October 22, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

Herkes faşistse kimse faşist değildir

Herkes faşistse kimse faşist değildir

ÖZCAN BUZE

İKİ VİTRİN

1951, New York. Bir kitapçının vitrininde kalın bir cilt durur: Totalitarizmin Kaynakları. Yazarı Almanya’dan kaçmış bir Yahudi düşünür, Hannah Arendt. Vaadi büyüktür: Yüzyılın dehşetini tek bir adla açıklamak. O adın altına iki rejim yan yana dizilmiştir. Biri Avrupa’yı yakıp yıkan, milyonlarca insanı fırınlarda kül eden Nazi Almanyası’dır. Öteki o Almanya’nın belini Stalingrad’da kıran, bayrağını Reichstag’ın tepesine diken Sovyetler Birliği.

Savaşın bitişinden bu yana yalnızca altı yıl geçmiştir. Müttefiklik yeminlerinin mürekkebi daha kurumamış, Batı’nın gazeteleri yeni düşmanı çoktan bulmuştur. Arendt’in kitabı tam vaktinde gelir.

Eylül 2026, İstanbul. Başka bir vitrinde ince bir cilt: Liberal Faşizmler. Yazarı Slavoj Žižek, yayıncısı İletişim, çevirmeni Barış Özkul. Yine tek bir ad, yine yan yana dizilmiş rejimler. Liste bu sefer daha kalabalık: Trump’ın Amerika’sı, Putin’in Rusya’sı, Modi’nin Hindistan’ı, Avrupa, Ortadoğu, Çin.

Yetmiş beş yıl arayla iki vitrin, tek bir hamle. Ayırt etmekle görevli bir kavram her şeyin üstüne serilir; altında kimin kim olduğu seçilmez olur. Bu yazının konusu ikinci kitaptır. Gelgelelim birincisini anmadan ikincisi anlaşılmaz.

BİR FELSEFECİNİN ADINI TAŞIYAN DİZİ

Kitabın künyesinde ilk bakışta gözden kaçan bir ayrıntı var. Liberal Faşizmler tek başına yazılmış bir eser değildir; bir dizinin üçüncü halkasıdır. Dizinin adı Žižek’s Essays, yani “Žižek’in Denemeleri”. Yayıncı yaşayan bir düşünüre, onun adını taşıyan ayrı bir raf açmıştır. İlk cilt Against Progress (İlerlemeye Karşı) 2024’te, ikincisi Zero Point (Sıfır Noktası) 2025’te çıktı. Üçüncüsü bu yıl geldi: Üç yılda üç kitap.

Bu tempo bir şey söylüyor. Dizideki kitaplar sistemli bir araştırmanın ürünü değil, kısa “müdahale yazıları”nın derlemesidir. Yayıncının tanıtım metni de bunu gizlemiyor; kitabı aciliyet taşıyan denemelerden oluşan son derleme diye sunuyor, içindekileri de kısa metinler diye tarif ediyor. Gazete köşesine, söyleşiye, konferansa yetişen yazılar birikir; sonra bir kapak bulunur, bir başlık seçilir.

Başlığın nasıl bir şey olduğunu da yine arka kapak ele veriyor. Tanıtım, “liberal faşizmler” terimini Žižek’e özgü derme çatma bir terim diye takdim ediyor. Bu nitelemeyi eleştirmenler yapmıyor; satışı yapan yayıncı yapıyor, üstelik övgü niyetiyle.

Sıradan okur için bunun önemi şudur: Bir kavramın çözümleme aracı olabilmesi için o çözümlemenin içinden doğması gerekir. Önce olgular incelenir, ortak nitelikleri ayıklanır, sonra bu niteliklere bir ad verilir. Burada sıra tersinedir. Yazılar önce gelir, ad sonradan üstlerine geçirilir. Derme çatma bir çatının bir özelliği vardır: Her eve oturur. Žižek’in kavramının Washington’dan Pekin’e kadar her başkente uyması bir kudret belirtisi değil, bu derme çatmalığın doğal sonucudur.

AKADEMİK DAMGA, İŞPORTA MALI

Kitabın sırtında bir damga daha var: Bloomsbury Academic. Türk okuru bu adı bir üniversite yayınevi sanabilir. Değildir. Bloomsbury Publishing, Londra borsasında işlem gören bir yayın şirketidir; 1986’da kuruldu, dünya çapındaki şöhretini Harry Potter serisine borçludur. Bloomsbury Academic bu şirketin akademik koludur.

