Yoldaş kedi: Devrimci önderler ve özerkliğin siyaseti
ÖZCAN BUZE
Feles sunt
membra quintessentialia
societatis communistarum.
1922 yılında Moskova yakınlarındaki Gorki köyünde çekilen bir fotoğrafta, tarihin seyrini değiştirmiş, dünyanın ilk işçi devletinin mimarı Vladimir İlyiç Lenin, bir kediyle birlikte otururken görülmektedir. Lenin kameraya poz vermiyor. Bir imaj oluşturma amacı yok. Sadece orada, o hayvanla, başka hiçbir fotoğrafında yakalanamamış o korumasız sessizliğin içinde.
Bu görüntü tek değildir. İslam’ın ilk yüzyıllarından yirminci yüzyılın sosyalist hareketlerine uzanan devrimci önderlik tarihine bakıldığında, tekrarlayan bir örüntü göze çarpar: Ömrünü iktidar hiyerarşilerini yıkmaya adamış olanlar, evcilleşmeyi hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş, tahakkümü yapısı gereği reddeden biricik hayvanla özel bir yakınlık kurmuşlardır.
Bu yazı, devrimci önderlerin kedi sevdiğini, demir iradenin altında yatan yufka yürekliliğin kanıtı olarak sunmaya çalışmıyor. Bu tür bir okuma duygusal olurdu; duygusallık ise analizin düşmanıdır. Buradaki argüman yapısaldır. Devrimci zihin ile kedi karakteri arasındaki ilişki tesadüfi değildir. Kurtuluş siyasetini, evcilleşmenin hiçbir zaman tümüyle fethedemediği bir canlının etolojisiyle buluşturan tutarlı bir mantığa dayanır.
I. ETOLOJİK AYRIM: İKİ HAYVAN, İKİ “TOPLUMSAL SÖZLEŞME”
Köpek ile kedi, insan ile hayvan dünyası arasındaki ilişkinin birbirinden kökten farklı iki biçimini, dolayısıyla iki farklı toplumsal örgütlenme modelini temsil eder.
Köpeğin evcilleştirilmesi, hiyerarşiden ayrılamaz bir süreçtir. Kurt sürüsü bir egemenlik yapısıdır; evcilleştirme bu yapıyı insan-köpek ilişkisine aktarmıştır. Köpek yalnızca itaat etmez, bir efendi arar. Efendiye ihtiyaç duyar. Psikolojik dengesi, otoriteyi tanımaya, bağlılığını sergilemeye ve onay almaya endekslidir. Efendisini kaybeden köpek adeta feleğini şaşırır, yöresini yordamını yitirir. Köpeğin “toplumsal sözleşmesi” en derin yapısında, güvenlik karşılığı boyun eğmedir.
Kedi ise insan uygarlığına bambaşka koşullarla girdi. Evcilleştirilmedi; insanla ortaklık kurdu. İnsan yerleşimleri tahıl depolamaya başladığında kemirgenler dadandı; kemirgenler kediyi çekti; kedi bu düzenleme kendine yaradığı için kaldı. Hiçbir eğitim gerekmedi, hiçbir tahakküm dayatılmadı. Kedi avladı, insan yararlandı; kedi ise kendisi için önemli olan her şeyi korudu: Özerkliğini, hareket özgürlüğünü, itaat performansını reddetme hakkını… Kedi mülkiyeti tanımaz. Bir mekânı paylaşır. Kendi koşullarıyla — ve kendi kararıyla — sonlandırabileceği karşılıklı bir yarar ilişkisine girer.
Bu, kedi davranışının romantik bir yorumu değildir. Etolojik kayıttır. Kedi, tam anlamıyla, evcilleşme sürecinden bağımsızlığından ödün vermeden geçen tek canlıdır. İnsanla birlikte yaşar — ama ast olarak değil, ortak olarak.
II. MADDİ BOYUT: DEVRİMCİ YAŞAMIN TARİHSEL KOŞULLARI
Felsefi argümana geçmeden önce maddi argümanın hakkı verilmelidir. Tarihsel maddecilik bunu zorunlu kılar.
