July 23, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

“Dünyanın bütün sporseverleri uyanın!”

“Dünyanın bütün sporseverleri uyanın!”

CEMİL FUAT HENDEK

Of be! En sonunda… Bir kez daha sona erdi dünyanın bütün futbolseverlerini nefes nefese bırakan yarış. Her ne kadar, tankla, top, tüfekle savaşa gider gibi ABD yollarına düşen milli takımımız hızla gittiği gibi geri dönmüş olsa da… (Yeterince iyi oynamadıklarını samimiyetle itiraf eden bir gencecik futbolcumuzun da salvo atışına hedef haline getirilmesi gösterinin son perdesi oldu.)

Tabii bizimkiler yalnız değil. Başarı düzeyini tutturamayan takımlar sırayla, taraftarlarının elini göğsünde bırakarak sahayı terk ettiler. Yine de sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok insanın kimi zaman hayranlık verici hareketlerle, herkesin canını ağzına getiren heyecanlı sahnelerle, kimi zaman da büyük sevinçler ve hayal kırıklıklarıyla dolu FİFA Dünya Kupası’nı izlediği bir gerçek.

Konuya hakim, gerçekten bilgi birikimine sahip insanlardan uzmanlığı kendinden menkul laf ebelerine uzanan yüz milyonlar arasındaki tartışmalar bir süre daha devam edecek: En güzel golün kime ait olduğu… Hangi futbolcuların nerelere transfer olacağı… Hangi hakemin ne gibi yanlışlara imza attığı… Başarılı ve başarısız antrenörler… Bir dizi istatistik veriler üzerine çekişmeler… Ve tabii bu arada soyunma odalarından, kulüp yönetimlerinden, özel davetlerden sızan bir sürü dedikodu, şike şüphesi…

Evet, her şey bir süre daha tartışılacak. Ne yazık ki, bir tek konu bu hararetli tartışmaların dışında kalacak, pek az insanın aklına takılacak: Futbolun, dahası profesyonel sporun, kapitalizmin insana ve topluma ait olan her şeyi nasıl çürüttüğünün her seferinde hızla ortalığa saçılıp, elle tutulur hale geldiği bir alan olduğu…

PROFESYONEL SPOR: ÇÜRÜMENİN EN GÖRÜNÜR HALLERİNDEN BİRİ

İster bizzat spor yapıyor olun, ister seyrinin sevdalısı… İster futbol “hastası” olun, ister yaz ya da kış olimpiyatlarının meraklısı, ister boks, güreş ve diğer mücadele sporlarının hayranı olun, ister tenis, jimnastik, dans yarışmalarının, golf turnuvalarının takipçisi… Havada, suda, karada… Bireysel ya da takım oyunu olarak… Aletli ya da aletsiz… İnsan evladının, düşünsel ve fiziksel becerilerini sergilediği, elde ettiği başarıları zaman içinde inanılmaz düzeylere yükselttiği, yapana da seyredene de heyecan veren birbirinden güzel spor dalları saymakla bitmez… Heyhat!

Kapitalizm denen bu rezil sistemin, dünya yüzünde insana ait varolan her şeyi nasıl çürüttüğünün en görünür örneklerinden biridir spor. Görün artık! Yapanı her alanda geliştiren, seyredene bunca güzellik ve heyecan sunan tüm spor dallarının profesyonellik denen bataklığa teslim olmuş haline bakın. Çürümüşlük bütün çıplaklığıyla apaçık önünüzde uzayıp gidiyor. Yapanı da, seyredeni de içine çeken korkunç bir bataklıktır bu!

“Profesyonellik” dedikleri, artık günümüzde, hangi spor dalı olursa olsun, ulusal çapta ya da uluslar arası planda, pazarlamasından her türlü organizasyonuna dek ona değen her ne varsa, sporcuları da içinde olmak üzere alınıp satılan, üzerinden dev kârlar elde edilen birer meta haline getirilmiş bulunuyor.

