Özgür “Özal” ve Ekrem İmamoğlu’nun “Ecevit Oyunu”
Şeytan azapta gerek. Nasıl mı?
Türkiye ve çevresi, aslında tüm Avrupa, zangır zangır titriyor. Toplumsal ve askeri altüst oluşlar yaşanıyor: Avrupa’da ve Türkiye’nin komşularında resmen savaş var, ekonomiler dikiş tutmuyor, en sanayileşmiş ülkelerde bir sanayisizleşme kapanı işliyor. Almanya başta olmak üzere, resesyon resmen merkezdeki birçok ülkeyi esir almış durumda.
Bu kadar değil…
Slovakya ve ABD’de en üst düzeyde siyasi suikastlar art arda yaşanıyor. Macaristan, AB’nin bölünmüşlüğünü ilan ediyor. Rusya’ya iç savaş ihraç etmeye çalışan Batı Avrupa ve ABD’den bile iç savaş sinyalleri gelmeye başlıyor. Filistin’de dünyanın gözü önünde bir halk çoluk-çocuk katlediliyor. Batı dünyası bu korkunç katliamı seyretmenin ötesinde, destekliyor.
Bir büyük krizin pençesindeki Türkiye’de neler yaşanabileceğini ise artık kimse bilmiyor. Ama bu hengâmeden iktidar çıkarmaya çalışan, AKP rejimine son verebileceğini sanan AKP karşıtı fakat AKP döküntüsü yeni sağcılar var.
Sağcılar?
Öyle: Kendilerini “soldaymış gibi” gösteren, toplumdan sol adına el almaya çalışan, ama yeri geldiğinde hep “Ne sağı, ne solu? Bu ayrım geçen yüzyılda kaldı!” diye şikâyet edenler bunlar.
Rusya ile Almanya arasındaki en büyük siyasi ve kültürel birim olan Türkiye, cumhuriyet kazanımlarını gömmüş, laikliği çöpe atmıştır; sanayileşme sandığı bir depo-ticaret kapitalizmi içinde debeleniyor: Yalçın Küçük’ün tarihsel betimlemesiyle TİT (turizm-inşaat-tekstil) katliamcı sektörleri üzerinden, kimilerine göre sayısı belirsiz milyonlarca mülteci ile birlikte sayıldığında 90 milyona yaklaşan bir nüfusun temel gelir kaynaklarını kurutmuş dinci bir iktidar son günlerini yaşıyor.
Fakat düzen muhalefeti, CHP üst yönetimi ve bazı akrabaları, nedense şu anda iktidar istemiyor. Misal: Erken seçimden öcü gibi kaçıyorlar.
Krizin faturasının üzerlerinde kalacağını biliyorlar da ondan mı?
Belki.
Kriz her geçen gün daha da derinleşiyor, ancak kısa vadede, yani yarın, iktidarın bir sınıftan (sermaye) bir başka sınıfın (işçi sınıfı) eline geçeceğini ileri süren yok. Bu, sadece teorik ve nesnel olarak mümkün. Fakat an itibariyle, pratikte iktidara talip olacak güçte ve kitlesellikte bir işçi sınıfı hareketi olmadığını söylemek, hiçbir anlam taşımıyor. Çünkü öbür gün ne olacağını kimse söyleyemez. Sosyal mücadeleler tarihi, bir hafta içinde her şeyin değişebileceğini gösteren örneklerle dolu. Sonuçta kriz, herkesin üzerinde anlaştığı derinlikte ve giderek daha da derinleşiyor. O halde iktidar her an el değiştirebilir.
Egemen sınıf içinde de bir iktidar değişimi mümkün. Kriz var madem, yöneten sınıfın, büyük sermayenin içinde görüş ayrılıkları, dolayısıyla farklı iktidar arayışları da olur.
İyi de, “yeni” CHP yönetimi, tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu dönemindeki gibi, dişe dokunur herhangi bir hamlede bulunmuyor. Yani iktidar mı istemiyor?
İstiyorlar, ama hemen değil.