Devrimci önderler sıradan bir ev hayatı içinde yaşamadılar. Biyografileri, çarpıcı bir tutarlılıkla, sürgünlerin, yeraltı faaliyetlerinin, tutukluluğun ve yersiz yurtsuzluğun biyografileridir. Marx, Kapital’i Britanya Müzesi’nin okuma salonunda yazdı; çünkü üç ülkeden sınır dışı edilmişti. Lenin, Ohrana’nın bir adım önünde, Cenevre ile Paris arasında, Zürih ile Krakow arasında yirmi yıla yakın sürgün hayatı yaşadı. Luxemburg, katledilmeden önce iki kez hapis yattı. Devrimci örgüt, yeraltı döneminde rahat bir kurum değildir. Bir saatte dağıtılabilecek, kiralık odalardan ve güvencesiz düzenlemelerden oluşan bir ağdır.
Bu koşullarda bir hayvanla birlikte yaşama, tercih meselesi değildir. Hayatta kalma meselesidir.
Saklanarak yaşamanın ne anlama geldiğini düşünün. Devlet sizi arıyor. Ortama uymayan her ses — havlama, kapıyı tırmalama, koridorda gürültü — tutuklama, sorgu, ölüm demektir. İllegal bir güvenli evdeki devrimci, devamlı olarak işitsel tetikte olma hâli yaşar. Çevre denetim altında olmak zorundadır. Hiçbir şey, yetkililerin aradığı bir varlığı ele vermemelidir.
Köpek bu hayatın parçası olamaz. Sevilmediği için değil, durumun gerektirdiği sessizliğe yapısal olarak uygun olmadığı için. Ayak seslerini duyunca havlar. Yokluğa sızlanır. Kapıları tırmalar. Gezmeye ihtiyaç duyar. Bu da, gözetleniyor olabilecek sokaklarda düzenli, görünür, haritalanabilir bir hareket demektir. Hiçbir illegal örgütün göze alamayacağı bir açıktır.
Kedi bunların tam karşıtıdır. Sessizce hareket eder. Dışarıya çıkmayı gerektirmez. İz bırakmaz, rutin oluşturmaz. Bir odanın köşesine çekilip saatlerce görünmez kalabilir. Tehlike geldiğinde tehlikeyi uyarmaz, sadece yok olur. Bütün bunları, sessiz olmayı öğrendiği için değil, itaat etmeye koşullandırıldığı için değil; sessizlik ve özgüven içinde var olma kendi doğasının özü olduğu için yapar. Kedi sessizdir çünkü özgürdür, sessiz olması emredildiği için değil…
Bu ayrım önemlidir. Yeraltındaki devrimci, köpeğin imkânsız olduğu durumlarda idare etsin diye kediyi seçmedi. Kediyi seçti çünkü kediyi yasadışılık koşullarında yaşanabilir kılan nitelikler — özerklik, kendi kendine yetme, bağımlılık performansını reddetme — onu felsefi açıdan çekici kılan niteliklerden ayrılamaz. Pratik olan ile felsefi olan, bu durumda, aynı şeydi.
Göz ardı edilemeyecek bir maddi etken daha vardır. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın başları, dışarıya kapalı apartman binalarının ve modern haşere kontrolünün çağı değildi. Kâğıt arşivlerin, tahıl depolarının ve kemirgenlerin sürekli ve tahrip edici bir tehdit oluşturduğu binaların çağıydı. Tüm entelektüel mirasını yerine konulamaz elyazmalarına işlemiş olan Marx için ya da Kremlin ofislerinde yeni devletin idari aygıtını planlamış olan Lenin için kedi, vazgeçilmez bir işlev görüyordu. Süs değildi. Altyapıydı.
Bütün bu maddi etkenler her şeyi açıklamaz. Kedilerin neden orada olduğunu ve neden alternatiflere tercih edildiğini açıklar. Ama ilişkinin, tarihsel kayıtların gösterdiği derinlik ve karakteri neden sürekli olarak kazandığını açıklamaz: Lenin’in neden devlet belgelerini kaleme alırken kedisini okşadığını, Luxemburg’un neden Mimi’yi hapishaneden felsefi bir yoldaşlık diliyle anlattığını, Hz. Muhammed’in neden emziren bir kedinin yanından geçmek yerine ordusunun güzergâhını değiştirdiğini. Bunun için maddi açıklama zorunludur ama yetersizdir. Böylesi bir açıklama bir sahneyi anlatır. Ama dramı yazmaz.
