Aydınlığımıza övgü: Doğan Avcıoğlu-Yalçın Küçük
ORHAN GÖKDEMİR
Yola çıkan, Doğan Avcıoğlu’nu buluyor. Yürüyen, Yalçın Küçük’e ulaşıyor. Yalnızca bunlar değil, Namık Kemal’i, Tevfik Fikret’i de keşfedeceğiz mecburen. Aydınlığı arayan aydını arar.
Bunu, aydını, aydınlanma ile birlikte ortaya çıkan bir kavram olarak kabul etmemiz gerek. Kendi hülyalarının peşinden giden yeni bir insan türü diyebiliriz. Aklına yaslanan insan, mümkündür. Bruno’yu düşününün, bir fikri ve bir inancı vardı. O inançtan koca bir örgüt çıkardı. Kiliseye savaş açtı, onu değiştirmek, tekeline aldığı inancı da eski orijinal köklerine döndürmek istiyordu. İnsanın silindiği uzun Orta Çağ’a “insan mucizedir” diyerek kafa tuttu. İnsana ve kendine güvendi. Sonra güvendiği o insanı bir mucizeye dönüştürmek istedi. Bir fikre sahip olmak aydın olmanın gerekleri arasındadır ama sadece fikir yetmez. Aydın değiştirmek için harekete geçen ve harekete geçirebilen insandır.
Gazetecilikle bir ilişki var mı bilmiyorum. Eskiden, Abdülhamit devrinde, “tıbbiyeden doktor da çıkar” diye bir söz vardı. Çünkü hekimden çok devrimci çıkıyordu. Devrimci olmak isteyenler tıbbiyeye gidiyordu, haliyle. Gazetecilik de zaman zaman bu işlevi görmüştür. Değiştirmek, fikirleri yaymak, yazmak, akan zamana dokunmak, iyi yapıldığında, imkân dahilindedir. Bir ara içinde aydınları da barındırıyordu. Sonra o kapıyı kapattılar. Aydın olma eğilimi gösterenleri işsiz bırakarak terbiye etmeye kalkıştılar.
Aslında sorun bundan daha büyük. Eskiden üniversitelerde de aydınlar olurdu. Artık imkânsız bir haldedir. Bütün sığınakları yıktılar, hepsini işgal ettiler.
Ama sorun şu, buralardan aydını çıkardın mı geriye kalana yeni bir ad bulmalıyız. Aydınsız basın, aydınsız üniversite olur mu?
Aydınlanma çağında mesleği papazlık olanlar çoktur. Bütün mesele düşünmek ve harekete geçmek için gerekli boş zamanı sağlayabilmektir çünkü. Gazetede, üniversite veya kilisede olması fark etmez. Düşünce harekete geçebilmişse, mekânın hiçbir önemi yoktur.
***
Bilgiyi bir meslek haline getiren okumuş yazmışlara gelince, onlara aydın demiyoruz, entelektüellerdir. Örnek, İlber Ortaylı bir aydın değildi ama tabii entelektüeldi. Bilgisini müzede müdürlük, bir bakana danışmanlık, üniversitede hocalık yaparken kullandı. Soldan ve emekçiden nefret ediyordu. Realistti, rüzgâra karşı yürümeye kalkışmadı. Kütüphanesini Saray’a bağışladı, zalimlerin sofrasında boy gösterdi. Bilgisi ona ayrıcalık sağlıyordu, aynı ayrıcalığa sahip olmayanlar cehaleti nedeniyle yoksun kalmıştı.
Bu tür, her zaman kalabalık gruplar halindedir. Düzenin ihtiyacı olan putlar bunlar arasından devşirilir. Aydın ise putlar arasından değil putkırıcılar arasından çıkar. Nâzım Hikmet’in “putları kırıyoruz” kampanyası bu türü yoldan çekmek içindi. Yalçın Küçük “Aydın Üzerine Tezler”le benzer bir işe girişti. Çok etkili olduklarını biliyoruz. Aydın, yolunu kırarak açar.
Yön-Devrim Hareketi ve Doğan Avcıoğlu da bu çizgidedir. Hepsi birlikte bir fikrin harekete geçirilmesi ve büyük bir değiştirme iradesidir. Solun bir öcü olmaktan çıkmasını o harekete ve Avcıoğlu’na borçluyuz.
Bir de şu var; Nâzım Hikmet, Doğan Avcıoğlu, Yalçın Küçük çok çalışkan, çok verimli aydınlarımızdır. Tutkuyla çalıştılar ve inatla yazdılar. Harekete geçmenin ağır yükünü sessizce omuzladılar ve bugüne taşıdılar.
Merak, mirası sahiplenmenin yolları arasındadır. Avcıoğlu’na merak da nereden çıktı değildir soru. Nasıl oldu da Avcıoğlu unutuldu, diye sormaktadır. Nâzım Hikmet’i unutarak Türkiye’de yol alınabilir mi? Yalçın Küçük’e değmemiş bir düşünce mümkün olabilir mi?
Gençler, çöle çevrilen bu ülkede, kendilerini aydınlığa ulaştıracak bir yol arıyorlar. Yola çıkan, Doğan Avcıoğlu’nu buluyor. Yürüyen, Yalçın Küçük’e ulaşıyor. Yalnızca bunlar değil, Namık Kemal’i, Tevfik Fikret’i de keşfedeceğiz mecburen. Aydınlığı arayan aydını arar.
