuz yaşına bile girmemiş bir grup felsefe hocası ve öğrencisi toplanmıştı. Amaçları, üniversite binalarının soğuk koridorlarında bambaşka bir zaman algısı yaratmaktı.

Warwick Üniversitesi’nin felsefe fakültesi, o yıllarda İngiltere’nin bir taşra kasabasında, herhangi bir okul görünümündeydi. Ama on yıl sonra, aynı koridorlardan çıkan bir düşünce akımı, akademik bir cinnet halini aldı. Sonra bu, bir alt-kültür oldu. En sonunda da Silikon Vadisi’nin resmi ideolojisine dönüştü.

Bu hikâyenin kahramanı olan Nick Land, adı nadiren duyulacak ama etkisi her yerde hissedilecek bir kişiydi. Land, 1992’de akademik bir kitap yayınladı. Bu onun tek yayını olarak kalacaktı. Kitapta Georges Bataille hakkında bir şeyler yazıyormuş gibi görünüyordu. Oysa gerçek amacı bambaşkaydı. Yaptığı aslında insanlığı, sadece sermayenin kendi kendini gerçekleştirmesi için geçici bir taşıyıcı olarak tanımlamaktı. Ona göre tarih, bir süreç değildi; sadece kendi kendini hızlandıran kör bir makineydi. Bu sürecin içinde insanlık herhangi bir rol oynamıyordu.

Bu fikir, birkaç yıl içinde daha da radikalleşecekti. Land, bu fikri tartışmak ve geliştirmek üzere Sadie Plant ve Iain Hamilton Grant gibi isimlerle birlikte “Cybernetic Culture Research Unit” (CCRU: Sibernetik Kültür Araştırma Birimi) adıyla bir platform kurdu. Gerçekten de, Birim içindeki tartışmalarla fikir iyice radikalleşti. CCRU mensuplarının ürettikleri metinlerin felsefe mi kurgu mu olduğu artık belirsizdi. Ama siberpunk esintili bu metinler öyle bir dille yazılıyordu ki, hızını kaybetmiş bir kapitalizmin trans hâline geçtiğini düşündürüyordu.

Land’in kendisi sonunda akademik görevinden ayrıldı. Önce ruh sağlığı bozuldu ve bunalıma girdi. Sonra Şanghay’a yerleşip Çin devlet medyası için yazılar kaleme almaya başladı. Bu, onun öyküsünün en az bilinen ama en açıklayıcı ayrıntılarından biridir. Çünkü ivmecilik denen akımın siyasi olarak hangi yöne olursa olsun savrulabileceğinin en belirgin göstergesidir.

HEZEYAN MEZHEPLERİ

Tam burada terminolojik bir netleştirme gerekiyor. İvmecilik tek bir doktrin değildir. Kendi içinde birbiriyle çelişen bir dizi alt akıma bölünmüştür. Sağ ivmecilik, sol ivmecilik, koşulsuz ivmecilik vb. bunların arasında önde gelenlerdir.

Sağ ivmecilik, kapitalizmin hızlanmasının doğal ve arzu edilir bir gelişme olduğunu savunur. Buna göre, hızlanmayı frenleyecek her türlü önlem birer engeldir. Refah devleti, demokratik denetim, çevre politikaları vb. bu frenlerden bazıları olarak görülür.

Sol ivmecilik ise tam tersini savunur. Kapitalizmin teknoloji üretme ve üretkenlik özelliklerini olumlu görür. Çünkü bunların, toplumu kapitalist ilişkilerin dışına taşıma olanağı içerdiğini savunur. Bu sayede kapitalizm sonrası bir topluma geçilebileceğini ileri sürer.

Koşulsuz ivmecilik ise insan iradesinin bu süreci hiçbir şekilde etkileyemeyeceğini, çünkü sürecin kendi mantığıyla ilerleyeceğini savunur. Bunu yaparak herhangi bir siyasi tercihte bulunmanın daha baştan anlamsız olacağını kabul eder.

Son olarak, 2020’lerin başında Silikon Vadisi’nde doğan bir alt akım kendini bunların hepsinden bağımsız, saf bir termodinamik zorunluluk olarak sunar. Bu akımın adı etkin ivmeciliktir. İsminin İngilizcesinden türettiği bir kısaltma olarak e/acc rumuzunu kullanır. Bunun savunucularına göre, evren enerjiyi daha verimli işleyen sistemlere doğru bir eğilim gösterir. Yapay zekâ da bu eğilimin bir sonraki evresi olduğundan onu engellemeye çalışmak fizik yasalarına itiraz etmek kadar boş bir çabadır.