III. TARİHSEL KAYIT: DEVRİMCİLER VE KEDİLERİ
Lenin
Lenin’in kedilere olan bağlılığının kanıtı, onu kutsallaştırıcı bir icat değildir. Fotoğraflarda, dönemin tanıklıklarında ve ev hayatının maddi kaydında belgelenmiştir. Lenin, 1918’den itibaren Kremlin’deki dairesinde kedi besledi. 1922’de Gorki’de kız kardeşi Maria Ulyanova tarafından çekilen o fotoğraf ömrünün son yıllarında, hastalığın zaten yıpratmaya başladığı bir adamı gösterir; kediyi uzun bir alışkanlığın rahatlığıyla tutmaktadır. Harekette hiçbir tutukluk yoktur. Hayvan bir aksesuar değildir.
Tarihsel açıdan asıl önemli olan bağlamdır. 1922’de Lenin, kuşatma altındaki bir devleti yönetiyordu. Yabancı müdahaleye, içteki karşıdevrimcilere, kıtlığa, savaşın yıkımına karşı mücadele ediyordu. Uyanık olduğu her saatinde, yeryüzünün en büyük ülkesini kapsayan bir komuta yapısının başındaydı. Çevresindeki her insan onunla iktidar aracılığıyla ilişki kuruyordu: Astlar, rakipler, ricacılar, sadakati her zaman aynı zamanda siyasi bir hesap olan silah arkadaşları…
Kedi onunla bunların hiçbiri gibi ilişki kurmadı. İstediğinde geldi. İstediğinde gitti. Varlığını Lenin’in hiçbir protokolüyle yönetilemeyecek ölçütlere göre uzattı ya da geri çekti. Otorite kullanımı ve etrafında örgütlenmiş bir hayatta kedi, yapısal olarak eşsiz bir tavrı temsil ediyordu: Hiyerarşinin tümüyle dışında kalan bir ilişki…
Kaynaklarda bazı farklılıklarla aktarılan bir ayrıntı kayda değerdir: Lenin’in kedilerine isim vermediği, zira isimlendirmenin mülkiyeti, mülkiyetin ise burjuva bir kategorisini ifade ettiği anlatılıyordu. Bunun belgelenmiş bir gerçek mi yoksa sonradan yapılmış bir yakıştırma mı olduğu tartışmalıdır. Ama ilişkinin mantığındaki doğru bir şeyi yakalar. Kedi mülk değildi. Ev ortağıydı.
Rosa Luxemburg
Rosa Luxemburg vakası, devrimci geleneğin en zengin biçimde belgelenmiş örneklerinden biridir. İran kedisi Mimi —İbranicede hem “isyan” hem “acı” anlamına gelen, bilinçli olarak seçilmiş bir isim— onlarca yıllık siyasi mücadele, hapis ve sürgün boyunca yoldaşı olmuştu.
Luxemburg’un mektupları —en eksiksiz İngilizce derlemesi Verso Books tarafından yayımlanmıştır— duygusal değil felsefi bir yoğunlukla Mimi’ye döner durur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Berlin hapishanesinden şunları yazmıştı: “Evde o kadar çok kez beni uzun ve sessiz bakışıyla doğru yola sokmayı bilirdi ki…” Bu, sadece evcil hayvanını anlatan bir kadının dili değildir. Her ne kadar asimetrik de olsa, karşılıklı bir tanınma ilişkisini anlatan birinin dilidir.