O kol satın almalarla büyüdü. Şirket 2011’de akademik yayıncı Continuum’u satın aldı; ertesi yıldan itibaren Continuum’un yeni kitapları Bloomsbury Academic adıyla basılmaya başladı. 2024’te Amerikalı akademik yayıncı Rowman & Littlefield’ın varlıklarını 83 milyon dolara aldı. Bugün bu kol yılda bin yüz civarında kitap çıkarıyor.

Şirketin bu yatırımlara gerekçesi gizli de değildir. Continuum alımı sırasında yatırımcılara sunulan belgede strateji açıkça yazılıdır: Akademik gelirlerin perakende satışa oranla payını büyütmek, böylece kâr marjını yükseltmek! Akademik yayın, şirket defterinde bir bilim kurumu olarak değil, daha kârlı bir ürün hattı olarak durur.

Žižek’in kitabı bu hattın tipik bir ürünüdür. İki yüz sayfa, dokuz sterlin doksan dokuz peni, yanında sesli kitabı da var. Damga akademiktir, ürün ise işporta malıdır. Bu ikilik hiç de masum değildir. Gündelik yazılardan derlenmiş bir kitap, akademi damgası sayesinde “kuram” diye dolaşıma girer; üniversite kürsülerinde okutulur, tezlerde kaynak gösterilir, gazete köşelerinde “Žižek’in kavramıyla” diye anılır. Derme çatma çatı, damgayla birlikte mimari eser kılığına bürünür. Bizim gibi ülkelerde de sanki matah bir şeymiş gibi okurun karşısına çıkarılır.

HEGEL’İN ÜÇLÜSÜ, DOSYA DOLABI OLARAK

Kitabın iskeleti Hegel’den ödünç alınmıştır. Yayıncının tanıtımına göre metinler bir üçlüye göre dizilmiştir: Tümel (küllî, Allgemeinheit, universal), tikel (cüz’î, Besonderheit, particular) ve tekil (ferdî, Einzelheit, singular). Tümel bölüm “küresel çıkmazımız”ı, tikel bölüm Avrupa ile Ortadoğu’yu, tekil bölüm Trump’ın Amerika’sını ele alıyor.

Bu üç terimi bilmeyen okur için kısa bir not. Hegel mantığında tümel, bir kavramın genel belirlenimidir, örneğin “insan”. Tikel, o genelin özgül biçimlerine iner, örneğin bir ulus, bir sınıf. Tekil ise ikisini kendinde birleştiren somut olandır, örneğin belli bir tarihte belli bir yerde yaşayan şu insan. Hegel’de bu üçlü bir türetme yöntemidir: Somut olan, soyuttan zorunlu adımlarla çıkarılır ve her adım bir öncekini zenginleştirir.

Žižek’in kitabında üçlü bu işi görmüyor. Burada bir dosya dolabının üç çekmecesine dönüşmüş. Birinci çekmecede hüküm zaten verilmiştir: Liberal faşizm küresel çıkmazın adıdır. Sonraki çekmeceler o hükmü kanıtlamaz, yalnızca örnekler. Avrupa bir örnek, Ortadoğu bir örnek, Trump bir örnek. Kavram baştan dünya ölçeğinde ilan edildiği için hiçbir tikel durum onu sınayamaz; her olgu, ne olursa olsun, çekmecelerden birine sığar.

Hegel’in diyalektiği, kavramın kendi içindeki çelişki yoluyla hareket etmesidir. Žižek’te kavram hareket etmez, yalnızca yayılır. Çelişkiyi gösteren yöntem, çelişkiyi örten bir tasnif sistemine çevrilmiştir. Bir Hegelci için bundan ağır bir suç tasavvur etmek güçtür; Žižek ise kendini her fırsatta Hegelci diye tanıtır.

