“İzmir Grevi”nin acı gerçeği: “Sarı sendikacılık hastalığı çok ilerlemiş”
Kısa süreli de olsa kamuoyunda ciddi bir dalgalanmaya yol açan İzmir’deki belediye çalışanları grevi, bazı gerçeklerin gözden geçirilmesini mi gerektiriyor? Yazar-yayıncı Durmuş Tiryaki, İzmir’deki Genel-İş greviyle ilgili ilk izlenimlerini ve bazı eleştirilerini paylaştı.
– “Grev, profesyonel sendika yöneticiliğinin incir yaprağı olmamalıdır,” diyorsunuz. İzmir’deki greve bu açıdan baktığımızda nasıl bir çerçeve çizmek doğru olur sizce?
DURMUŞ TİRYAKİ – Grev kararının 29 Mayıs’ta uygulamaya konulmasının ardından şu soruları not etmemiz gerekirdi:
1- CHP’li belediyeler olmasa Genel-İş’in hali ne olur?
2- Genel-İş olmasa DİSK’in hali ne olur?
3- İşçi sınıfı demek, işçinin mavi tulumunu yüceltmek demek midir? İşçiyi yığın olmaktan çıkarıp sınıf yapan toplumsal bilinci değil midir?
4- İzmir Genel-İş grevi, profesyonel sendikacıların toplumsal sorumlulukları, meslek edindikleri yöneticilik çıkarlarının çok çok gerisinde kaldığını göstermiş olmadı mı?
5- Olağan şartlarda Sendikalı, sendikasız işçilerin önceliklerini hep kendi dar amaçlarıyla sınırlamaları bir dereceye kadar anlaşılabilir ama ülke hızla ortaçağ karınlığına yuvarlanırken doğru mevzilenmek en az ekmek kadar, para kadar önemli değil midir?
6- İzmir belediye grevi, Türkiye emekçilerinin standartlarını, halkın duygularını, ülkedeki ilerici gündemin gerçeklerini hiç hesaba katmıyor gözükmekte ve dahası politizasyonun tam da yükseldiği bir konjonktürde Saray’ın ekmeğine yağ sürmekte, toplumsal güçlerin enerjisini bölmekte midir?
Bu soruları sormak durumundayız.
– İzmir’de çabuk yanıp sönen grevin, yaklaşık 50 yıl önceki bir hatayı hatırlattığını belirtmiştiniz. Nasıl bir benzerlik, bu?
DURMUŞ TİRYAKİ – Aziz Nesin’in MESS grevini konu alan “Büyük Grev” öyküsü, o zaman siyaseten DİSK’te tekel konumu elde eden bir grup tarafından “Aziz Nesin sen nesin?” kampanyasına yol açmıştı. Haftalık Yürüyüş dergisinde de Yalçın Küçük hocam bu öykünün ekonomi politiğini tahlil ederek, “oyun içinde oyun” başyazısını yazmıştı. Püf noktası, eyleminizin sınıf düşmanlarına verdiği zarar ile sınıfın uzun vadeli geleceğine yaptığı katkının muhasebesini tartmakta yatıyordu.
Grev, önemli bir haktır, kullanılması hiç kuşkusuz pek çok rahatsızlıklara yol açabilir. İzmir’de verili muhalefet belediyeciliğini geçmişin çağrışımlarını yer yer hortlatarak çöp, çukur, çamur eleştirileri ile halkı kışkırtıcı ve emek dostu cepheyi kendi içinde birbirine düşürücü stratejiyle zora sokmaya çalışan iktidarı en azından deşifre etmek bir görevdir.
PİRUS ZAFERLERİNE DİKKAT!
– Grevin gereksiz olduğunu mu söylemek durumundayız? Bu, egemenlerin ekmeğine yağ sürmek olmaz mı?
DURMUŞ TİRYAKİ – Hatırlıyorum: Hoca’ya parti (dönemin TİP’i) çevresinden “diğer solla arayı bozuyor” diye homurdanmalar olmuştu.
Öykünün ve yazının ortak tesbitlerinden biri, sınıfın içindeki militan, bilinçli işçilerin tasfiyesi, MESS’in stoklarını eritmesi idi…
Sınıfı savunmanın bedelleri var.