Mimi ile Lenin arasındaki karşılaşma öğreticidir. Lenin Luxemburg’u ziyaret ettiğinde kedi —Luxemburg’un aktardığı kadarıyla— önce ona cilve yaptı, sonra yaklaşmaya çalışınca pençesini vurdu ve tısladı. Mimi, Avrupa’nın en güçlü devrimcisi hakkında kendi değerlendirmesini yapmış ve onu kedi bakış açısıyla “yetersiz” bulmuştu. Luxemburg da bunu memnuniyetini belli eden bir üslupla kayıt altına almıştı Kedinin otoriteye karşı kendi egemenliğini koruyan kayıtsızlığı, Lenin için bir sinirlenme kaynağı değil, çok önem verdiği bir özelliğin doğrulanmasıydı.
Luxemburg, savaşa karşı çıkışı nedeniyle 1916’da tutuklandı. Bu muhalefeti onu yalnızca Alman devletiyle değil, bizzat kurulmasında emeği geçen Sosyal Demokrat Parti’nin ana akımıyla da karşı karşıya getirdi. Başka bir deyişle, kendi iradesini kurumsal otoriteye tabi kılmayı reddedişi bir yaşam pratiği haline getirmiş bir kadındı bu; o otorite solun rengini taşıdığında bile… İbranice adı direnci dile getiren kedisi de, böyle bir hayata uygun yoldaşıydı.
Hz. Muhammed
Hz. Muhammed’in bu analize dahil edilmesi, bir yöntem açıklamasını zorunlu kılmaktadır. Bu yazı teolojik bir metin değildir. Hz. Muhammed’e tarihsel bir figür olarak yaklaşır. Peygamber, tek bir kuşak içinde Arap halklarını toplumsal bakımından o denli köklü bir biçimde dönüştüren bir hareketin önderiydi —kabile aristokrasisinin çözülmesi, köleliğin hukuken sınırlandırılması, kan bağının ötesinde yeni bir siyasi topluluğun inşası, zekât aracılığıyla ekonomik yükümlülüğün yeniden dağıtılması— ki, bu dönüşümü tanımlamak için materyalist anlamda devrim kategorisini kullanmak bir anakronizm değil, analitik bir zorunluluktur.
İbn Haldun, olaylardan yedi yüzyıl sonra yazdığı kitabında İslam’ın doğuşunu Hicaz toplumunun asabiyye yapısındaki —kabilevi dayanışma örüntüsündeki— bir kırılma olarak tanımayarak bu olguyu kavramının ortaya koymuştu. Hz. Muhammed’in gerçekleştirdiği dönüşüm, dar kan bağının daha geniş, ideolojik olarak kurulmuş bir topluluk tarafından aşılmasıydı. Bu yapısal bir dönüşümdür, sadece dinî bir reform değildir.
Peygamberin kedilerle ilişkisi hadis literatüründeki tanıklıklardan öğrenilmektedir. Bu tanıklıklar, farklı ilim geleneklerinde değişen derecelerde doğruluk taşır. Ciddi biçimde tartışılmayan husus ise normatif çerçevedir: Hz. Peygamber’in Ebu Davud’da kayıtlı olan sözleri —kedilerin pis olmadığı, onların “etrafınızda dolaşanlar” olduğu— hukukî ve toplumsal bir ifadeydi. Bu niteleme, kediyi kirletici, ast ve denetlenen kategorisinin dışına yerleştiriyorum. Kedi, yönetilmesi gereken bir mülk değildi. Saygı gösterilmesi gereken bir varlıktı.
Yavrularını emziren bir kedinin rahatsız edilmemesi için ordunun güzergâhının değiştirildiğine dair rivayet —tam tarihsel statüsü ne olursa olsun— siyasi içerikli bir ilkeyi kodlar: İktidarın kullanımının, meşru ve zorunlu olduğunda bile, savunmasız ve özerk bir varlığın ihtiyaçlarıyla belirlenen sınırları vardır. Bir ordu kedi için durur. Askeri komutanın hiyerarşisi, hiçbir hiyerarşiyi tanımayan bir canlının egemenliğine anlık olarak boyun eğer.
