Burjuvazinin vatanı paradır: İçerideki hasım, yerli füze ve savunma savaşının sınıfsal temeli
ÖZCAN BUZE
Saat sıfır. Ege’nin doğu kıyısındaki radar ekranlarına önce kar yağıyor, çünkü elektronik harp uçakları Türk hava savunmasının gözünü bağlamış. Birkaç dakika sonra Rafale’ler ve F-16 Viper’lar batı Anadolu’daki üslerin pistlerini vuruyor. Limanlarda bekleyen çıkarma gemileri hedef alınıyor. Yirmi dördüncü saatin sonunda Washington, Brüksel ve NATO karargâhı aynı anda devreye giriyor, ateşkes dayatılıyor ve Atina masaya kazanmış tarafın rahatlığıyla oturuyor.
Bu bir film senaryosu değil. Yunanistan’ın en köklü gazetelerinden Ta Nea, geçen hafta bu kurguyu sayfalarına taşıdı. Gazete, anlattıklarının kesinleşmiş bir harekât planı olmadığını özellikle belirtti. Bizim basınımız “sızdırılan plan” başlıklarıyla yetindi, oysa senaryonun asıl dayanağı aylar önce açıkça söylenmişti: Yunan Genelkurmay Başkanı Dimitrios Houpis, Aralık 2025’te uzun menzilli “önleyici saldırı” kabiliyetinden söz etmişti.
Kurgunun en zayıf halkası radarların körleşmesi değil, pistlerin vurulması hiç değil. Asıl zaaf, yirmi dördüncü saatte kimin kimin yanında duracağına ilişkin varsayımda yatıyor. Atina, iki NATO üyesi çatıştığında ittifakın kendi safında olacağından emin. Bu güven, Türkiye’nin sözde müttefiklerinin gözünde ne olduğunu herkesten açık söylüyor.
MÜTTEFİK DEĞİL, İÇERİDEKİ HASIM
Batı’nın strateji mutfağında Türkiye için kullanılan sıfatlar resmî belgelere girmez, ama koridorlarda dolaşır: “Frenemy”, yani dost görünümlü düşman; “embedded enemy”, yani ittifakın içine yerleşmiş hasım. Bu sıfatları bildirilerde aramak boşunadır. Onları davranışta görmek gerekir.
Dost kara günde belli olur derler. Türkiye’nin kara günlerinde Washington’un tutumu şöyle özetlenebilir. 2017’den itibaren, Ankara’nın terör örgütü saydığı YPG’yi Suriye’de doğrudan silahlandırdı. 15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki yapının lideri, ölümüne kadar Pennsylvania’daki malikânesinde yaşadı. Türkiye, Rusya’dan S-400 aldığı için 2019’da F-35 programından çıkarıldı. Aralık 2020’de ise ittifak tarihinde bir ilk yaşandı: Bir NATO üyesinin savunma sanayisine, düşman devletler için çıkarılmış CAATSA yasası uyarınca yaptırım uygulandı.
Aynı yıllarda Yunanistan’ın cephaneliği hızla dolduruldu. Fransa Rafale sattı, ABD ise 2024’te Atina’yla F-35 anlaşması imzaladı. Ankara’ya kapanan kapı komşuya ardına kadar açıldı.
Düşünce kuruluşlarının dili daha da açık. Amerikan Girişim Enstitüsü’nden Michael Rubin gibi isimler yıllardır Türkiye’nin NATO’dan atılmasını savunuyor. İsrail hükümetinin savunma bütçesini incelemek için kurduğu Nagel Komisyonu, Ocak 2025’te Türkiye’yi olası bir savaşın tarafı olarak raporuna yazdı.
Bu tablo bir kopuşu değil, yapısal bir ilişkiyi anlatıyor. Türkiye’nin niyeti ittifak içinde pazarlık olabilir. Gelgelelim ilişkinin niteliğini tek tarafın niyeti belirlemez. Emperyalist merkez, Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış bu ülkeyi hiçbir zaman eşit bir ortak saymadı. Liberal çevrelerin “Sevr sendromu” diye küçümsediği duygu, bu tarihsel gerçekliğin toplumsal bilinçteki yankısıdır.