“İşçi 80 bin değil de 100 bin alsın,” demek, emeğin yanında olmak değildir; taleplerinizin toplumsal maliyeti ve sorumluluğu çoğu kere taleplerinizden ağır basabilir. Bazen kuyrukçulukla sınıfsal duruş birbirine karıştırılabiliyor. Elbette hep yukardakilerle kıyaslanmak doğal bir eğilimdir. Bugün Türkiye, tüm emekçiler açısından bir yoksulluk ve zulüm cehennemidir ve bunun baş sorumlusu bellidir.
Okları buraya çevirmeyen her hak savaşı bir çeşit Pirus zaferidir.
Bu vesileyle şunu not edeceğim: “Eşit işe eşit ücret” talebi ilkesel olarak doğrudur ama kabalaştırmamak gerekir.
– Hangi anlamda?
DURMUŞ TİRYAKİ – Yani, emeğin niteliğinden, veriminden, riskinden, koşullarından bağımsız her zaman ve her şartta geçerli bir şablon değildir. Üstelik yanlışı yanlışla düzeltme ısrarı tasvip edilemez.
Belediyelerin, Tayyiban rejiminin saldırısı altında olduğunun, umarım ki, işçiler de sendika da farkındadır. Muhalif belediyelerin mali hak edişleri kısıtlanıyor, borçlarına ticari faiz uygulanıyor, projeleri onaylanmıyor, buldukları finansal kredilere izin verilmiyor, kreş, yurt gibi halka dönük hizmetleri engellenmeye çalışılıyor, tarihi, ticari varlıkları, binaları, meydanları ellerinden alınıyor, yetmedi, belediyeleri merkezin uydusu haline getirecek hazırlıklar yapılıyor ve işçilerimizi tüm bunlar hiç ilgilendirmiyor öyle mi?
Belediye hizmetleri doğumdan ölüme belde halkının günlük yaşamını, huzurunu doğrudan etkileyen hassasiyette, iki tarafı keskin bıçak gibidir.
Hem belediyelerin yapısına ilişkin hem de sendikal anlayışa ilişkin eleştirilerimiz, bu olay vesilesiyle güncellik kazandı.
– Yerel yönetimlerin bugünkü haline nasıl gelindi? Özelleştirmelerdeki rolleri hiç sınıfın çıkarları doğrultusunda değildi diye hatırlıyoruz. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
DURMUŞ TİRYAKİ – Benim yerel yönetimlere dönük eleştirilerim 90’lı yıllara gider.
Ankara Büyükşehir belediyesinde bir şirketleşme furyası başlamıştı. Bel ya, Bel pa, Bel ko vs..
O yıllarda Özgür Gündem gazetesine “Yerel Yönetimlerde Demokratikleşme Sancıları” başlıklı bir makale de yazmıştım.
Belediyelerde şirketleşme ve yerel güç odaklarının hâkimiyetini savunan yapı, “yerel iktidar” olarak, özerklik olarak sunuluyordu. Bu, kamu hizmeti anlayışını, iş alanlarını bölük pörçük ayırarak piyasaya açmak, dolayısıyla kamuculuğu tasfiye ve yerel demokrasi söylemi eşliğinde de küresel odakların yerel kaynaklara erişimini hızlandırmak demekti. Bu şekilde de sermayenin yerel yönetimlerde nüfuz elde etmeleri kolaylaştırılıyordu.
SINIFIN ARİSTOKRAT TABAKASI
Benim sendikalara dönük eleştirilerim de aynı şekilde o yıllara rastlar. Çünkü sendikalar, istisnalar ayrı, Türkiye’de özelleştirmeye karşı etkin bir mücadele geliştiremediler ve yapısal olarak kendilerini yenileyemediler: Örneğin, profesyonel yöneticiliği sendikaların çelişkisi olarak görüyorum. Buna ilişkin “Hepileri” dergisinde “Profesyonel Yöneticilik: Sendikaların Çelişkisi” başlıklı bir yazı da yazmıştım. Zira yöneticiliğin/erkin üç kaynağı/dayanağı var: 1. Mülkiyet hakkı. 2. Bilgi kuvveti/donanımı. 3. Yetki tekeli.