METAFİZİK İSKELET

Burada şunu sormak gerekir: Bu kadar farklı siyasi sonuçlara varan bu alt akımların kökeni, nasıl oluyor da aynı Land metni, aynı Deleuze-Guattari kaynağı olabiliyor? Bunun cevabı, ivmeciliğin bir siyasi program değil, bir metafizik iskelet olmasında yatıyor. Bu iskeletin temel önermesi şudur: Tarihin öznesi insan değil, sermaye veya teknolojidir; insan, bu sürecin faili değildir, olsa olsa taşıyıcısı ya da engelidir.

O zaman aralarındaki fark nedir? Sağ ve sol versiyonlar arasındaki fark, yalnızca bu sürecin kutuplarına hangi ahlaki değerin yüklendiğinden ibarettir. Biri onu kutsar, öbürü ondan bir kurtuluş beklentisi çıkarır. Ama ikisi de aynı hataya düşer. Tarihsel değişimi, sınıf mücadelesinden, üretim ilişkilerinden ve somut siyasi failiyetten koparıp, kendi kendine hareket eden bir öze bağlar.

Klasik Marksist bakış açısından bu, malum bir hastalıktır. Marx, üretim güçlerinin gelişiminin tarihsel değişimde belirleyici bir rol oynadığını elbette kabul eder; ama bu gelişim hiçbir zaman kendiliğinden, sınıf ilişkilerinden bağımsız olamaz. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, tarihi ancak somut sınıf mücadelesi aracılığıyla ileri taşır. Teknoloji üretim güçlerinden biridir ve kendi başına bir özne değildir. Sınıfların çıkarları doğrultusunda biçimlendirilen bir araçtır. İvmeciliğin yaptığı ise, bu diyalektik ilişkiyi tek yönlü bir determinizme indirgemek, teknolojiyi fetişleştirip sınıf mücadelesini yok saymaktır. Land’in anlayışında sermaye, insan iradesinden bağımsız, kendi kendini programlayan bir yapay zekâ gibi ele alınır. Oysa sermaye, tarihsel olarak belirli bir üretim ilişkisidir. Belirli sınıfların, belirli mülkiyet biçimleri aracılığıyla, belirli bir dönemde inşa ettiği bir toplumsal ilişkidir. Doğa yasası değildir.

SOL VERSİYONLAR, DEVLET VERSİYONU

Mark Fisher’ın öyküsü bu açıdan özellikle öğreticidir, çünkü onun sol versiyonu bile aynı tuzağa düşer. Fisher, Land’in öğrencisiydi. CCRU’nun “hyperstition” kavramını — hiper batıl-inanç, yani kurguların kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüşmesi fikrini — onunla birlikte geliştirmişti. Yıllar sonra, kapitalist gerçekçilik eleştirisiyle tanındığı döneminde bile, tamamlayamadan öldüğü son projesinde de aynı şemayı sürdürür. 1960’ların sonundaki karşı-kültürel patlamayı, LSD deneyimlerini, rave kültürünün kolektif coşkusunu bir tür “bastırılmış komünist potansiyelin izleri” olarak niteler. Ona göre bu “potansiyel”, bir eşik, bir kopuş anı, bilinç durumlarının dönüşümüdür. İşte bu dönüşüm de sınıfsız bir topluma sıçrama olanağı içerir. Burada da tarihsel değişim, üretim ilişkilerindeki somut mücadeleden değil, duygulanımsal bir yoğunluktan, kolektif bir esrime hâlinden bekleniyor.

Bu, Marx’ın eleştirdiği ütopik sosyalizmin yirmi birinci yüzyıl kılığına girmiş hâlidir. Sınıf mücadelesinin yerine estetik-duygulanımsal bir kurtuluş fantezisi geçirilir. Rave alanları, gerçekten de sınıf farklarının geçici olarak görünmez kılındığı mekânlardı. Ama tam da bu görünmezlik, onları devrimci değil, tüketimci yapıyordu. Birkaç yıl içinde aynı kültür, plak şirketleri ve festival endüstrisi tarafından fütursuzca metalaştırıldı. Fisher’ın kendisi bunu görecek kadar keskin bir gözlemciydi. Fakat teorik çerçevesi ona bu deneyimi sınıf analizinin dışında, neredeyse dinsel bir vecd hâli olarak görmekten başka bir seçenek bırakmıyordu.

