Gestell’in gölgesinde bir sol: Antikomünist Marksistlerin Heidegger hayranlığı
ÖZCAN BUZE
I. SORUN VE AMAÇ
Bu makale bir semptomu teşhis etmek için yazılmıştır. Bu semptom, Marksist kavramları benimseyen ama sınıf siyasetini, devrimci partiyi ve iktidar mücadelesini reddeden entelektüel çevrelerin Martin Heidegger’e duydukları hayranlıktır. Bu hayranlık rastlantısal değildir; teorik bir ihtiyacı karşılar. İhtiyacın kaynağı, antikomünist solun kendi içsel çıkmazıdır.
Türkiye’de bu çevreler tanıdıktır. Frankfurt Okulu onların kutsal metnidir, Adorno alıntıları kimlik parolasıdır, “eleştirel teori” ise akademinin fildişi kulesinde üretilen steril bir entelektüel egzersize dönüşmüştür. Fabrika zemininden, sınıf mücadelesinden, örgütten bihaber olan bu çevreler, Heidegger’de kendilerine biçilmiş bir kaftan bulmuşlardır. Bu kaftan, kapitalizmi adlandırmadan teknik tahakkümü suçlamayı, özne tanımlamadan eleştiri yapmayı, pratikle hesaplaşmadan düşünce üretmeyi mümkün kılan bir dildir. Bu dilin başarısı, salt felsefi değil, aynı zamanda ve esas olarak siyasidir; zira sistemi tehdit etmeden “muhalif” kalmanın mükemmel bir formülünü sunar.
Bu makalenin iddiası nettir. Heidegger gibi tartışmalı bir ismin bu amaçla kullanıma sokulması, hem felsefi bir sahtekârlıktır hem de siyasi bir teslimiyetin örtüsüdür.
II. MARKSİST BİR YÖNTEM NOTU
Şunu baştan belirtmek gerekir: Bu makale ne Heidegger’i ne de Frankfurt Okulu’nu toptan çöpe atmak için yazılmıştır. Marksizm’in entelektüel tarihi, düşmanlarından bile öğrenme tarihidir. Marx, Ricardo’yu çöpe atmadı; onu içeriden eleştirerek aştı. Hegel’i reddetmedi; diyalektiği söküp aldı, geriye kalan kabuğu terk etti. Ütopik sosyalistleri küçümsemedi; öfkelerini devraldı, hayalperestliklerini bıraktı. Eleştirilen her düşünce sisteminin içinde kullanılabilir herhangi bir şey varsa, onu dikkatle incelemek, geliştirmek ve eleştirel olarak aşmak Marksizm’in epistemolojik tavrının özüdür.
Bu tavır, Frankfurt Okulu’na da uygulanacaktır. Adorno’nun düşüncesi ciddi eleştiriyi hak eder. Pratikten kopuşu, tarihsel özneyi buharlaştırma eğilimi, işçi sınıfına duyulan örtük entelektüel küçümseme bunların başında gelir. Ama Adorno’nun Heidegger okuması, el altında tutulabilecek bir alettir. Biz onu Adorno’ya rağmen, Adorno’dan alırız. Bu, teslimiyetin değil, yöntemin ta kendisidir.
III. GESTELL: GERÇEK BİR KAVRAM, SAKAT BİR ZEMİN
Heidegger’in Gestell kavramını küçümsemek entelektüel bir hata olur. Türkçeye önce “çerçeveleme”, sonra “konumlandırma” olarak aktarılan — özünde ise “belli bir bağlam içine yerleştirme” anlamını taşıyan — bu kavram, Die Frage nach der Technik (1954) adlı metninde gerçek bir kesinlikle çalışır. Gestell, modern tekniğin özünü yalnızca araçlar bütünü olarak değil, varlığın tümünü Bestand olarak —yani hazır-kullanılır stok, işlenebilir kaynak olarak— açığa çıkaran bir tahakküm düzeneği olarak tanımlar. Ren Nehri artık bir nehir değil, hidroelektrik santralin su sağlayıcısıdır. İnsan dahil herşey hesaplanabilir ve sömürülebilir bir kaynağa indirgenir. Bu gözlemin belirli bir doğruluğu vardır; görmezden gelinemez.
