May 15, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji
Manşet Tüm Yazılar

Minör siyaset, majör boyunduruk: “Merkezsizlik” yanılgısı üzerine

Minör siyaset, majör boyunduruk: “Merkezsizlik” yanılgısı üzerine

ÖZCAN BUZE

I. Giriş: Bir Yanılsamanın Anatomisi

Son yıllarda “minör siyaset” kavramı sol çevrelerde giderek daha fazla yankı buluyor. Merkezsiz, lidersiz, yatay örgütlenme modelleri; rizomatik direniş biçimleri; partisiz, programsız ama enerjik hareketler — bunlar artık pek çok çevrede devrimci siyasetin yeni formu olarak sunuluyor.

Bu yazının tezi basit ve nettir: Merkezsizlik bir özgürleşme stratejisi değil, bir teslimiyettir. Minör siyaset, majör iktidar yapılarına karşı gerçek bir tehdit oluşturmak bir yana, o yapıların varlığını ve meşruiyetini pekiştiren bir işlev görür. Daha da ileri gidersek: Merkezsizlik, tarihsel pratikte, en büyük merkezin — emperyalizmin — hâkimiyetinin güçlenmesiyle sonuçlanmıştır.

Bu iddiayı somutlaştırmak için üç alana bakacağız: Teoriye, teknolojiye ve siyasi pratiğe. Deleuze ve Guattari’nin “köksap” kavramı teorik çerçeveyi, “blockchain” teknolojisi teknolojik yanılsamayı, Gezi Direnişi ve Arap Baharı ise siyasi pratiğin acı derslerini temsil ediyor.

Sonunda şu soruyu sormak zorundayız: Lenin 1902’de “Ne Yapmalı?” diye sordu ve cevapladı. O cevap eskidi mi? 2026’da bu soruyu yeniden sormak bir zorunluluktur.

II. Postyapısalcı Kaynak: Bir Yenilginin Felsefesi

Deleuze ve Guattari’nin düşüncesini anlamak için önce onu doğuran tarihsel momenti anlamak gerekir. Bu filozoflar bir zafer atmosferinde değil, bir yenilginin gölgesinde yazdılar. 1968 sonrasının Fransa’sı: Devrimci dalga kırıldı, işçi hareketi parlamenter kanallara çekildi, Fransız Komünist Partisi sisteme entegre oldu… O momentte “parti”, “merkez”, “program” gibi kavramlar sol için ağır bir hayal kırıklığı taşıyordu; çünkü bu yapılar devrimi gerçekleştirememişti. Deleuze ve Guattari bu yenilgiden bir felsefe ürettiler.

KAFKA: MİNÖR EDEBİYAT İÇİN

1975’te yayımlanan Kafka: Minör Edebiyat İçin, bu felsefi projenin ilk büyük adımı oldu. Deleuze ve Guattari burada “minör edebiyat” kavramını Franz Kafka’nın eserleri üzerinden geliştirdiler.

Kafka’nın durumu özgündür: Prag’da yaşayan bir Yahudi olarak Almanca yazıyordu. Bu dil onda ne tam bir aidiyet ne de tam bir yabancılık duygusu uyandırıyordu. Çek topraklarında, Yahudi azınlıǧın bir mensubu olarak, egemen Alman kültürünün dilini kullanıyor ama o dili kendi kültürel ve toplumsal yabancılaşmasıyla yoğuruyordu. Almanca Kafka’nın elinde tanıdık ama dönüştürülmüş, egemen ama altüst edilmiş bir dil haline geliyordu.

Deleuze ve Guattari buradan minör edebiyatın üç temel özelliğini çıkardılar:

Birincisi, dilin yersiz-yurtsuzlaştırılması: Minör edebiyat egemen dili kendi bağlamından koparıp ona yeni bir anlam ve kullanım kazandırıyordu. Kuralları bozuyor, alışılmadık sözdizimleri kullanıyor, dilin normlarını sarsıyordu.