Profesyonel spor denen etkinlikler etrafında kurulmuş, yıldan yıla akıl almaz paraların döndüğü şu müthiş endüstriden bahsediyorum. Şaka değil, salt sporun dışında akla gelebilecek yan gelirlerin tamamıyla birlikte, bir yılda dönen ve trilyona dayanan paraların hesabını tutmak olanaksız. Sadece kabaca birkaç tekil örnek dönen paralar konusunda herkese bir fikir verebilir.

Şu anda hemen herkes futbol konuştuğuna göre biz bambaşka bir köşeden ve hem coğrafi hem de branş olarak halkımıza görece uzak bir köşeden, Amerika Birleşik Devletleri’nden başlayalım:

Amerikan Futbolu’nun 1. Ligi’nde (NFL) oynayan toplam 32 takımın geliri yaklaşık 21-23 milyar dolar tahmin ediliyor. Dallas Cowboys bunlar arasında yaklaşık 1,2 milyar dolarla dünyadaki en yüksek ciroya sahip futbol klübüydü. (Bir iddiaya göre geçen yıl Real Madrid 1,27 Milyar dollar sınırına ulaşarak bu rekoru kırmış.)

Beysbol da Amerika’da popüler bir spor dalı. Yani bu dalda da birinci ligde oynayan 30 takımın yıllık cirosu 12-13 milyar doları buluyor.

Basketbol tüm popülaritesine karşın Amerikan futbolu ile yarışta geride kalıyor. Amerikan ligindeki (NBA) 30 takımın toplam yıllık cirosu 2024/25 sezorunda yaklaşık 12 milyar dolar tahmin ediliyor.

Futbola gelince, bizde meraklısı pek bol olan bu spor dalı Amerika’da epey gerilerden geliyor. O nedenle birinci lig takımlarının yıllık ciroru sadece 3,5-4 milyar dolar(cık)mış.

Tabii bu paraların döndüğü pazarda profesyonel sporculara da belli bir pay düşüyor. Pay dediysek, onlarca milyon dolarlar ve avrolardan bahsediyoruz.

ZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ?

Profesyonellerin “bize en uzak olanlarından” başlayalım: Örneğin, dünya sıralamasındaki ilk 50 tenisçinin yıllık gelirleri temelde 2-6 milyon dolar arasında değişiyor. Ama bu arada yarışmalarda kazananlara verilen ödüller ayrı. Örneğin, US Open’da yarışma birincisinin ödülü 5 milyon dolar; Wimbledon’ın 4,8 milyon dolar, French Open’ın 2,8 milyon avro, keza Australian Open’ın da, her yıl değişmek üzere, birkaç milyon dolarlık ödülleri var.

Çok başarılı ve popüler olanların gelirleri sadece ödüllerle de sınırlı kalmıyor. “Profesyonel spor pazarı”nda sporcular artık aynı zamanda birer “reklam kuklası”dırlar. Tenisçilerin de bu alandan elde ettikleri gelirler, sponsorlarından aldıkları paralar, bazen kimsenin tahmin edemeyeceği düzeylere ulaşmakta. Örneğin, Carlos Alcaraz’ın ödüller ve sponsorlardan gelirinin yılda 40–50 milyon dolar olduğunu okuyoruz. Jannik Sinner ve Novak Djokovic 35–40 milyon dolarla onu izliyorlarmış. (Ben Forbes’in yalancısıyım.)

Bizde meraklısı pek az bir diğer spor dalı daha var: Golf. Meraklısı tabii az olacak. Yakın zamana dek milyonerlerin (kendilerini “elit bir tabakanın makbul kişileri“ belleyen sömürgen ve asalak takımının) kendilerine saklayarak halka dahası, kadınlara bile açmadıkları bir spor dalıydı.  Beylerimiz yemyeşil, bakımlı çimenler arasına serpiştirilmiş kumlu ya da yapay gölcükler halindeki tuzaklarla uzanıp giden geniş golf sahalarında hem yürüyüş yapar, hem de kendi aralarında sohbet eder, iş bağlarlardı. Sonra birden yığınsal turizm tarafından keşfedildi. Ama halen de dünyanın hemen her yerinde çoğu golf kulüplerine üye olmak için çok kalın bir cüzdan ve “o çevreye girebilecek kaliteye sahip olduğuna” şahitlik edecek, ona kefil olacak iki kulüp üyesi gerekiyor.