Sol ivmeciliğin daha disiplinli bir versiyonu, Nick Srnicek ile Alex Williams’ın kaleme aldıkları manifestoda karşımıza çıkar. Bu ikili, Fisher’ın duygulanımsal-estetik çizgisinden farklı olarak, bir siyasi program yazma iddiasındadır. Bu sözde programda, kapitalizmin teknolojik altyapısının — otomasyon, lojistik ağları, hesaplama kapasitesi — sosyalist bir planlama projesine evrilebileceğini iddia ederler. Bunun da “folk politikası” dedikleri küçük ölçekli ve yerelci olması ve doğrudan eylemci sol geleneğin yerine geçmesi gerektiğini savunurlar.

Bu, ilk bakışta klasik Marksist üretim güçleri vurgusuna göreceli olarak daha yakın gibi görünür. Nitekim manifestoda Prometheci bir dille insanın doğayı ve kendi kaderini bilinçli olarak biçimlendirme yeteneğine övgüler bulunur. Ama burada da temel bir kayma vardır. Otomasyon ve teknolojik kapasite, sanki kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız, nötr bir altyapıymış gibi ele alınır ve yalnızca “el değiştirmesi” yeterli görülür. Oysa mevcut teknolojik altyapının biçimi zaten kâr güdüsü, rekabet baskısı ve sermaye birikiminin ihtiyaçları tarafından derinlemesine şekillendirilmiştir. Bir lojistik ağını ya da bir veri merkezini, onu üreten toplumsal ilişkilerden arındırıp doğrudan planlamaya aktarmak, teknik bir konu değil, başlı başına bir sınıf mücadelesi sorunudur. Srnicek ve Williams’ın projesi, bu güçlüğün çoğu zaman bir mühendislik sorunu gibi ele alınarak çözüldüğünü farz eder.

İvmeciliğin devlet düzeyindeki en çarpıcı — ve en az konuşulan — versiyonu, Çin Komünist Partisi’nin uzun süredir baş ideoloğu konumundaki Wang Huning’in düşüncesinde bulunabilir. Wang, 1980’lerin sonunda ABD’de geçirdiği bir yıl boyunca, tüketim toplumunun kendi kendini nasıl çözdüğünü gözlemlemiş ve bundan bir sonuç çıkarmıştı. Ona göre, liberal-kapitalist bir toplum, dışarıdan bir ideolojik müdahaleye gerek kalmadan, sadece arzularını sonuna kadar tatmin etme dürtüsüyle bile kendi toplumsal dokusunu aşındırır. Bu, ivmeciliğin bir çeşit tersine çevrilmiş versiyonudur. Batı’yı hızlandırmaya bırakmak, onu çökertmenin en verimli yolu olarak görülür. Bu nedenle aktif bir yıkım çabası içine girmeye gerek görülmez, yalnızca beklemek yeterli sayılır. Bunun ilginç yanı, bu tezin de — tıpkı Land’in ya da e/acc’in versiyonlarında olduğu gibi — tarihsel değişimi sınıf mücadelesinden ve somut siyasi örgütlenmeden bağımsız, kendiliğinden işleyen bir sürece bağlamasıdır. Tek fark, sürecin bir kurtuluş değil, bir çürüme olarak tanımlanmasıdır. Eğer bu görüş doğru ise, merkezi planlama ile piyasa disiplini arasındaki gerilimin de Çin’in kendi iç sınıf çelişkilerini aşındırma potansiyeli taşıması gerekir.

Bu noktada sağ ile sol ivmeciliğin akrabalığı daha da netleşir. İkisi de siyasi failiyeti askıya alır; ikisi de “durdurulamaz” bir sürecin önünde insan iradesini pasifize eder. Bunu biri boyun eğerek, öbürü kutsayarak yapar. Fisher’ın kendi deyimiyle bu, bir “Terminator” senaryosu ile bir “Avatar” senaryosu arasındaki sahte seçimdir. Ya teknolojik-kapitalist hızlanma sürecinin insanlığı ezip geçmesini kabullenirsiniz, ya da ona karşı romantik, doğaya dönüşçü bir “direniş” ortaya koyarsınız. Nitekim her iki senaryoda da somut, örgütlü, sınıf temelli bir siyasi proje yoktur. Marksist gelenek, tam da bu sahte ikiliği reddetmesiyle böyle spekülasyonlardan ayrışır. Tarih ne kaçınılmaz bir kaderdir ne de bireysel bir estetik tercihtir. Tarih, sınıfların ve örgütlerin verdikleri somut mücadelelerin bir sonucudur. Üretim güçlerinin gelişmesi devrimci bir potansiyel taşıyabilir. Ne var ki, bu potansiyel kendiliğinden gerçekleşmez. Ancak ve ancak proletaryanın örgütlü mücadelesiyle gerçekleşebilir.