YERLİ FÜZE, YABANCI BORÇ
ROKETSAN Genel Müdürü Murat İkinci 30 Eylül’de hipersonik Tayfun Blok-4’ün çok kısa sürede seri üretime geçeceğini açıkladı. Haberin asıl önemi füzenin hızında değil, yerli oluşunda. Washington’un Ankara üzerindeki en etkili kaldıracı yıllarca silah tedarikini kesme tehdidiydi. Suriye harekâtlarının ardından gelen ambargolar, insansız hava araçlarının optik sistemlerinden motor parçalarına kadar bu bağımlılığın ne kadar derin olduğunu göstermişti. Yerli üretim büyüdükçe kaldıraç zayıflıyor. Bağımsız bir dış politikanın maddi önkoşulu böyle oluşuyor.
Ne var ki madalyonun öbür yüzü de var. Silah sanayisinde başlayan kopuş, ekonominin kapısında duruyor. 1996’dan beri yürürlükte olan Gümrük Birliği, Türkiye’yi karar süreçlerinde söz hakkı tanımadan Avrupa Birliği’nin dış ticaret kararlarına bağlıyor. Brüksel üçüncü ülkelerle serbest ticaret anlaşması imzaladığında Türk pazarı o ülkelere açılıyor, karşılığında aynı muamele görülmüyor. Avrupa hâlâ en büyük ihracat pazarı. Türk sermayesinin dış borcu da ağırlıkla dolar ve avro cinsinden, yani Batılı finans kapitale bağlı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Ağustos’ta Al Jazeera’ye verdiği mülakatta üyeliğin artık bir öncelik olmadığını söyledi; “alırlarsa ne âlâ, almazlarsa yine ne âlâ” diye ekledi. Siyasal dilde bu açık bir kabulleniş. Gelgelelim üyelik umudu kapandıysa, üyeliğe hazırlık gerekçesiyle kabul edilmiş tek taraflı yükümlülüklerin de sorgulanması gerekir. Bu adım atılmadıkça siyasal kopuş kâğıt üzerinde kalır.
Aynı çelişki askeri alanda da sürüyor. Malatya’daki Kürecik radarı 2012’den beri NATO’nun füze savunma sistemi için İran’ı gözlüyor. Bayraktar’lar Rusya ile savaşan Ukrayna’ya satıldı. Suriye’de izlenen politika Moskova’nın ve Tahran’ın bölgedeki çıkarlarının karşısına düştü. Türk burjuvazisi, kendisini zaten hasım gören bir ittifakla manevra yapabileceğini sanıyor. Halk arasında bunun bir adı var: İki cami arasında beynamaz kalmak.
ATİNA’NIN HESABI, TEL AVİV’İN TAKVİMİ
Ta Nea’nın kurgusu bir doktrinin aynasıdır ve o doktrin Yunan malı değildir. Önce vur, sonra Batı’nın diplomatik kalkanının arkasına sığın: İsrail’in Suriye’ye, Lübnan’a, İran’a karşı yıllardır uyguladığı formül tam olarak budur. Atina savunma alımlarını giderek İsrail’e bağlarken, doktrinini de oradan ithal ediyor.
Yunanistan’ı bu yola iten şey güçlülük değil, bağımlılıktır. Troyka döneminde Avrupalı alacaklıların borç esaretine sokulan ülke, bugün güvenliğini ABD ile İsrail’in bölgesel stratejisine eklemlenerek arıyor. ABD, Dedeağaç limanını askerî lojistik üssüne çevirdi. Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail, Washington’un katılımıyla “3+1” biçiminde bir araya geliyor. Kasos açıklarında tırmanan gerilimin arkasında da bir enerji hattı var: Yunanistan’ı Girit ve Kıbrıs üzerinden İsrail’e bağlaması planlanan elektrik kablosu. Böylece Atina’nın enerji altyapısı da Tel Aviv’in eksenine bağlanıyor.
Tel Aviv’in ise bir takvimi var. İsrail 27 Ekim’de sandığa gidiyor. Yunan savunma portalı BankingNews, Netanyahu’nun kampanyasını Türkiye karşıtlığı üzerine kurduğunu ve “önleyici savaş” anlayışını Suriye üzerinden Türkiye sınırına taşıdığını yazdı. Aynı yayın, kritik bir ayrıntının altını çizdi: Atina ile Tel Aviv arasındaki savunma anlaşmaları, olası bir Türkiye-İsrail çatışmasında Yunanistan’ı kendiliğinden savaşa sokmuyor.
Bu vurgu küçümsenmemeli. Yunan yönetici çevreleri içinde İsrail’in savaşının piyonu olmak istemeyen bir eğilimin varlığına işaret ediyor. Emperyalist zincirdeki her çatlak gibi bu da değerlendirilmesi gereken bir imkândır. Yunanistan’ın en ciddi gazetelerinden NEA da 2026 için en olası senaryonun sıcak çatışma değil, “kontrollü bir kriz ortamı” olduğunu yazmıştı.