Sendikacılıkta yetki tekeli ile söz ve karar yöneticilere geçiyor. Sınıf, sınıfsal bilincini önlemeyle donatılmış oligarşik, bürokratik iş ve sendika yasaları ile de kuşatılınca edilgen bir konumda kalıyor. Ve yöneticiler kuşağı, sendikacılığı kalımlı bir meslek gibi benimseyerek, sınıfa yabancılaşmış, sınıfın aristokrat tabakası halinde sürdürmeye yatkın hale geliyorlar.
– Peki, bu sendikalar bu yönetim anlayışı ve yönetici kadrosuyla içinde çırpındığımız bataklıktan çıkabilir mi? İzmir’deki grev bu konuda bir sinyal vermiş oldu mu?
DURMUŞ TİRYAKİ – Sonuçta somut durumun somut koşullarını doğru okuyarak ilkeli davranışa pratiklik kazandırmak, Saray’ı sevindirecek adımlardan kaçınmayı zorunlu kılan bir dar geçitte olduğumuzun bilinciyle de hareket etmenin tarihi vebali ile karşı karşıyayız.
Zaten sınıfın mücadelesini dar ekonomizm ufkunun dışına taşıyarak tüm toplumda öncü role yerleştiren de eylem ve örgütlenmelerindeki bu üst dayanışma, özveri ve iktidar bakışıdır.
Özetin özeti: İçinde bulunduğumuz konjonktürde İzmir grevinde halkın, işçilerin, sendikanın, belediyenin çıkarları iç içe geçmişti. Birbirleriyle çatışmaları değil, tek hedefte odaklanmaları şart olmuştu: Hedeflerinin Aşil topuğunda, ülkeyi ortaçağ despotizminde özel şirketi haline getiren “Tayyiban düzeni” vardır.
– Mevcut sendikalar ve onlara egemen yöneticiler, Tayyiban düzeninin bir özel şirket totalitarizmi olarak varlığının farkında mı, değil mi? Ne diyorsunuz, ne yapmalı?
DURMUŞ TİRYAKİ – Bardağın dolu tarafına bakarak mutlu sonla bittiğini varsaydığım İzmir Belediye Grevi’nin geleceğe dönük toplumsal etkileri olacaktır.
Grevin stratejisi, talepleri, sendikal yapı ve önderlik kendi başına ne kadar haklı iddialar içerirse içersin, ücret pazarlığına indirgenemeyecek toplumsal bir sınav sorumluluğu içinde idi. Önce Saray’ın muhalefet güçlerinin içine bıraktığı saatli bomba etkisiz hale getirilmiş, AKP’nin Türkiye’yi soktuğu krizin sonuçlarının asıl suçluyu saklaması önlenmiştir.
Ben CHP ile AKP’yi aynı kefeye koyarak yapılacak bir değerlendirmeyi siyaseten yanlış buluyorum. CHP’den organik bağımsızlık adına ayrılığı, icracı odağı/yürütme kuvvetini/iktidar sorumluluğunu gölgeleyecek kerteye vardırmamak gerekiyor. Bu, radikal gibi gözüküp, biraz somutu okuyamamak ya da pratikten uzak durmanın gerekçesi oluyor. Kesinlikle ajitasyon olsun diye söylemiyorum yalnızca bir tesbit: CHP’nin kapısının önünden geçenin yaka paça zindanlara kapatıldığı fiili bir dönemdeyiz. Sorun, düzen klikleri arasındaki savaşa taraf olup olmamak değil, düzenin aşılmasında kendinize göreceli yakınlıkta gücü çekmenizde.
Toptan düzene muhalefet, kesimsel, güncel, kısmi talepleri, sorun, arıza ve haksızlıkları es geçmeyi değil, bilakis bunları bir tutamak yapıp kitlelere düzenin görünen yüzünden hareketle derini, sistemi kavratmayı gerektirir. “İşçicilik” ayrı, sınıfa bağlılık ayrıdır. İşçicilik, işçinin her koşulda ve her zaman haklı olduğu türünden mekanik bir saplantıya dayanır.