KURGUNUN GERÇEKLEŞMESİ VE SONUÇ

İvmeciliğin bugün, özellikle yapay zekâ tartışmalarında, bu kadar revaçta olması kesinlikle tesadüf değildir. Teknoloji şirketleri için, kendi büyüme dürtülerini “kozmik bir zorunluluk” olarak sunmak, hem düzenlemeden kaçmanın hem de işçi sınıfının kaygılarını “tarihin akışına karşı durmak” gibi anlamsız bir konuma itmenin “en şık” yoludur. Burada felsefe, bir mistikleştirme aracına dönüşür. Sermayenin en saldırgan, en denetimsiz birikim dürtüsü, artık bir şirketin çıkarı değil, “evrenin iradesi” olarak gösterilmek istenir. Bu, Marx’ın “meta fetişizmi” kavramının en saf hâlidir. Toplumsal ilişkiler, insanlar arasındaki somut mücadeleler vb., sanki nesnel koşulların (burada algoritmaların, “termodinamik eğilimlerin”) doğal özellikleriymiş gibi açıklanmaya çalışılır.

CCRU’nun bu döneme özgü bir başka icadı, “hyperstition” — “hiper batıl-inanç”, yani kurgunun kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşmesi — kavramıdır. Buradaki fikir şudur: Gerçeğe dayanmayan bir anlatının yeterli ölçüde yaygınlaşması, gerçekliği o anlatıya uygun olarak yeniden şekillendirir. Kurmaca ile gerçek arasındaki sınır, toplu inanç tarafından silinebilir. Bu kavram, CCRU’nun akademik literatür üretiminde oyunbazlık ve siberpunk kurgusu ile felsefi önerme arasındaki ayrımı bilinçli olarak bulanıklaştırarak kullanılmıştır. O yüzden bu metinlerde, jungle müziğinin parçalanmış ritimleri, William Gibson’ın distopik kentleri, Deleuze’ün göçebe kavramları vb. ne olduğu belirsiz bir karışım halinde iç içe geçer. Gelgelelim bu oyunbazlık, ciddi bir teorik zayıflığı da gizler. Eğer bir anlatının gerçekleşmesi yalnızca yeterince inandırıcı ve yaygın olmasına bağlıysa, o zaman maddi koşullar — üretim ilişkileri, sınıfsal güç dengeleri, somut mülkiyet biçimleri — ikincil hale gelir. Tarih, kolektif bir inanç ya da estetik telkin meselesine indirgenir. Bu da idealizmin en saf örneklerinden biridir. Üstelik, tuhaf bir şekilde e/acc’in Silikon Vadisi’ndeki güncel işlevine hizmet eder. Bir teknolojinin “kaçınılmaz” olduğunu yeterince ısrarla tekrarlamak, yatırımcıları, düzenleyicileri ve kamuoyunu o kaçınılmazlığa ikna ederek gerçekten de onu kaçınılmaz kılan bir öz-gerçekleştirme mekanizmasını işletir. Bu ise herhangi bir termodinamik yasasından değil, sermaye piyasalarının psikolojik dalgalanmalarından ve tekelci rekabetin somut dinamiklerinden kaynaklanır.