Bir Türk-Yunan savaşından kazançlı çıkacak olan ne Ege’nin bu yakasındaki emekçidir ne öbür yakasındaki. Kazanan, iki NATO üyesinin birbirini yıpratmasından ve bölgenin silah pazarına dönüşmesinden beslenen emperyalist merkezdir. Yunanistan Komünist Partisi’nin Dedeağaç’taki Amerikan varlığına karşı yürüttüğü mücadele, iki kıyının ortak zeminidir.
Bir de kanıt disiplini meselesi var. “Savaş kapıda” başlıklarının çoğu, Türk basınına Yunan yayınlarından seçilmiş alıntılarla geliyor. Kaynak çoğu zaman sansasyonel portallar. Atina’nın korkusunu büyüten manşet de, Ankara’yı tehdit eden manşet kadar dikkatle okunmalı.
KÂĞITTAN KAPLAN, GERÇEK KAPLAN
Mao’nun emperyalizm için kurduğu formül bugün her zamankinden kullanışlı: Stratejide küçümse, taktikte ciddiye al. Emperyalizm tarihsel olarak kâğıttan kaplandır, somut bir çatışmada ise gerçek bir kaplan.
Stratejik gerilemenin kanıtları ortada. ABD Afganistan’dan 2021’de bozgunla çekildi. Kızıldeniz’de Husileri bir yılı aşkın bombardımana rağmen durduramadı ve Mayıs 2025’te onlarla fiilî bir ateşkese razı oldu. Ukrayna’ya yetecek topçu mühimmatını üretemedi. Finans kapital sanayiyi dışarı taşıdıkça, uzun bir yıpratma savaşını kaldıracak üretim tabanı da eridi. Bu, emperyalizmin çürümesinin askerî yüzüdür.
İsrail’in zaafları da gerçek. Gazze’de iki yılı aşkın sürede Hamas’ı askerî olarak tasfiye edemedi. Lübnan’daki kara harekâtı ağır kayıplarla sınırlı kaldı. Yedek askerlere dayanan insan gücü uzun bir savaşı kaldıramıyor, ekonomi bu yükün altında eziliyor.
Yine de tablonun öbür yarısını görmeyen hesap yanlış çıkar. İsrail hava kuvvetleri bölgenin en gelişmiş hava gücü. İstihbarat ve sabotaj kapasitesi Lübnan’daki çağrı cihazı operasyonundan Tahran’daki suikastlere kadar kanıtlanmış durumda. İlan edilmemiş bir nükleer cephanelik de cabası. İsrail, Türkiye ile bağlantılı hedefleri vurmaktan da çekinmiyor. Meclis’e verilen bir soru önergesine göre 18 Ağustos’ta İdlib’deki Ebu ed-Duhur’da, Türk askerî heyetinin bir gün önce bulunduğu tesis İsrail tarafından vuruldu.
Üstelik İsrail’in asıl gücü kendi gücü değil. Mühimmatı, önleme füzeleri, istihbaratı ve diplomatik zırhı Washington’dan geliyor. Türkiye için emperyalizmin en tehlikeli silahı da uçak gemisi değil: Dolar, SWIFT ve yaptırım. Tek kurşun atmadan bir ekonomiyi felç edebilen bu silah, dış borcu Batılı bankalara bağlı bir ülkenin en zayıf karnına dayanır.
Atina’nın “yirmi dört saatte Batı bizi korur” yanılgısının karşısına “İsrail’i de ABD’yi de ciddiye almaya gerek yok” yanılgısını koymak, yanlış hesap riskini azaltmaz, katlar. Doğru tutum, emperyalizmin gerilediğini bilerek stratejik özgüveni korumak, her somut adımda ise onun hâlâ yıkıcı olduğunu hesaba katmaktır.
SALDIRI SAVAŞI, SAVUNMA SAVAŞI
Silahları, menzilleri, stok rakamlarını saymak savaşın yarısını anlatır. Öbür yarısı, kan dökecek olanların neden kan döktüğüdür. Clausewitz savunmanın kendi başına daha güçlü savaş biçimi olduğunu söyler. Lenin bunu sınıfsal içeriğe bağlar: Her savaşta zafer, son tahlilde cephede kanını akıtan kitlelerin moraline dayanır.