Her neyse, sadece bizde değil, çoğu ülkede diğer spor dallarına göre seyircisi gerçekten pek sayılı olmasına karşın, bu dal, başarılı sporcuları milyoner yapacak ödüllerle dolu. Birkaç örnek sunmak gerekirse, Forbes, Jon Rahm’ın yıllık gelirini 111 milyon dolar olarak veriyor. Scottie Scheffler (79 milyon), Rory McIlroy (75–85 milyon), Bryson DeChambeau (60–65 milyon) onun arkasına sıralanıyorlar. İçlerinde en “zavallısı” golf sahalarındaki ırkçı duvarları yıkmak için zorlu mücadeleler veren Amerikalı siyah adam Tiger Woods! Kaç yıl dünyanın en iyileri listesinde ikinciliği koruduğu halde sponsorlarından sadece 50 milyon dolar gelire takılıp kalmış.

Meğerse Suud’lar 2022’de hem imaj değiştirmek, hem de yeni yatırım alanları açmak hevesiyle bir profesyonel golf “serisi” kurmuşlar: LIV Golf Ligi. Finansmanının ağırlığını da Suud Devlet Yatırım Fonu Public Investment Fund (PIF)’a bırakmışlar. Bu arada oyunculara ayrıca destek sağlamak üzere bir dizi çok ünlü markalardan da sponsorlar bulmuşlar. (“LIV” Romen rakkamlarıyla 54… Her seferinde tura 54 oyuncu katılıyor. Katılanlara daha baştan ödemeler yapılıyor.)

Şimdi gelelim bizde uzmanlarıdan geçilmeyen spor dalına. Milyonlarca gencimiz sahalarda, soyunma odalarında, kulüp kulislerinde neler döndüğünü ayrıntısıyla izliyor. Onunla da kalmıyor, hangi futbolcunun kaç para kazandığı, hobileri, sevgilisinin adı, bir gece önce hangi barda kaç kadeh viski içtiğine dek özel yaşamını da izliyor. Buna rağmen bu meraklıların dışında kalan tek tük okuyucu için futbol pazarında ünlü futbolcuların kazancına, kulüpler arasında dönen “uçuk” transfer paralarına birkaç örnek vermeden geçmek istemem.

NEYMAR VAKASI

2017’de ünlü Brezilyalı futbolcu Neymar’ın Barcelona’dan Fransa ligindeki Paris Saint German FC’ye transferindeki paraya bakın: Sadece eski takımına ödenen ücret tam 222 milyon avro! . Neymar’a “imza parası” olarak 40 milyon! Beş yıl boyunca her yıl net 30 milyon avro! Daha ne primler, reklam gelirleri, aracılar, yemciler… skysports.com’a göre bu transferde dönen paraların 450-600 milyon avro olduğu konuşulmuş. (Bu arada söz konusu kulübün Fransa’da olduğuna bakmayın. 2011’den bu yana Katar Emirliği’nin resmen desteklediği Spor Yatırım Şirketi tarafından satın alınmış bulunuyor.)

Yukarıda “transfer” mi demiştim, ne transferi? Buz gibi satış! Futbol pazarında, akıl almaz paralara alınıp satılan sporcularını listesi uzun: Kylian Mbappé 2018’de Monaco’dan PSG’ye 180 milyona, 2017’de Ousmane Dembélé Dortmund’dan Barcelona’ya 148 milyona, Alexander Isak 2025’de Newcastle’dan Liverpool’a 145 milyona satıldılar.