ESKİ BİR REÇETEYİ ISITACAKLAR
Seçimden kaçtıklarına göre bir yanları garantici. Sandıktan iktidar olarak çıkmak istiyorlar. Fakat enkazın üzerlerine yıkılacağının da bilincindeler. Kendilerinden hesap sorulmaması için bir tilkilik düşündükleri anlaşılıyor: Daha büyük bir tahribatın ardından iktidara gelme hesabı içindeler. Öyle görünüyor. Ekrem İmamoğlu ile Özgür “Özal” arasındaki iktidar paylaşımı nasıl olur bilemeyiz, ama ikisinin de bilmeden ortak oldukları eski bir senaryo var.
Bu iki Ecevitçi, ki her ikisi de en az Ecevit kadar işçi sınıfının siyasi iktidara el koymasına karşı bir mücadele vermektedir, tahribatın derinleşmesinden çok da mustarip değiller. Kafalarındaki reçeteye bakınca, Ecevit’in siyasi reenkarnasyonuyla yüz yüze olduğumuzu söyleyebiliriz.
Şöyle: Bülent Ecevit, ağaçların bile sola evrildiği yıllarda, halk muhalefetinin yükseldiği 70’lerin sonunda kirli bir hesap içindeydi. Bugünden bakıldığında, tabloya böyle bir “Ecevitçi senaryo” yakıştırabiliriz. Bir türlü istediği hükümeti kuramayan Ecevit, ipleri elinden kaçırmaya başlayınca, Türkiye’deki krizin bir kısa süreli cunta iktidarıyla temizlenebileceğini, ancak krizin yine de derinleşmeye devam edeceğini, halkın da sonunda cuntayı kovup kendisine iktidar bahşedeceğini düşünüyordu.
Yunanistan’dan gördüğü buydu.
“Bir cuntanın ardından demokrasi getirecek kahraman” hesaplarıydı bunlar. Bu kahraman, Ecevit’ti: Belki heykelinin meydanlara dikilebileceği zehabına da kapılmıştı. Bir vesveseydi bu, ama Ecevit’in çevresine topladıklarına ve yıkıcı siyasetine bakılırsa, böyle hesaplar yaptığını iddia etme hakkımız var. Antikomünist histerinin kucağında neden düşünemesin ki?
İşte aynı antikomünist histerinin nevzuhur militanları Özgür “Özal” ve Ekrem İmamoğlu, sürekli birbirlerinin ayaklarına basarak tam da bu çözüme yeniden yatırım yapıyorlar. Ancak bir cunta beklemiyorlar. Mevcut iktidara cunta gözüyle bakıyorlar.
Bunun Türkiye için çok acı sonuçları olacak.
Bir: Yoksulluk iyice yaygınlaşacak. Yoksullar daha da yoksullaşacak.
İki: Sermaye içi iktidar devrinde artık hiçbir kesimin elinde bir çözüm bulunmadığı, genel kabul görecek. Ülkenin yerle bir olacağı kesinleşecek. Fakat…
Üç: Fakat Türkiye’nin kurtuluşu için elde tek bir reçete bulunduğu, bu reçetenin üzerinde sosyalizm ve merkezi planlama yazdığı, dolayısıyla burada halk için eşitlikçi bir düzen kurmaya talip olanların hem düşüncede hem de eylemde radikal bir silkiniş kimliğiyle sahne alması gerektiği anlaşılacak. Bu, bizim sosyal mücadele tarihimizde bir araya gelmeyen iki yakadır, malum. Düşüncede radikal olanlar eylemde uşaklığı, eylemde radikal olanlar da düşüncede uşaklığı, daha doğrusu “tatlı su demokratizmini” tercih ediyorlar.
Hemen mi değişir iktidar?
Değil. Ama şeytan azapta gerek ve bu, siyasetin bir başka tanımıdır. Azap, üzerinden geçeceğimiz bir köprüdür ve aynı zamanda hepimizi kesen bir doğru çizgidir. Yarın değil, ama öbür gün ne olacağını kimse bilmiyor. Ortalıkta Ecevit’ten mülhem bir tuhaf reçete dolanıyor.