İkincisi, her şeyin politik olması: Minör edebiyatta bireysel olan doğrudan politikti. Azınlık konumundaki yazar kişisel hikayesini değil, bir topluluğun mücadelesini yazıyordu. Kafka’nın bürokrasi anatomisi kişisel bir kaygı değil, kolektif bir teşhisti.

Üçüncüsü, kolektif değer taşıması: Minör edebiyat bireysel bir yazarın ürünü olsa bile bir topluluğun ortak sesini taşıyor, yazar kendi sesi üzerinden kolektif bir bilinci dile getiriyordu.

Bu üç özellik minör edebiyatı egemen “yüksek edebiyat” anlayışından ayırır ve onu bir direniş pratiği olarak konumlandırır. Ancak — kritik nokta burasıdır — bu direniş egemen dilin sunduğu sınırlar içinde gerçekleşir. Minör, majörün dilini kullanmak zorunda olduğu sürece ondan tam anlamıyla kopamaz. Bu bağımlılık minör edebiyatın yapısal kaderidir.

Fakat dil analizi bir noktadan sonra yetersiz kalır. Egemen dili içeriden dönüştürmek, söylemi sarsmak, anlam üretimini bozmak… Bunlar önemli pratiklerdir. Ama iktidar yalnızca dilde yaşamaz. Ordular, mahkemeler, fabrikalar, bankalar, hapishaneler… Bunlar dille değil, maddi güçle işler. Deleuze ve Guattari bu sınırı gördüler. Toplumsal örgütlenmeyi kavramak için dil ötesinde, maddi ve örgütsel bir modele ihtiyaçları vardı. Onu da biyolojide buldular: Köksap.

BİN YAYLA VE KÖKSAP

1980’de yayımlanan Bin Yayla (Mille Plateaux) bu felsefi projeyi çok daha geniş bir alana taşır. Kitabın açılış bölümü rizom kavramına — Türkçede köksap olarak karşılanan bu terimin felsefi ve siyasi boyutlarına — ayrılmıştır.

Köksap önce biyolojik bir gerçekliktir. Toprak altında yatay olarak büyüyen, hem kök hem sap işlevini birlikte üstlenen özel bir bitki gövdesidir. Bambu, zencefil, nane… Bunlar köksap bitkilerdir. Merkezi bir ana kök yoktur; her düğümden yeni sürgün çıkabilir, bir yeri kesildiğinde başka bir düğümden filizlenir, yayılır, çoğalır. Büyüme tek bir yönde değil, her yönde gerçekleşir. Başı da sonu da yoktur, sadece ortası vardır ve orta sürekli genişler.

Köksapı ağaçtan ayıran tam da budur. Ağaçta her şey tek bir kökten yukarıya doğru hiyerarşik olarak yükselir: Ana kök, gövde, dallar, yapraklar… Her şey merkezden çevreye doğru düzenli bir hiyerarşi içinde uzanır. Köksapta ise merkez yoktur, yukarısı yoktur, aşağısı yoktur; sadece yatay yayılma vardır. Kesintiye uğrasa da devam eder, bastırılsa da başka bir düğümden filizlenir.

Deleuze ve Guattari bu biyolojik yapıyı toplumsal örgütlenme için bir metafora dönüştürdü. Geleneksel “ağaç” modeline — bilginin ve gücün tek bir merkezden hiyerarşik olarak yayıldığı her türlü yapıya — karşı köksapı önerdiler: Her noktanın her noktayla doğrudan bağlantı kurabildiği, merkezi otoritenin olmadığı, hiyerarşinin çözüldüğü yatay bir ağdı bu.