Bu moral bir uygarlık mirası değildir, savaşın haklılığından doğar. Vietnamlılar Doğulu oldukları için değil, kendi kurtuluş savaşlarını verdikleri için kazandılar. Karşılarındaki Amerikan askeri neden o pirinç tarlalarında olduğunu bilmiyordu. Anadolu köylüsü 1919’da yurdunu savunuyordu, karşısındaki işgal ordusunun neferi başkasının hesabını ödüyordu. Kendi topraklarını savunan halklar Doğulu da olsa Batılı da olsa direnir: 1940’ta İngiltere de bunu gösterdi.
Bu ayrım Ta Nea’nın kurgusunu kendi içinden çürütüyor. Atina’nın önleyici saldırısı, Türkiye için savaşı ilk dakikadan itibaren bir savunma savaşına çevirir. Yani senaryo, yirmi dört saatlik hesabın hiç öngörmediği moral gücü karşı tarafta kendi eliyle yaratır. Aynı mantık tersinden de işler. Türkiye’nin adalara yönelik bir maceraya girişmesi bu avantajı Yunanistan’a armağan eder. Savaşı kimin başlattığı, askerî olduğu kadar siyasal ve moral bir sorudur.
Yönetici sınıflar bunu bildikleri için her saldırıyı savunma diye ambalajlar. 1914’te Avrupa’nın sosyal demokratları emperyalist savaşı “anavatan savunması” adıyla kutsadı. Lenin bu tutumu sosyal-şovenizm diye mahkûm etti. Bugün İsrail her saldırısını varoluşsal bir savunma olarak sunuyor ve toplumundaki direnci büyük ölçüde bu kurguya borçlu. Bir savaşın ne olduğunu tanımlama mücadelesi, savaşın kendisi kadar önemlidir.
YURDUNDAN KAÇANLAR VE YURDUNDA KALANLAR
17 Kasım 1922 sabahı son Osmanlı padişahı Vahdettin, İngiliz savaş gemisi Malaya’ya binip İstanbul’dan ayrıldı. Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ise gidecek başka yeri olmayan Anadolu köylüsüydü. Tarih bu sahneyi farklı dekorlarda defalarca sahneledi. 1871’de Thiers hükümeti Prusya’ya teslim olurken Paris’i savunanlar işçilerdi. Fransız burjuvazisi Komün’ü ezmek için dünün düşmanıyla anlaşmakta sakınca görmedi. 1930’ların ikinci yarısında Fransız sağının bir kesimi “Halk Cephesi’ndense Hitler” diyordu, 1940’ta da sözünü tuttu.
Kuralın özü basit. Burjuvazinin vatanı paradır. Halk sınıflarının vatanı yurdudur. Servetini Batı’nın bankalarında, mülkünü Londra’da, çocuğunu Boston’da tutan sermaye kesimi, emperyalizmle bir çatışmada güvenilir değildir, çünkü çıkarı cephenin öbür tarafındadır. Böyle bir günde bu kesim ya parasıyla birlikte kaçar ya da teslimiyetin en makul yol olduğunu anlatan köşe yazılarını finanse eder. Gidecek yeri olmayan emekçi ise canla başla savaşır.
Manifesto işçilerin vatanı olmadığını söylerken burjuva ulus devletinin onlara ait olmadığını anlatıyordu. Emperyalizm çağında, ezilen ülkelerde tablo değişir: Vatanın savunması emekçilerin davası hâline gelir, çünkü kaçacak yeri olmayan onlardır. Sermaye toprağa değil kâra bağlıdır. Toprağa bağlı olan, o toprağın üstünde çalışıp o toprağın altına gömülecek olanlardır.
Buradan somut bir sonuç çıkıyor. Vatanı savunacak olan emekçilerse, savaşın yükünü taşıyacak olan da onlarsa, savunmanın yönetimi de onların çıkarına göre kurulmalıdır. Bu, sermaye kaçışının daha ilk günden denetim altına alınması demektir. Savaş ekonomisinin faturasının ücretlilere değil sermayeye kesilmesi demektir. Füzede başlayan bağımsızlığın Gümrük Birliği’ne, dış borca, finansal bağımlılığa uzanması demektir. Yerli füze ile yabancı borç uzun süre aynı çatı altında yaşayamaz.
Cephenin ardı vatandır. O vatanı ayakta tutan ise ne borsa endeksi ne yurt dışındaki hesaplardır: Gidecek başka yeri olmayanların ekmeği, emeği ve iradesidir.