Hz. Peygamber’e atfedilen söz —kedilere sevginin imanın bir parçası olduğu— bu bağlamda yalnızca teolojik bir ifade değildir. Karakter hakkında da bir ifadedir. Boyun eğmeyi reddeden bir canlının özerkliğini tanıyıp saygı gösterebilen kişi, devrimci önderliğin en iyi halinin gerektirdiği nitelikleri tam olarak sergilemektedir: Başkalarıyla tahakküm yoluyla değil, karşılıklı tanınma yoluyla ilişki kurma kapasitesi…
IV. APOKRİF ANLATILAR ÜZERİNE BİR NOT
Devrimci folklor, tüm canlı gelenekler gibi, kendi apokrif anlatılarını üretir. Bu yazıda incelenen belgelenmiş kaydın yanı sıra, devrimci çevrelerde, ulusal geleneklerde ve bu figürleri çevreleyen biyografik literatürde dolaşan bir anlatılar bütünü vardır. Lenin’in bir kedi kucağına kurulmuşken devlet toplantılarındaki tutumuna ilişkin, Marx’ın kedi davranışı üzerine felsefi gözlemlerine ilişkin, Che Guevara’nın Sierra Maestra kampanyası sırasındaki kedi yoldaşlarına ilişkin anlatılar ki, bunların hiçbiri birincil kaynaklara dayandırılamamaktadır. Kanonik değillerdir. Kanıt olarak kullanılamazlar.
Bu anlatıların etrafında kümelendiği figürler anlamlıdır. Fransız Cumhuriyeti’nin en radikal evresinin mimarı Maximilien Robespierre’in Devrim yıllarında kedi beslediği söylenir. Bu ayrıntı ikincil biyografik kaynaklarda geçmekle birlikte birincil kayıtlarda doğrulanamaz. Yarım kıtayı İspanyol imparatorluğundan kurtaran Simón Bolívar ile Küba bağımsızlığına entelektüel ve ahlaki temelini kazandıran şair-devrimci José Martí, kiminin özgünlüğü güvenle kanıtlanamadığı anlatılarda —bir kısmına kedilerle yapılmış resimler eşlik eder— yer alır. İmparatorluk kalıntısını tasfiye edip yıkıntılarından bir cumhuriyet inşa eden Mustafa Kemal Atatürk, Türk kültürel belleğinde benzer biçimde kedilerle ilişkilendirilir. Ne var ki en yaygın dolaşımdaki fotoğrafik “kanıt”ın, özgün bir görüntünün üzerine yapılmış dijital bir montaj olduğu ortaya konmuştur.
Bunlar rastgele figürler değildir. Üç yüzyıla, dört kıtaya ve birbirinden köklü biçimde farklı siyasi ve kültürel bağlamlara yayılırlar. Ortak noktaları, bu yazının incelediği yapısal profildir: Her biri köklü bir kopuşun önderidir; bu kopuş, mevcut düzenlemelerin bir reformu değil, gerçekten yeni bir şeyin inşasını gerektiren, var olan düzenle bir hesaplaşma anlamına gelir. Robespierre eski rejime karşı. Bolívar İspanyol imparatorluğuna karşı. Martí sömürgeci boyunduruğa karşı. Atatürk imparatorluk mirasına ve onun varlığına göz dikmiş yabancılara karşı…
Bu figürlerin her birini çevreleyen folklorun, birbirinden bu denli farklı gelenekler arasında bağımsız olarak aynı imgeye uzanması —kediyle birlikte devrimci— önemsiz değildir. Apokrif anlatılar keyfi değildir. Bir olgunun belirtisidir. Devrimci gelenekler mitlerini rastgele üretmezler. Bir hareketin önderlerine ilişkin anlatmayı seçtiği hikâyeler, o hareketin önderlerinde görmek istediği değerleri açığa vurur. Bu hikâyelerin kedileri bu denli tutarlı biçimde içermesi ve bu denli tutarlı biçimde aynı eksen üzerinde dönmesi —iktidarın zayıf bir canlının özerkliğine boyun eğmesi, komutanın böyle bir canlıyla hiçbir komutun geçerli olmadığı bir ilişkiyi kabullenmesi— belgelenmiş kaydın doğruladığı bir kültürel mantığa işaret eder; somut anlatılar doğrulanamadığında bile…
Bu anlatıları buraya kanıt olarak değil, belirti olarak alıyoruz. Devrimci ve kedi: Giyotinden gerillaya, Karayip’ten Anadolu platosuna uzanan modern kurtuluş hareketleri hattında tekrarlanan bir imge. Apokrif anlatılar bir araya geldiğinde bir gelenek oluşturur. Gelenekler ise, her materyalistin bildiği gibi, yoktan çıkmaz.