ARENDT’İN ÖLÇÜSÜ

Hannah Arendt 1906’da Hannover’de doğdu, 1975’te New York’ta öldü. Gençliğinde Marburg’da Martin Heidegger’in öğrencisi, bir süre de sevgilisi oldu. Heidegger 1933’te Nazi Partisi’ne üye olup Freiburg Üniversitesi’ne rektör atandığında Arendt Almanya’dan kaçmak zorunda kalan binlerce Yahudi’den biriydi. Savaştan sonra ise ilk işlerinden biri eski hocasıyla bağları yeniden kurmak oldu. Yıllar sonra, Heidegger’in sekseninci yaş günü için yazdığı yazıda onun Nazizmle ilişkisini bir düşünürün sapması, bir yanılgı olarak hafifletti. Heidegger ise asla özeleştiri yapmadı.

Bu biyografik ayrıntıyı merak için değil, yöntem için anıyoruz. Arendt totalitarizmi biçimsel ölçütlerle tanımladı: Tek parti, terör aygıtı, her şeyi açıklama iddiasındaki bir ideoloji, atomize olmuş yığınların seferber edilmesi. Bu ölçütlerle baktığında Nazi Almanyası ile Stalin dönemi Sovyetler Birliği’ni aynı kefeye koydu. Hangi sınıfın iktidarda olduğu, mülkiyetin kimin elinde bulunduğu, devlet aygıtının kimin çıkarına işlediği sorusu ölçüye hiç girmedi. Krupp’un fabrikaları ile kolektif çiftlikler, aynı terazide aynı ağırlıkta ölçüldü.

Ölçünün tuhaf bir seçiciliği de vardı. Nazizm ile komünizmi özdeş sayan düşünür, Nazi Partisi’nin rektör üyesini o özdeşlikten muaf tuttu. Komünist, rejimin taşıyıcısıydı; Nazi felsefeci ise yalnızca yanılmış bir dahiydi.

Kitabın 1951’de, Soğuk Savaş’ın en sıcak yıllarında çıkması da tesadüf değildi. Totalitarizmin Kaynakları kısa sürede Batı akademisinin temel metinlerinden biri oldu. Ardından Carl Friedrich ile Zbigniew Brzezinski aynı yaklaşımı altı maddelik bir kontrol listesine çevirdi; bu liste siyaset bilimi bölümlerinde kuşaklarca okutuldu. Faşizme karşı savaşı en ağır bedelle kazanmış ülke, böylece faşizmin ikizi ilan edildi.

Žižek’in yaptığı bu ölçüyü devralıp genişletmektir. Arendt’in terazisinde iki kefe vardı; Žižek’inkinde bütün dünya var.

ARENDT’İN ÖDÜLÜ

Arendt’in ölçüsünün bugün nasıl işlediğini görmek isteyen Bremen’e bakabilir. 1994’ten beri orada “Hannah Arendt Siyasi Düşünce Ödülü” veriliyor. Para ödülünü Yeşiller Partisi’ne yakın Heinrich Böll Vakfı ile Bremen eyalet hükümeti karşılıyor.

2023’te jüri ödülü Rus asıllı Amerikalı gazeteci Masha Gessen’e verdi. Gerekçede, Rusya üzerine yazdıkları ve o ülkedeki “savaşa hazır totalitarizm” vurgusu öne çıkıyordu. Ölçü Moskova’ya uygulandığında sorun yoktu. Aralık ayında Gessen New Yorker dergisinde bir deneme yayımladı ve aynı ölçüyü bu kez Gazze’ye uyguladı: Kuşatılmış Gazze’yi Nazi işgalindeki Avrupa’nın Yahudi gettolarına benzetti. Vakıf ile eyalet hükümeti derhal törenden çekildi; tören ertelendi, ödül sonunda küçük bir salonda, bir gün gecikmeyle verildi.

Arendt’in terazisi demek ki herkese açık değildir. Rusya’ya, Çin’e, Sovyetler Birliği’ne uygulanabilir. Batı’ya ve müttefiklerine uygulandığı anda ödülü veren el geri çekilir. Bu açıdan bakınca Žižek’in kitabı ödülü fazlasıyla hak ediyor; yeter ki ölçüyü yanlış adrese uygulamasın.

SUÇLAMA KILIĞINDA AKLAMA

Žižek’in kitabı bir suçlama gibi görünür. Liberallerin faşistleştiğini, özgürlük vaat edenlerin baskı kurduğunu söyler. Bu sözün bir yanı doğrudur ve tam da o doğru yan yüzünden kitabın gerçek işlevi gözden kaçar.