Ne var ki, Marksist çerçevede bu sorunun çoktan verilmiş bir yanıtı mevcuttur. Bu yanıt Lukács’ın Verdinglichung, yani cisimleşme —tecessüm— kavramıdır. (Bu kavramı “şeyleşme” olarak çevirmek onun ontolojik ağırlığını taşımaz.) İnsanın kendi emeğiyle yarattığı toplumsal ilişkilerin, onun karşısına kaskatı, yabancı ve değiştirilemez bir nesne olarak dikilmesi, cisimleşmesidir bu. O zaman eğer hazır kavramı varsa neden Gestell’e de yer açıyoruz? Çünkü ikisi farklı düzlemlerde çalışır. Cisimleşme neden sorusunu yanıtlar: Üretim ilişkileri, meta fetişizmi, sınıfsal sömürü. Gestell ise nasıl göründüğü sorusunu yanıtlar. Modern tekniğin her şeyi işlenebilir kaynağa dönüştüren zihinsel ve pratik çerçevesini tarif eder. Lukács zemini açıklar, Heidegger yüzeyi tarif eder. Gestell’e faili yükleyerek cisimleşmenin zeminine oturttuğumuzda gerçekten yeni bir bakış elde ederiz. Heidegger’in görmediği şeyi Heidegger’e rağmen görmek: Bu Marksist yöntemin ta kendisidir.
Zira Heidegger, Gestell’i ele alırken kapitalizmin adını ağzına almaz, almak istemez. Üretim ilişkileri, artı-değer sömürüsü, sınıfsal çıkar… Bunların hiçbiri Heidegger’in gündeminde yer tutmaz. Teknik tahakküm tarihsizleştirilir ve sınıfsızlaştırılır. Eleştiri böylece yapısal bir zemine basmaktan vazgeçer; “Varlık’ın unutuluşu” adlı mistik bir dramın içinde erir gider. Geriye failsiz bir suç, sorumlusu olmayan bir yıkım, öznesi olmayan bir tarih kalır. Egemen düzenin en çok sevdiği eleştiri biçimi tam da budur.
IV. ADORNO’NUN ALETİ
Adorno, Heidegger’in neden cazip göründüğünü anlar; bu anlayış onun değerli yanıdır. Negatif Diyalektik’te (1966) Heidegger’in “Varlık’ın unutuluşu” üzerine kurulu ontolojisinin, somut tarihsel çelişkileri kökensel bir varoluş dramasına dönüştürdüğünü ve böylece ideolojik bir işlev gördüğünü ortaya koyar. Jargon der Eigentlichkeit’te (1964, Sahicilik Jargonu) ise bir adım daha ileri gider. Heidegger’in dili başlı başına bir ideolojidir. Özgünlük, kaygı, kökensellik, yurt vb. sözcükleri felsefi içerikle donatılmış izlenimi verir; gerçekte ise küçük burjuva varoluş sıkıntısının ontolojik kılığa büründürülmesidir. Sıkıntı, tarihsel bir faile bağlanmak yerine yazgıya dönüştürüldüğünde, siyasi açıdan etkisizleşir, hatta tehlikeli bir hal alır.
Adorno’nun bu çözümlemesini alıyoruz. Ama bunu yaparken şunu da söylüyoruz: Frankfurt Okulu’nun tarihsel özneyi buharlaştırması, negatif diyalektiğin pratiksizliği ve işçi sınıfına duyulan örtük küçümseme, Adorno’yu aklamaz. Adorno’yu Heidegger’e karşı kullanmak, Adorno’ya teslim olmak değildir. Bu, Marksist yöntemin kendisidir: Eleştirilen sistemin içindeki keskin aleti söküp almak, ama sistemi bütünüyle yutmadan…
Türkiye’de bunu söylemek ikili bir riskle gelir. Bağnaz Troçkistler “Adornocu burjuva entelektüeli” der; Frankfurt hayranları ise “Adorno’yu araçsallaştırdın” der. Her iki eleştiri de dogmatizmin farklı yüzleridir. Biri kutsal metnini Geçiş Programı’nda, diğeri Negatif Diyalektik’te saklar; ikisi de eleştiriyi dışarıdan değil içeriden tasfiye eder. Marksist yöntem ise ne teslimiyete ne de eleştirilmezliğe yer tanır. Düşünür, kullanılabilecek kadarını alır; kalanı, eleştirel bir kayıt düşerek bırakır.