V. YAPISAL ARGÜMAN: BU NEDEN TESADÜF DEĞİLDİR
Yukarıda belgelenen örüntü —ve onu çevreleyen apokrif gelenek tarafından aydınlatılan, doğrulanmasa da— ne tesadüfle ne de devrimci yaşamın pratik koşullarıyla yeterince açıklanabilir; oysa bu koşullar gerçek ve önemlidir. Gizli sığınaklarda kediler köpeklerden sessizdi. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın arşiv dolu ofislerinde kediler kemirgenleri denetledi. Bunlar gerçek maddi etkenlerdir.
Ama maddi koşullar, ilişkinin neden sürekli olarak o niteliği kazandığını açıklamaz. Neden bu denli farklı tarihsel bağlamlarda, aynı felsefi kayıtta deneyimlenip anlatıldığını bildirmez. O nitelik ve felsefi kayıt şudur: Özerk özneler arasında karşılıklı tanınma ilişkisi, hiyerarşinin geçerli olmadığı bir alandır, hiçbir şey talep etmediği için her şeyi veren bir yoldaşlık biçimidir.
Açıklamanın başka bir boyutu daha vardır: Devrimci önderin hayatının gerçekte nelerden ibaret olduğunda. Devrimci önder, tanımı gereği, iktidarın içinde yaşar. Yalnızca yanı başında değil, yalnızca onunla yarışarak değil, içinde…
Tüm projesini hiyerarşiyi ortadan kaldırmaya adamış olan önder bile, bu projeyi sürdürebilmek için kendi hiyerarşisini kurmak ve içinde yaşamak zorundadır: Komuta hiyerarşisini, disiplin hiyerarşisini, siyasi otorite hiyerarşisini. Lenin Rusya’yı yatay bir uzlaşıyla kurtarmadı. Castro Küba’yı eşitlerin kendiliğinden koordinasyonuyla tutmadı. Devrimci örgüt, yapısal olarak, yoğunlaşmış bir iradenin aracıdır ve önder bu yoğunlaşmanın odak noktasıdır.
Bu, özgül ve büyük ölçüde kabul görmeyen bir psikolojik durum yaratır. Devrimci önderle.girilen her insan ilişkisi iktidarla damgalanmıştır. Astlar, temeli itaat olan bir bağlılık sergiler. Yoldaşlar öndere göre konumlanmayı hesaplar. Devrimci bir örgüt içinde gerçek dostluk bile, onu kuşatan siyasi risklerden tümüyle ayrılamaz. Önder komuta eder; ve bu komutanın bilgisi her alışverişi etkiler.
Kedi bunu bilmez. Daha doğrusu, kedi umursamaz. Varlığını tümüyle kendi ölçütlerine göre uzatır ya da geri çeker: Önderin siyasi otoritesi, tarihsel önemi ya da şiddet kapasitesiyle hiçbir ilgisi olmayan ölçütlere göre… Ona komuta edilemez. Uyum sağlamaya yaltaklanarak ikna edilemez. Hiçbir rütbeyi tanımaz.
İktidarın sürekli müzakeresiyle biçimlenmiş bir zihin için bu önemsiz bir şey değildir. Önderin hayatında iktidarın giremediği tek ilişkidir. İktidar giremediği için de başka bir şey girebilir: Bir kez olsun aracısız olan bir tanınma biçimi. Lenin’in yanına oturmayı seçen kedi sadakat sergilemiyordu. Sadece orada, kendi koşullarıyla, hiçbir siyasi içerik taşımayan bir jest içinde ve tam da bu nedenle, onu çevreleyen tüm sergilenmiş sadakatlerden daha değerliydi.