Liberalizmin totaliterleşebileceğini, liberal iktidar sahiplerinin faşizme varabileceğini söylemek bir şeydir; herkese faşist demek başka bir şey. Birincisi suçlamadır: Faili, sınıfını, adresini gösterir. Sermayenin özgürlüğünü korumak için hukuku askıya alan, muhalefeti susturan, savaşı ihraç eden iktidar bellidir; adı da, binası da, banka hesabı da bellidir. İkincisi suçlama kılığına girmiş bir aklamadır. Žižek kavramı Washington’dan Moskova’ya, Pekin’den Delhi’ye taşıdığında faşizmi teşhir etmiş olmuyor; onu dünyanın olağan hâline çeviriyor. Olağan olan yargılanmaz.

Hapishanede hırsızlar koğuşunda kimse kimseyi hırsızlıkla suçlamaz. Suç herkese paylaştırıldığında suçlama anlamını yitirir; koğuşta hırsızlık bir ayıp değil, ortak bir durumdur. Žižek dünyayı bir hırsızlar koğuşuna çeviriyor. Herkes faşistse kimse faşist değildir; kimse faşist değilse sahiden faşist olan aklanır. Žižek’in herkese sürdüğü leke, asıl lekelenmesi gerekenin üstünden silinir.

Aradaki fark bir derece farkı değil, yöntem farkıdır. Liberalizmi sınıf içeriğiyle tanımlayan, onun değişmeyen çekirdeğini sermayenin özgürlüğünde bulan bir çözümleme, liberal iktidarın hangi koşulda maskeyi düşürdüğünü gösterebilir. Liberal faşizmi yönetme üslubuyla tanımlayan bir çözümleme ise bunu gösteremez; çünkü üslup her rejimde bulunur, sınıf içeriği bulunmaz.

FAŞİZMİN ADRESİ

Kavramı reddetmek yetmez; yerine ne konduğunu da söylemek gerekir. Faşizmin bir tanımı vardır ve o tanım, bedeli kanla ödenmiş bir deneyimden çıkmıştır. Komünist Enternasyonal 1935’teki Yedinci Kongresi’nde faşizmi şöyle tarif etti: Finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü.

Bu cümlenin her sözcüğü bir adres bildirir. “Finans kapital”, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşmasından doğan ve ekonominin dizginlerini elinde tutan tekelci kesimdir. “En gerici unsurlar” bu kesimin tamamı değil, bunalım anında en uç çözüme yönelen kanadıdır. “Açık terörcü diktatörlük” ise burjuvazinin olağan yönetme biçiminin, yani parlamentonun, seçimin, basın serbestliğinin, artık işine yaramadığı anda başvurduğu biçimdir. Faşizm burjuva demokrasisinin karşıtı değil, onun bunalımdaki yedek biçimidir.

Tarih bu tanımı doğruladı. Hitler’i iktidara taşıyan yolun kenarında Alman ağır sanayisinin ve bankalarının kesesi vardı. Mussolini’nin kara gömlekli çeteleri, grevleri kıran ve sendika binalarını yakan bir taşeron gibi çalıştı; ücretlerini toprak sahipleri ile sanayiciler ödedi. Rejim kurulduktan sonra da kazananlar değişmedi: Fabrikalar özel ellerde kaldı, sendikalar dağıtıldı, kâr oranları yükseldi.

Bu tanımla bakıldığında faşizmin adresi bellidir. Žižek’in tanımında ise adres yoktur. Onun ölçüsü, liberal vaatlerle baskıcı yöntemlerin bir arada bulunmasıdır; yani bir yönetme üslubu. Üslup ise sınıf bildirmez. Bir işçi devletinin de, bir sömürgeden yeni kurtulmuş ülkenin de, bir emperyalist merkezin de sertleştiği anlar olur. Sertliğin kimin elinde, kime karşı, hangi mülkiyeti korumak için kullanıldığı sorulmazsa, hepsi aynı görünür. Žižek’in kitabı bu soruyu sormaz. Sormadığı için faşizmi her yerde görür; her yerde gördüğü için de hiçbir yerde gösteremez.

PEKİN İLE MOSKOVA AYNI TORBADA

Kavramın en çok işe yaradığı yer, Çin ile Rusya’nın Trump’ın Amerika’sıyla aynı torbaya konduğu yerdir. Bu yan yana koyuş bir kör nokta değil, kitabın siyasi işlevinin ta kendisidir.