Yapay zekâ şirketlerinin düzenlemeye karşı geliştirdiği bu termodinamik teoloji, karşımıza tek başına çıkmaz. Genellikle, devletin ve bürokratik denetimin bizatihi “yavaşlatıcı” bir güç olarak kodlandığı daha geniş bir yönetişim karşıtı söylemle el ele yürür. Burada e/acc ile “Karanlık Aydınlanma” olarak bilinen çevre arasındaki sınır, göründüğünden çok daha geçirgendir. İkisi de demokratik müzakereyi, seçim döngülerini, kamusal denetim mekanizmalarını “sürtünme” olarak görür; ikisi de teknik-yönetimsel bir seçkinler sınıfının, kitlelerin iradesinden bağımsız olarak “en verimli” kararları alması gerektiği fikrini telkin eder. Aradaki fark üsluptadır. Biri kozmik bir kaçınılmazlık diliyle, öbürü doğrudan bir elitist-monarşist özlemle konuşur. Ama gerçekte ikisinin de siyasi sonucu kitlelerin ve onların örgütlü temsilcilerinin karar alma süreçlerinden dışlanması olur. Bu, ikisi arasında tesadüfi bir paralellik değildir. Her ikisi de, sermayenin ya da “sistemin” kendi mantığını, insan iradesinin ve demokratik meşruiyetin üstünde tutan aynı önermeye dayanır. Sınıf mücadelesi çerçevesinden bakıldığında bu, hayli tanıdık bir manevradır. Burjuvazinin, kendi dar sınıf çıkarlarını evrensel akıl ya da doğa yasası kılığına sokarak siyasi tartışmanın dışına çıkarma girişimi, on dokuzuncu yüzyıldan beri tekrarlanan bir örüntü olarak devam eder. İvmecilik bu girişime yalnızca yeni bir kelime dağarcığı ve bir fizik metaforu eklemiştir.

Sonuç olarak ivmecilik, sağıyla soluyla, teknoloji fetişizminin felsefi bir kılığa büründürülmüş hâlidir. Land’in nihilist determinizmi de, Fisher’ın duygulanımsal kurtuluş fantezisi de, e/acc’in termodinamik teolojisi de, hep aynı temel örgüyü tekrarlar. Bu, tarihsel değişimin, sınıf mücadelesinden koparılıp, insan iradesinin dışında işleyen mistik bir sürece devredilmesidir. Bu girişimin onlara neden çekici geldiği bellidir. Çünkü sorumluluğu insan eylemliliğinden alır, bu bakımından teselli edici bir etkisi vardır. Ayrıca karmaşık bir tarihsel süreci tek bir “açıklama” etrafında basitleştirir, bu yönüyle de rahatlatıcıdır. Ama tam da bu basitleştirme, onu siyaseten verimsizleştirir. Sermayeyi bir doğa gücü olarak tanımlamak, onu eleştirinin ve dönüştürmenin ulaşamayacağı bir yere koymak anlamına gelir. Oysa sermaye, ne kadar hızlanırsa hızlansın, sonuçta insanların inşa ettiği, insanların sürdürdüğü ve — tarihin defalarca gösterdiği gibi — insanların örgütlü mücadelesiyle dönüşüme uğratılabilecek bir toplumsal ilişki biçimidir. İvmecilik bunu unutturmaya çalıştığı ölçüde, felsefi bir merak konusu olmaktan çıkıp, güncel bir ideolojik cephe hâline gelir.

Warwick Üniversitesi’nin soğuk ve loş koridorlarında başlayan o hezeyan, elli yıl sonra trilyon dolarlık şirketlerin basın bültenlerinde, düzenleyici kurumların lobi faaliyetlerinde ve devlet ideologlarının kapalı kapılar ardında tuttukları notlarda yankılanıyor. Bunun nedeni Land’in, Fisher’ın ya da Wang’ın olağanüstü bir kehanet yeteneğine sahip olmaları değildir. Nedeni, sermayenin — hangi coğrafyada, hangi rejim altında işlerse işlesin — kendi genişleme dürtüsünü her defasında insan iradesinin ulaşamayacağı bir zorunluluk kılığına sokma ihtiyacıdır. On dokuzuncu yüzyılda bu kılık “ilerleme”ydi, yirminci yüzyılın ortasında “modernleşme”, bugünse “ivme”. İsim değişir, işlev değişmez. Bu, sınıf mücadelesini gündemden çıkarma, somut siyasi eylemliliği bir kader anlatısının gölgesine iterek etkisizleştirme işlevidir. Klasik Marksist eleştirinin görevi de tam burada başlar. İvmeciliğin fizik, siberkültür ya da termodinamik diliyle kendini gizleyen bu eski manevrasını teşhis etmek ve tarihin öznesinin bir algoritma ya da kozmik bir eğilim değil, somut, örgütlü ve hâlâ mücadele hâlindeki insan toplulukları olduğunu yeniden hatırlatmaktır.