Bunlar kulüpler arasında ödenen paralar. Bu ticaretten başka kimler yemleniyor, pek bilemiyoruz. Pek ortalıkta görünmüyorlar. Tek tek her futbolcu bir şirket gibi olmuş. Menajerleri var, pazarlamacıları, reklamcıları var. Nasıl olmasın? Kaleci Kepa Arrizabalaga, Chelsea’de yıldan yıla kazandığı 80 milyon avroyu tek başına nasıl idare edebilir ki? Ya da Manchester City’deki savunma oyuncusu Joško Gvardiol yılda yaklaşık 90 milyonunu, Yine Chelsea’daki orta sahanın yıldızı Enzo Fernandez yılda 121 milyonunu nereye tıkıştıracağına, hangi fonlara yatıracağına tek başına nasıl nasıl karar verebilir ki?

Ortalıkta dönen bunca para, o civarlarda dolaşanları da bozar. Kişilikler törpülenir, insani ilişkilerdeki değerleri çürür! Hele henüz 20-25 yaşlarındayken her yıl banka hesabına milyonlar doluyorsa, bu tehlike çok daha büyüktür.

Hayır, amacım tabii ki herkese sataşmak değil: Kapitalist ilişkilerin spor gibi tertemiz duygu ve düşüncelere hizmet etmesi gereken bir alanı nasıl kirletip çürütebildiğine dikkati çekmek. Çürümüşlüğe örnek bulmak isteyen, 1970’den beri sık sık skandallarla sarsılan şu FIFA’nın haline baksa yeter… Bitip tükenmeyen dedikodular, dışarı sızması engellenemediği için arada bir alevlenen  rezaletler. Mahkemeler…

Ne çabuk da unutuluyor? 1990-2001 yıllarındaki International Sport and Leisure (ISL) marketing firmasının televizyon ve pazarlama haklarını elinde tutmak için FIFA yöneticilerine dev rüşvetler verdiği ortaya çıkmamış mıydı? Birçok yöneticinin oradan yemlendiği bilinirken, tüm suçu iki kişiye yükleyip arazi oldular.

Ya 2022’de dünya Futbol Şampiyonası’nın Katar’a verilmesi? Dünyanın her yerinden tepkiler yağdı! Oyların satın alındığı, karar sürecinin şeffaf olmadığı haykırıldı. Dahası hazırlıklar sırasında spor sahaları ve statların inşaatında çalışan yabancı kökenli işçilerin çalışma ve barınma koşulları, dahası ardı ardına gelen iş cinayetleri ayrı bir rezalet olarak tepkiye neden oldu. Kimin umurunda? Sonradan kurulan araştırma komisyonunun raporu doğru dürüst kamuya açıklanmadı. Sorumlu savcı Garcia da yayımlanan bölümlerin manipülatif olduğunu söyleyerek istifa etti. Yani ya baskı altına düşüp “kaçtı” ya da manipülasyona ortak olup işin ucunu bıraktı.

2015’deki “FIFA-Gate“ skandalı da tam bir “krimi”dir… İsviçre polisinin Zürih’te bir otelde yedi üst düzey FİFA yöneticisini tutuklamasıyla ortaya dökülen rezalet kartopu gibi büyüdü. Rüşvet, kara para yıkama, dolandırıcılık, şantaj, yasadışı pazarlama pratikleri… “Hepsi bu filmde!” Savcılık 25 yıla uzanan ve milyonlarca dolar rüşvetin söz konusu olduğu bir “suç çetesi”ne karşı soruşturma başlattı. Düzinelerce yönetici ve spor menajeri suçlandı, yargılandı. Bazıları suçunu itiraf etti.

Profesyonel spor pazarı? İçinde nice bu tür örnekler taşıyan, her an her tarafa bulaşabilen, ona değen herkesi içine çekebilen fokur fokur kaynayan bir çamur deryası! “Paranın satın alamayacağı değerler vardır” iddiasına da pek kanmayalım. Bu tabii ki, doğrudur. Ne var ki, araya on-yüz milyonlarca dolar/avro sıkıştığında, bu doğrunun geçerliliğinin oranı milli piyango ile karşılaştırılabilir. 