***
Tabii kısıtları var; Avcıoğlu bir komünist veya bir Marksist değildi. Sol Kemalizm’in son büyük temsilcisidir. Geriye baktığında Türkiye’deki bütün sorunların Emperyalizmin müdahalelerinden kaynaklandığını görüyordu. Avcıoğlu tartışmasız bir antiemperyalistti. Haliyle bu müdahale altında ortaya çıkan kapitalizm de “az gelişmiş”ti. Ülkenin bu döngüden kurtulması için bir kalkınma yolu bulması şarttı. Avcıoğlu sosyalizme bir kalkınma yolu olarak bakıyordu.
Şurası açık, hızla değiştirmek istiyordu ve bunun için harekete geçtiğinde Marksizm’den ve komünizmden daha da uzaklaştı. Değiştirmek için zinde kuvvetlerin, ordunun, onayı elzemdi. Bu desteği de komünizmle almak mümkün değildi.
Ama şöyle bakmalıyız: Avcıoğlu yarım bırakılmış Kemalist devrimi tamamlama girişimidir. İmkânı yoktu, yenilmiştir. Ama Avcıoğlu burada konuştuğumuz bütün anlamlarıyla bir aydındır. Parlak bir aydındır.
***
Sosyalist Devrim tezi ise başka bir sorundan mustarip. Bu tez doğruydu ama savunucuları harekete geçme konusunda Avcıoğlu kadar cüretkâr değildi. Avcıoğlu-Mihri Belli etkisiyle harekete geçen gençlik de bu denklemin ürünü oldu. Tezi sağdaydı, MDD’deydi ama eylemi pek radikaldi. TİP ise söylemiyle radikal, eylemiyle sağdaydı.
Şimdi görüyoruz, işçi sınıfında ısrar, aydının da sigortasıdır. Sapmak istemeyen sınıfa sarılmalıdır. Zaten artık zinde bir kuvvet, sınıftan başka, kalmamıştır. Sadeleştik ve bu tartışmalar artık geride kalıyor.
Artık “demokratik devrim” imkânsızdır. Tarih ülkemizi de dünyayı da yeni bir sosyalist devrimin eşiğine getirip bıraktı.
Bu sadeleşme aydın için de geçerlidir. Artık “burjuva” aydın imkânsızdır. Düzenin çatlaklarında yeşerebilecek bir türdür artık aydın. Yeni çağ yeni ecinnilerini bekliyor.
***
Yalçın Küçük’ün aydın tarifi de burada tartıştığımız tarife uygundur. Solumuz, aydını bir köy ağası derecesine düşürmüştü. Ufku dar ve beğenileri yavandı. Üstelik tarihe de pek şaşı bakıyordu. Küçük, bunu düzeltmek istedi. Sosyalist Devrim’de ısrar etti, Sovyetler Birliği’nin varlığının önemini biliyordu. Sınıfı önemsemediğini de söyleyemeyiz. Türkiye Üzerine Tezler, mümkün olduğunca, sınıfı merkezde tutmaya çabalamıştır.
Ama bazen sınıf merkezde durmak istemez. Hareketsizleşir. Sosyolojik bir vakayı hareketin merkezine yerleştiremezsiniz. Bugün de öyle, bütün işlerimizi onun etrafında örebileceğimiz bir sınıf hareketi ne yazık ki yok. Bu değiştirme isteğinden vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Sınıfa bakıyoruz, onu ayağa kalkmaya çağırıyoruz. Ama bekleyemeyiz. Parti, beklemek istemeyenlerin toplamıdır.
Eski gençlik hareketleri tarihin 1968’de başladığını sanıyordu. Yani bir anlamda tarihi kendinden başlatmıştı. Tarihi kendimizden başlatamayız. Derin kökleri ve uzun bir tarihi var. Türkiye’de devrimci mücadele 200 yıllık bir tarihe yaslanıyor. Tanzimat’tan bu yana çubuğu halktan yana bükmek için savaşıyoruz. Bugün elde ne varsa, meclis-anayasa-hürriyet-bilim-laiklik-üniversite-basın, o mücadelenin ürünü. Köksüz aydın olur mu? Yalçın Küçük aydına bir kök işaret etti. Artık bir kökümüz var. O köke derin bir sevgimiz ve bağlılığımız var. 1876’da Namık Kemal’in, 1908’de Talat’ın, 1920’de Mustafa Kemal’in safındayız. Bu hattı Yalçın Küçük kurmuştur. Mesele budur.
Yalçın Küçük’ün en sağlam eleştirmenleri onun öğrencileridir. Bizler Yalçın Küçük’ü eleştirerek yolumuzu bulduk. Yalnız, yürüyünce, yine Yalçın Küçük’e ulaştık. Hocamızı eleştiriyoruz ama bunu yaparken bağlılığımızı ve sevgimizi koruyoruz. Yalçın Küçük yakın tarihimizde öğrencisi olan tek hocadır. Yürümüş, harekete geçmiş, etrafındakileri de yürümeye ve harekete geçmeye zorlamıştır.
Anıyoruz, arıyoruz, özlüyoruz.
GÖRSEL: ÖMER YAPRAKKIRAN