– İzmir’e baktığımızda?…
DURMUŞ TİRYAKİ – İşçi ve sendika, toplu pazarlığın nerde tıkandığını izahta yetersiz kalmıştır.
“Eşit işe ücret”in istismar edilmiş bir toplu sözleşme maddesine dayandırılarak savunulması, kamuoyunu ikna etmiyordu ve geri tepmiştir. Grevin uzaması hem işçiler ve sendika için, hem de grev silahının tarihsel işlevi açısından daha da yıpratıcı olacaktı.
Bu “eşit işe eşit ücret” adına savunulan haklar, ortaya çıktığı kadarıyla üç noktada toplanıyor: Bir, ölen işçinin yerine yakınının alınması, iki, 15 gün işine kesintisiz gelen işçiye ve, üç, hastalık raporu almayan işçiye artı ödeme yapılması.
SARI SENDİKACILIK HASTALIĞI ÇOK İLERLEDİ
Bu maddeler, son derece çıkarcı, yozlaşmış ve asalak bir ahlakı yansıtıyor; kirlenmenin, çürümenin, sendikal rekabet duygusunun nerelere vardığını gözler önüne seriyor. Ayrıca işçinin onuruna da saygısızlık. İşçinin emeğinin hak ve hukuku, toplumda imtiyazlı bir konum elde etmenin değil, toplumu ileriye taşımanın kaldıracıdır.
Belediye deyince ülkemizde kamuoyunda gelenekselleşmiş malum algılardan biri, bankamatik çalışanın ve kayırmacılığın deposu olarak anlaşılmasıdır. Acaba zamanın belediye başkanı üstelik de seçim arifesinde karşısındaki sarı sendikanın toplu pazarlık ve grev kozuna boyun eğip, alınteri namusuna hiç yakışmayan maddeleri imzalamak durumunda kalmış olabilir mi?
Hani denebilir ki, böyle asalak çalışan varsa iş akitlerini fesih yoluna gidebilirdi ama onayladığımdan değil, bu defa da “işçi kıyımı yapılıyor” türünden manipülasyonlardan çekinmiş olabilir mi? Sonuçta, her neyse, bu emeğin mücadele değerlerini kötüye kullanmış maddelere dayanılarak “eşit işe eşit ücret”te diretmek, bir o kadar emek ahlakına aykırı ve yanlışı yanlışla düzeltmekte ısrar olacaktı. Soylu davranış, gaflet ve delalet ürünü saysak dahi sınıf öğretisi adına utandıran bu yanlıştan dönmekti.
Belediyenin muhalif siyasi kimliği nedeniyle hizmet yürütme koşullarının bilinçli olarak ve merkezden ağırlaştırıldığı, engellendiği dikkate alınmadan grev silahının gücünden çözüm ummak hakça değildi.
Belediye, ne klasik bir devlet kurumu, ne de tipik bir özel işyeri. Halkın tam boy içinde olduğu bir kurum. Halkın seçmen sıfatıyla belirlediği seçimli organlar eliyle yönetiliyor, gelirleri büyük oranda halkın vergisi ve merkezi bütçeden alınan pay ile karşılanıyor ve kâr amacı olmadan sunulan kamusal nitelikli her hizmetin de muhatabı yine aynı halk. Belediyenin emeğin hakkını teslim etmesi kadar, hizmetlerin aksamasını önleyici adımlar atması, ayrıca merkezi iktidarın saldırı ve hukuksuzluklarına cephe alması beklenir.
Dolayısıyla halkta kendi kendine, kendi topuğuna ateş etme hissiyatının doğması doğal karşılanmalı.
Acaba örgütlü sosyalist, devrimci solumuzun taleplerine toz kondurmadığı işçilerimiz arasında ve sendikalarında kaç üyesi var? Bu, şunun için önemli: Neden sendikalar ve kitle örgütlerimiz güçlenmiyor? Solumuz sendikal yapı ve anlayışı kökten sorgulamalı, hatta çoktandır müdahale etmiş olmalıydı.
İzmir grevinde net ücret sendikacılığının, ekonomizmin, başka bir deyişle sarı sendikacılık hastalığının oldukça ilerlediği ortaya çıkmıştır.
SORULAR: Osman Çutsay