Çölleşmiş sanat dünyamızda yeni bir rezalet: Eurovision “şeyi”
CEMİL FUAT HENDEK
Eurovision Şarkı Yarışması önceki gün sonlandı. Müzik dünyasında bir yeni rezalete imza atarak…
Bence birinci rezalet, yarışmaya katılan “gürültülerin” melodisizliği ve ritim bozukluğunu abartılı koreografi ve sahne oyunlarıyla telafi etmekten ibaret gösterilerin yerlerde sürünen müzik kalitesiydi.
Karşımızdaki şamata son onyıllarda Batı dünyasında yaratıcı düşünce ve eylemdeki kısırlaşmanın tipik bir örneğiydi. Bu kısırlığa, her türlü fantezi ve yaratıcılıktan yoksunluğa, geçmişteki gericilik ve karşı-devrim çağlarında sanat ve edebiyatta sıklıkla saptanan suskunluğun bir çağdaş örneği olarak bakabiliriz.
İkinci rezalet ise, organizatörlerin soykırımcı İsrail devletini temsilen gelen gruba kucak açmasıyla başlamıştı. Hiç utanmaksızın beş ülkeden, İspanya, İrlanda, İzlanda, Slovenya ve Hollanda’dan vazgeçerek katil bir devletin temsilcilerine sahne verdiler. Böylesi bir utanmazlıkla başlayan yarışma son oylamada hiç kimsenin aklında şüphe bırakmayan bir manipülasyonla da sonlandı. Jürinin, Bulgar müzik grubunu “kötülerin en iyisi” olarak seçmesi kanımca haksız değildi. Ardından gelen oylamanın katil İsrail’i temsil eden grubu sanki mancınıkla tepeye fırlatması herkesi şaşırttı. Bu sözümona “halk oylaması”, bu yarışmanın amacının müzikten tamamen uzaklaşarak, geniş çaplı bir siyasi manipülasyona dönüştürüldüğünü bir kez daha kanıtlamış oldu.
Bu arada Almanların da en yüksek puanı İsrail’e vermiş olmasının ardında, tarihsel utancın değil, günümüzdeki emperyal hesapların yattığı bilinmeli.
BUNLAR YENİ DEĞİL, AMA…
Bu tür siyasi/milliyetçi kampanyalar yeni değil. Bundan yıllarca önce en yüksek oyları Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’a, G. Kıbrıs’ın da Yunanistan’a verdiğini saptıyorduk. Bunu İskandinav ülkelerinin 12 puanları kendi aralarında paylaşması izledi. Bazıları kampanyavari bu tür yaklaşımları “kültürel yakınlıklar dolayısıyla benzer müzik beğenileri” vb. açıklamalarla geçiştiyordu. Ne var ki, böylesi formülasyonlar örneğin Türkiye’nin birinci olduğu yıl Avrupa’daki göçmen işçilerimizin büyük bir heyecanla cep telefonlarına sarılmasını, dahası, Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa sınırlarına yakın bulunanların otomobillerine atlayıp, sınır ötesine geçerek oy hakkını iki kez kullanma uyanıklığını açıklamaya yetemezdi.
Ukrayna’nın üç kez birinci olduğunu anımsayalım. İlki, ABD ve Alman emperyalistlerinin Ukrayna’yı kaşımaya başladıklarında, 2004’teydi. O yıl Ukrayna turuncuya boyanmamış mıydı? Ardından, Ukraynalı Nazi kalıntılarının Donbas’da katliamlar yaptığı, Kırım halkının referandumla Rusya Federasyonu’na katılma kararı alışını tanımadığı 2016’da ne oldu? Yine Ukrayna grubu kazanıverdi. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’nın ateşlerinin yükseldiği Nazilerin soykırımının zirve yaptığı bir yıldan anımsanacak başka şey yokmuş gibi, Kırım Tatarlarının topluca sürgün edilmesini protesto eden bir şarkıyla. Şarkının adı da “1944” idi. (Kırım Tatarlarının Ekim Devrimi sonrası iç savaş sırasında en vahşi katliamlara imza attıklarını, İkinci Dünya Savaşı sırasında da Nazilerle işbirliğine girdiklerini anımsatıp, geçelim.)
Bu da yetmedi.
Yetemezdi. Çünkü Avrupa’nın ortasına uzun vadeli bir vekalet savaşı yerleştirilmekte, belki de dünya çapında yeni bir savaşı alevlendirecek çıra yakılmaktaydı. Sürekli provokasyonlar nihayet sonuç verdi, Rusya Ukrayna’ya karşı bir askeri operasyon başlattı. Yıl? 2022! Yine acil bir gereksinimin doğduğu an gelip çatmıştı. Ukrayna için sempati propagandası yapmanın tam da zamanıydı. Sürprize yer yoktu. “Stefania”, agresif salvoların, boynu bükük yalvarışlara karıştığı, varoş kültürünün tipik fakat pek sıradan bir rap örneği kazanıverdi!
TEK ÖRNEK DE DEĞİL
Eurovision tek örnek değil. Bu tür manipülasyonlar faşist eğilimlerin siyaset salonlarının kulislerine, parlamentolara yerleşmesine paralel olarak ortaya çıkmakta olan dikta eğilimlerinin sanat ve bilim alanındaki yansımalarıdır.
Kurallar ve kıstaslar mı? Ne gam ama! Her dönemin gereksinimlerine göre yeni baştan yazılıverir. Azerbaycan ve İsrail’in Avrupa yarışmasında ne işi var diye soramazsınız. “Avrupa bir coğrafya değil, ortak değerlerin birleştirdiği bir kültür evrenidir“… Derken efendim o sınır yarılıp, dünyanın öte tarafında bir başka kıtayı, Avustralya’yı da içine alıverir. “Eh, onlar da falanca radyo yayın birliğinin üyesidir.” Şaşırmıyoruz, her durumda karşımıza bir argüman gelecektir. Sermaye, Sosyalist Sistem çözüldükten, işçi sınıfı siyaset sahnesinde görünmez olduğundan bu yana, demokrasinin kısıtlarını çekmek zorunda olmadığının bilincinde. O nedenle ne kural tanıyor, ne kıstas biliyor. (Sahte demokrasi şampiyonu ABD’nin başkanı bile, “Benim ahlakım yok” demeye gelecek laflar etmekten çekinmiyor.) Nasıl işine gelirse: “Çevir kazı yanmasın!“ Yersen…
Bir kez daha: Bilim ne? Sanat ne? Asıl tasa evrensel çapta siyasi, ideolojik manipülasyon. Bu iddiamı kabullenmeyenler NOBEL’e ve film yarışmalarının sonuçlarına bakarak incelemelerine başlayabilirler…
FOTO: https://www.eurovision.com