Lenin emperyalizmi bir saldırganlık üslubu olarak değil, kapitalizmin bir aşaması olarak tanımladı. Ölçüt, finans kapitalin sermaye ihraç ederek başka ülkelerin emeğine ve kaynaklarına doğrudan el koyması, dünyayı tekeller ve büyük devletler arasında paylaştırmasıdır. Bu ölçüyle bakıldığında bugünkü dünyanın haritası Žižek’inkinden çok farklıdır. Bir yanda dünyanın dört bir yanına askerî üs yaymış, para sistemini kendi borcuyla dünyaya yüklemiş, yaptırımla ülkeleri aç bırakan bir merkez durur. Öbür yanda o merkezin kuşatma hedefindeki devletler. Çin ile Rusya bugünkü aşamada bu ölçüye göre emperyalist sayılamaz; emperyalizmin hedefidirler.

Saldıranla saldırılanı aynı sözcükle anmak tarafsızlık değildir. Beş yaşında bir çocuğu döven otuz yaşında bir adamla, kendini korumak için kollarını kaldıran çocuğu “ikisi de şiddet uyguluyor” diye aynı cümleye koyan, güçlünün yanında durmuş olur. Žižek’in kavramı tam olarak bunu yapıyor: Emperyalist merkezin devlet aygıtı ile o merkezin hedefindeki devletlerin aygıtı aynı adla anıldığında, aradaki asimetri kavramla birlikte buharlaşıyor.

Bunun Batı medyasının dilinden farkı da yoktur. Yıllardır “otoriter rejimler” diye tek bir sepete konan ülkeler şimdi “liberal faşizmler” sepetine aktarılıyor. Etiket değişiyor, sepet aynı kalıyor. Žižek’in eleştirel görünen kavramı, eleştirdiğini söylediği iktidarın ihtiyaç duyduğu ideolojik işi görüyor.

Bir ülkenin iç düzenini değiştirmek yalnızca o ülkenin halkının işidir; kimse kimseye dışarıdan demokrasi taşıyamaz. Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye taşınan demokrasinin enkazı ortadadır. Dışarıdan bakan biri için ölçü o ülkenin dünya sistemindeki yeridir: Emperyalizme hizmet mi ediyor, ona karşı mı duruyor?

ETİKET SÖKERKEN ETİKET YAPIŞTIRMAK

Yayıncının tanıtımı kitaba iddialı bir görev biçiyor. Bizi korkutan olgulara aceleyle yapıştırdığımız yetersiz etiketleri, örneğin “gerçek-sonrası” (post-truth) etiketini söküp altındaki açık yaraya bakacakmış.

Niyet güzel, sonuç tuhaf. Etiket söken el, söktüğü yere daha geniş bir etiket yapıştırıyor. “Gerçek-sonrası” en azından bir olguyu, kanıtın kamusal tartışmadaki ağırlığını yitirmesini adlandırıyordu. “Liberal faşizmler” ise hiçbir olguyu ötekinden ayırmıyor. Yarayı göstermek isteyen, üstüne daha büyük bir sargı sarıyor.

Dahası, gerçek-sonrasının kendisi Žižek’in de içinden geldiği bir düşünce geleneğinin ürünüdür. Gerçeğin bir iktidar etkisinden ibaret olduğunu, her bilginin bir söylem olduğunu, kesinliğin askıya alınması gerektiğini söyleyen akımlar, Foucault’dan Popper’a uzanan bir hat üzerinden kamusal dile sızdı. Bilginin bir zamanlar özgürleştirici bir güç sayıldığı Bacon çağından, her bilgi iddiasının şüpheli sayıldığı bu çağa gelinmesi, burjuvazinin ilerici rolünü terk etmesiyle aynı yolu izledi. Kavramları sınıf içeriğinden arındırıp her yere uyan sözcüklere çeviren bir felsefe, gerçek-sonrasının ilacı olamaz; olsa olsa onun bir başka belirtisidir.