V. ANTİKOMÜNİST MARKSİSTİN HEİDEGGER’E İHTİYACI
Antikomünist solun Heidegger hayranlığı yapısal bir ihtiyacı karşılar. Sınıf analizi terk edilmiş, parti siyaseti küçümsenmiş, devrim pratiği “totalitarizm”le özdeşleştirilmiştir. Bu tasfiyenin ardından geriye sadece eleştiri kalır; ama öznesi olmayan, pratiksiz bir eleştiri… Gestell tam bu boşluğa yerleşir; üretim ilişkilerini atlamayı, görmezden gelmeyi, yok saymayı mümkün kılar. Sınıf mücadelesinin yerine Seinsgeschichte’yi (Varlık’ın tarihsel kaderini), devrimci öznenin yerine “sahici varoluşa çağrı”yı geçirir. Eleştiri sürer; ama artık hiçbir şeyi tehdit etmez.
Burada belirtilmesi gereken başka bir boyut daha var. Bu teorik tercih, siyasi açıdan belirsizliğin ötesinde, işlevsel açıdan egemen düzeni koruma amaçlıdır. Kapitalizmi adıyla ifade etmekten kaçınan bir eleştiri, kapitalizmi aşmaya yönelemez. Faili gizleyen bir tahakküm teorisi, mücadeleye değil uzlaşmaya hizmet eder. “Teknik tahakküm” kavramını sınıfsal bağlamından kopardığınızda geriye ne kalır? Belirsiz bir kötümserlik, yönsüz bir öfke ve sonunda bir tür felç. Heidegger’in bu sonuçla yüzleşmemiş olması, ideolojik konumlanışı itibarıyla anlaşılabilir; onu bugün siyasi enstrüman olarak kullananlar için ise aynı şey söylenemez.
Metropollerin akademik konforunda üretilen bu teoriler, bizim gibi ülkelerde komprador aydınlar aracılığıyla yerel şubeler açar. İçinde bulunulan toplumun maddi koşullarından, üretim ilişkilerinden ve tarihsel gerçekliğinden tamamen kopuk bir entelektüel meşgale olarak varlığını sürdürür. Bu çevrelerin Heidegger hayranlığı, özünde bir konum alıştır. Amaç, radikal görünmek ama güvende kalmak; eleştirmek ama iktidarı rahatsız etmemek; Marksist dili konuşmak ama onun siyasi sonuçlarından kaçınmaktır.
Bu, siyasetsiz eleştirinin felsefesidir; eleştirdiği tahakkümün içinde güvenle barınır.
VI. SONUÇ
Gestell gerçek bir kavramdır. Teknik tahakkümün sorunsallaştırılması meşru ve gereklidir. Adorno’nun Heidegger okuması kullanılabilir bir alettir. Bunların hiçbirini çöpe atmıyoruz.
Ama şunu söylüyoruz: Bu kavramları üretim ilişkilerinden, sınıfsal çelişkiden ve tarihsel özneden bağımsız kullanmak, eleştiriyi etkisizleştirmektir. Heidegger’in dili teknik tahakkümü gösterir, ama faili gizler. Frankfurt Okulu’nun belirli damarı yabancılaşmayı teşhis eder, ama dönüştürme iddiasından vazgeçer. Antikomünist Marksist bu iki geleneği harmanlayarak kendine bir entelektüel konfor alanı inşa eder; bu alan sayesinde tam da eleştirdiği düzenin içinde rahatça var olur.
Marksist tavır nettir. Eleştiri, pratiğe bağlı olmak zorundadır. Teşhis, özne üretmek zorundadır. Herhangi bir düşünürden alınan her alet, o düşünürü eleştirel olarak aşarak kullanılmak zorundadır.
Asıl tehlike Varlık’ın unutuluşu değildir. Sermayenin, üretim ve mülkiyet ilişkilerinin, sınıf mücadelesinin unutulmasıdır. İşte buna karşı uyanık olmalıyız.