TARTIŞMALI İDDİALAR

Spor üzerine iddialar muhtelif. Ortalıkta dolaşanların tümünün sınıfsal içeriğinden arıtılmış, maddi temellerinden tamamen soyutlanmış olması, bunların tümünü “yarım doğru”lar haline getirmekte. Şimdi birkaçına bakalım:

“Spor insanları birbirine yaklaştırır” (mı)?

Evet. Öyle olması gerekir. Genci ve yaşlısı, ister bireysel, ister takım halindeki sporlarda daha iyi dereceler için birbiriyle yarışırken dostça dayanışmayı her zaman önde tutan insanlar istiyor gönlümüz. Takım sporlarında taktikler geliştirip birlikte uygulayarak örgütlü mücadelenin yaratacağı mucizeleri de örneklerken kardeşçe biraradalığın, elbirliğiyle elde edilmiş başarıların sevincini yaşamak… Nitekim amatör spor alanlarında sıklıkla rastladığımız bir hava değil midir bu?

Ya profesyonellik işin içine karışıp, sporcular dahil her şey meta haline geldiğinde, ortaya milyonlar, milyarlar saçıldığında? Bireysel spor dallarında her sporcu diğerinin ölesiye rakibidir. Her turnuvada karşı tarafın galibiyetinin yenilene yüz binlerce hatta birkaç milyon dolar zarara (ya da tersi, büyük gelirlere) neden olacağı bir ortamda kardeşlik, dayanışma, karşılıklı hoşgörü? Olmaz değil, ama bir yere kadar. Ya ötesi?

Aynı takımda oynayan oyuncular arasındaki rekabet de ayrı bir konu. Prim tasalarıyla ya da gelecek satış mevsimine hazırlık amacıyla kendini gösterme, diğerlerinden daha öne çıkma çabaları… Kim yedekte kalacak? Kim kaç dakika oynayacak? Tabii bu arada başkaca kişisel kaprisler… Aşırı durumlarda birbirinin altını oyma girişimleri… Duymuyor muyuz?

Spor insanları birbirine yaklaştırır mı? Evet ve hayır! Profesyonellik, kimi zaman sporcular arasında düşmanlığa dek uzanan yarıklar da açmakta. Bu yarıkların oluşması da sporcuların bireysel davranışlarının ötesinde menajerlerin, kulüplerindeki kimi çıkar çevrelerinin, dahası spor yazar ve eleştirmenlerin gayretli katkılarıyla oluşuyor.

“Kulüp taraftarları arasında ortaklaşma, dayanışma duyguları gelişip güçlenir” (mi)?

Spora ilgi duyan insanların bir kulübe üye olması ya da bir klübü desteklemesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Bir kulüp çatısı altında spor yapma olanağının bir dizi avantajı da ayrı. Öte yandan bazı tribün gruplarının coşkulu gösterileri, belli bir koreografi içinde yaptıkları hareketler hayranlık verici olabiliyor. Karşı tarafı aşağılamamak koşuluyla fantazi ürünü sloganlar ve marşlar… Kimi zaman beklenmedik bir anda toplumsal yaşamı doğrudan ilgilendiren dev bir plakat… Bu tür tezahüratın spor gösterilerine ayrı bir zenginlik kattığı tartışma götürmez.

Ne var ki, günümüzdeki “fan” taraftarlığının kimi ülkelerde ve bazı takımların çevresinde sorunlu bir hal aldığını görüyoruz. Geçtiğimiz yıllarda aşırılıklarıyla göze batan bazı fan kulüpleri, özellikle İngiliz Hooliganlar, karşılaşmalarda bir dizi kısıtlamaya, bazı gruplara yönelik yasaklara, kulüplere verilen cezalara neden oldu.