Žižek’in kitabı da bu belirtiyi taşıyor. Kavram ne kadar çok şeyi kapsarsa o kadar az şey söyler. Sonunda geriye yalnızca bir duygu kalır: Dünya kötüye gidiyor, her yer karanlık, herkes biraz faşist. Bu duygu ne bir çözümleme ne bir program verir; okuru kötümser bir seyirci olarak bırakır. Seyirci ise kimseyi rahatsız etmez.

HEGELCİ, LACANCI, KOMÜNİST

Kitabın yazar tanıtımı Žižek’i üç sıfatla sunuyor: Hegelci bir filozof, Lacancı bir psikanalist ve bir komünist. Üçüncü sıfat kitabın asıl satış kozudur. Liberalizmi eleştiren bir kitabı komünist bir kalemin yazması, okura radikal bir metin okuduğu duygusunu verir.

Oysa sıfat ile iş arasında bir uçurum var. Komünist bir çözümlemenin ilk sorusu sınıftır: Kim üretiyor, kim el koyuyor, devlet kimin çıkarını koruyor? Bu kitap o soruyu sormuyor. Ezen ulus ile ezilen ulus ayrımını tanımıyor. Emperyalist merkez ile kuşatılan çevreyi aynı kefeye koyuyor. Arendt’in, yani Soğuk Savaş’ın ideolojik cephaneliğinden çıkmış bir ölçüyü devralıp genişletiyor. Bütün bunları da komünizm adına yapıyor.

Bu, Batı Marksizmi denen geleneğin tanıdık bir hâlidir. Marksizmin dilini kullanıp içinden sınıf mücadelesini, devrimi ve emperyalizm tahlilini çıkaran, geriye kültür eleştirisi ile psikanaliz kalıntısı bırakan bir gelenek. Bu geleneğin ürünleri Batı akademisinde rahatça dolaşır, büyük yayınevlerinde kendi adını taşıyan dizilere kavuşur, ödüllere layık görülür. Çünkü kimseyi tehdit etmez.

Žižek’in ünü bir ölçüde fıkralarına borçludur. Konferanslarında, kitaplarında, söyleşilerinde felsefeyi fıkrayla anlatır; dinleyici güler, düşündüğünü sanır. Liberal Faşizmler’de fıkra bir adım daha atmış, kendisi kavrama dönüşmüştür. Herkesin faşist olduğu bir dünya, aslında iyi bir fıkranın kurgusudur. Sorun şu ki fıkranın sonunda gülen faşistler oluyor. Gülenler de Žižek’in palyaçoluğunu yaptığı kesimdir. Žižek sahneye bir komünist karikatürü olarak çıkar; komünizmi gülünç gösteren her numarası, onu sahneye çıkaranları güldürür. Palyaço sirki eleştirir gibi yapar, sirkin sahibi en önde oturup alkışlar.

KOĞUŞUN KAPISI

İki vitrine dönelim. 1951’de Arendt’in kitabı, faşizmi yenen ülkeyi faşizmin ikizi ilan ederek Soğuk Savaş’ın ideolojik cephesine bir mevzi kazandırdı. 2026’da Žižek’in kitabı aynı ölçüyü dünyanın bütün başkentlerine uygulayarak daha ince bir iş görüyor: Kimseyi ayrıca suçlamadan herkesi suçlu ilan ediyor.

Birincisi bir düşman icat ediyordu. İkincisi düşmanı ortadan kaldırıyor. Hangisinin daha tehlikeli olduğu tartışılabilir. Açık bir düşmana karşı insanlar en azından saf tutar; her yerin karanlık olduğu söylenen bir dünyada ise kimse ışığın nereden geldiğini aramaz.

Hırsızlar koğuşunda kimse kimseyi hırsızlıkla suçlamaz. Koğuşun kapısında ise bir gardiyan durur ve o gardiyanın kime hizmet ettiği bellidir. Žižek’in kitabı bize koğuşun içini anlatıyor; kapıyı, kilidi, anahtarı kimin tuttuğunu anlatmıyor. Faşizmin adresi o kapının arkasındadır: Bunalım anında demokratik maskesini bir kenara bırakmaya hazır finans kapitalin en gerici kanadında.

Herkes faşistse kimse faşist değildir. Faşisti adıyla, sınıfıyla, adresiyle göstermek ise hâlâ mümkündür. Bunun için derme çatma bir kavrama değil, eski ve sağlam bir soruya ihtiyaç var: Kimin çıkarına?