İşte ilişkinin yapısal mantığı budur. Duygu değildir. Propaganda değildir, zaman zaman öyle kullanılmış olsa da… Hiyerarşiyi derinden düşünmüş, kendini onun tasfiyesine adamış ve gündelik yaşamında o tasfiyeyi kendi doğasında cisimleştiren bir canlının varlığında hem dinlenme hem de doğrulama işlevi gören bir şey bulan belirli bir zihin tipinin mantığıdır.
Devrimci kediyi sevdi çünkü kedi, devrimcinin inşa etmeye çalıştığı dünyada zaten yaşıyordu.
VI. SONUÇ: YAŞAYAN BİR ARGÜMAN OLARAK KEDİ
Tarihsel figürlerin özel hayatları hakkında yazarken insanı çeken bir ayartı vardır: İnsancıllaştırma jestine uzanmak, büyüklerin de yufka yürekli olduğunu, demirin de yumuşak bir özü bulunduğunu, altüst oluşların mimarlarının da teselliye ihtiyaç duyduğunu söylemek… Bu yazı bu ayartıya direndi; çünkü bu bakış meseleyi tümüyle ıskalamaktadır.
Devrimci önderler ile kediler arasındaki ilişki, duygusal anlamda insanlıklarının kanıtı değildir. Tutarlılıklarının kanıtıdır. Hiyerarşiyi sömürünün örgütleyici ilkesi olarak saptayan, kendini insanların birbirleriyle egemenler ve ezilenler olarak değil, özerk eşitler olarak ilişki kurduğu bir dünya inşa etmeye adayan analitik zekânın aynısıdır. O zekâ, yaşam alanını paylaşan canlıda, sorunu zaten çözmüş bir varlığı tanıdı. Teorik olarak değil. Programatik olarak değil. Yapısal olarak, kendi doğasının özünde…
Kedi boyun eğmez. İtaat performansı sergilemez. Varoluşunu otoriteyi tanımak üzerine örgütlemez. Karşılıklı yarar ilişkilerine girer ve kendisine yaramaz olmaya başlayan ilişkilerden çekilir. Egemenliğinden ödün vermeden mekân paylaşır. İtaat sunmadan yoldaşlık sunar. Devrimci geleneğin tam sözcüğüyle: Yabancılaşmayı reddeder. Yaşayan bir ilişkinin tahakküm ilişkisine dönüştürülmesini reddeder.
Lenin bunu anladı — ya da yaşadı, ki bu aynı şeye gelir. Rosa Luxemburg da öyle — kedisinin İbranice adı, isyan ve acı anlamlarını birlikte taşıyordu; bu tesadüf değildi. Hz. Muhammed de öyle — kedilerin aramızda ast olarak değil yoldaş olarak dolaştığına ilişkin hukukî bildirimi, yedinci yüzyıl Arabistanı’nın toplumsal bağlamında gerçek siyasi içerik taşıyan bir ifadeydi: Her canlı varlığın sıralanması, sahiplenilmesi ya da denetlenmesi gerekmez.
Köpek ise — bu köpeklere karşı bir zalimlik değil, analizdir — hiyerarşik ilkenin evcilleşmiş ifadesidir. Bir efendi arar. Duygusal hayatını onay ve komuta etrafında örgütler. Devrimci teorinin tahakkümün içselleştirilmesini tanımlamak için geliştirdiği dilde: Boyun eğişini kimliğine dönüştürmüş bir canlıdır. Ömrünü insanlardaki bu içselleşmeyle savaşmaya adamış olan devrimci, onu bir hayvanda saf bir hayranlıkla seyredemez.
Bütün bunlar ne basit bir alegori kurmak için ne de kurtuluş tarihinin önderlerinin ev hayvanı tercihlerinden okunabileceğini ileri sürmek için söyleniyor. Tarihi sınıflar yapar, kediler değil. Nokta daha kesindir: Devrimci önderliğin hayatını oluşturan baskılar, çelişkiler ve yalnızlıklar arasında, kediyle kurulan ilişki yapısal olarak başka hiçbir yerde bulunmayan bir şeyi sunar: Özerkliğin tanınması gereken bir koşul olduğu ilkesiyle gündelik, bedensel, tümüyle teorik olmayan bir karşılaşmayı…
Kedi devrimi beklemedi. Zaten oradaydı.