Bu noktada aşırılıklar sadece yoksul kesimlerden, emekçi mahallelerin gençlerinden gelmiyor. İşsizlik ve geleceksizlik, aşırı sömürülme, ikinci sınıf yurttaş mualemelesi görme v.b. nedenlerle biriken öfke ve nefretin, bu düzene ve düzenin egemenlerine yöneltecek yerde karşı takımın sporcularına ve taratarlarına kusulması… Toplumsal, siyasi bilinçsizliğin bu tür sonuçları anlaşılabilir. Peki, ceketini omzuna vurup, kravatını gevşetip hakeme ya da karşı tarafa anaları, bacıları da işin içine katarak söven, yüksek düzey devlet memurlarlarına, seçkin meslek sahiplerine, günlük yaşamda “mazbut” birer eş, baba, meslektaş falan olanlara ne diyeceğiz?

“Spor uluslar arasında yaratılan önyargıları kırmaya yardımcı olur, barışı destekler” (mi)?

Birçok ulustan sporcuların ve spor uzmanlarının yan yana geldiği uluslararası karşılaşmalarda, dünya şampiyonalarında öyle olması beklenir, umulur. Nitekim, özellikle amatör müsabakalarda değişik uluslardan sporcuların karşılıklı dayanışma içine girdiklerine, hatta aralarında kalıcı dostluklar kurduklarına şahit olmuyor muyuz? Fakat bu ilişkileri etkileyen başkaca o kadar çok etmen araya giriyor ki.

Sporcuların hangi ülkeden geldikleri, o ülkedeki iktidarın diğer uluslardan hangileriyle ne gibi ilişkiler içinde olduğu, siyasi etmenleri unutmamak gerekiyor. Çoğunlukla grup yöneticileri de o resmi havaya uygun direktiflerle sporcuları kontrol altında tutuyor. Son turnuvada ABD rejiminin bazı Afrika ülkesinden gelen sporculara reva gördüğü muameleye tepki duymayan futbolseverler, siyasi bilinçten vazgeçtim, insani duygularını da yitirmiş demektir. Ya ABD’nin etkisiyle bazı ülke takımlarını (en başta İran takımını) en yorucu programlara hapseden turnuva organizasyonuna ne demeli?

Kaldı ki, yarışmaları izlemek için gruplar halinde gelen seyirciler de önemli bir başka etmen. Ulusal bayraklar, marşlarla sanki savaşa gidermişcesine statlara doluşarak akılları sıra kendi sporcularını destekleyen “aklı kıtlar”, spora, sporculara kötülük yapmakta, yarışmalardan sonra da kalıcı olabilecek düşmanlık ve nefret tohumları ekmekte. Barış ve karşılıklı yaklaşmak şöyle dursun, bir milli takım için yapılan resmi tanıtım filminin spor değil, savaşı körükleyecek bir silah reklamına dönüştüğüne bile şahit olduk. Hayır! Uluslararası yarışmalarda daha çok milliyetçi duyguların kışkırtıldığını, böylece ister istemez dostluk değil, düşmanlıkların körüklendiğini görüyoruz.

“DÜNYANIN BÜTÜN SPORSEVERLERİ, UYANIN!”

Uzatmayayım. Bir uyarı da benden olsun diye yazdım: Bu, biraz daha eleştirel bakmaya çağrıdır. Heyecanla izlenen oyunların arkasındaki karanlığı da görmek. Sporcuları alınıp satılan birer meta haline dönüştüren düzeni… Yönetim kadroları arasına sızması engelenemeyen parasal çıkar ilişkilerini… Milyonlarca insanın -dolaylı olarak- kumara teşvik edilişini… Aslen tertemiz bir insani eylem etrafıda örülen kötülükler ağını… Kısacası, kapitalist sistemin doğası gereği her alanı olduğu gibi, sporu da çürüttüğünü…

Görmek başlangıçtır. Ardından ona son verme iradesi gelecektir.

GÖRSEL: ÖMER YAPRAKKIRAN