Bin Yayla’da köksapın altı temel ilkesi ortaya konur: Bağlantı, çeşitlilik, çokluk, kesinti dayanıklılığı, haritacılık ve izsizlik. Bu ilkelerin her biri merkezi otoritenin dağılması, gücün tabana yayılması ve hiyerarşinin ortadan kalkması anlamına gelir. En azından teoride…

Deleuze ve Guattari’nin projesi Kafka: Minör Edebiyat İçin’den Bin Yayla’ya uzanan çizgide netleşti: Edebiyattan siyasete, dilden örgütlenmeye, minör edebiyattan minör siyasete… Kafka’nın egemen dili içeriden dönüştürmesi nasıl bir direniş biçimi olmuşsa, köksap tarzındaki toplumsal örgütlenme de egemen iktidar yapılarını içeriden aşındıran bir direniş biçimi olacaktı.

Bu proje entelektüel olarak tutarlı ve felsefi olarak zengindir. Çünkü geleneksel sol örgütlenme modellerinin gerçek tıkanma noktalarına — bürokratikleşme, hiyerarşinin katılaşması, merkezin kitlelerden kopması — işaret ediyor.

Ama teşhis ile tedavi arasındaki mesafe de burada tam bir uçuruma dönüşüyor. Çünkü Deleuze ve Guattari’nin karşısına aldığı yapılar — devlet, sermaye, emperyalizm — köksapla değil, tam aksine, son derece merkezi ve son derece örgütlü yapılarla işliyor. O yapıların karşısına merkezsizlikle çıkmak, iyi niyetle söylenmiş bile olsa, teslimiyetçi bir romantizmden ibaret kalıyor.

III. Köksap ve Blockchain: Teknolojik Yanılsama

Deleuze-Guattari’nin köksap kavramı, dijital çağda somut bir teknolojik karşılık buldu: Blockchain. Merkezsiz, hiyerarşisiz, dağıtık bir ağ… Her düğüm eşit, tek bir otorite yok, şeffaf ve değiştirilemez bir hesap defteri… İşte minör siyasetin teknolojik manifestosu olarak bu örnek sunuluyor.

Ama yakından bakıldığında blockchain’in merkezsizlik iddiasının altında çok katmanlı bir majör bağımlılık yattığı görülüyor.

Teknik altyapı bağımlılığı: Blockchain ağları fiber optik kablolar, sunucular ve devasa enerji tüketimi üzerinde çalışıyor. Bu altyapıyı kim kontrol ediyor? Büyük telekomünikasyon şirketleri, enerji sağlayıcıları, devletler… Bitcoin madenciliğinin büyük bölümü birkaç dev havuzda toplanmış durumda. Merkezsizlik iddiası, merkezileşmiş bir altyapı üzerinde yükselen bir üstyapı yanılsaması olmaktan öteye gidemiyor. Köksapın kökleri majörün toprağına gömülü.

Yasal çerçeve bağımlılığı: Kripto para birimleri var olabilmek için devletlerin yasal çerçevelerine muhtaç. Yasaklandığında işlevsizleşiyor, düzenlendiğinde majör finansal sisteme entegre oluyor. El Salvador’un Bitcoin deneyimi, Çin’in kripto yasağı, Batı merkez bankalarının dijital para birimi çalışmaları… Hepsi aynı şeyi gösteriyor: Majör sistem minörü ya içine alıyor ya da eziyor.

İdeolojik soğurma: Blockchain başlangıçta bankacılık sistemine alternatif olarak doğdu. Ama artık büyük bankalar da blockchain kullanıyor. Kripto piyasasına Wall Street hakim. BlackRock Bitcoin ETF’i çıkardı. Minörün en parlak teknolojik örneği, majörün en yeni finansal enstrümanına dönüştü.

Köksapın teknolojik versiyonu da aynı kaderi paylaşıyor: Majörün altyapısına, yasal çerçevesine ve finansal gücüne muhtaç olduğu anda, majör tarafından soğuruluyor. Bin Yayla’nın köksapı Wall Street’in bahçesinde filizlendi.

IV. Gezi: Merkezsizliğin Siyasi Sınırı

Merkezsiz, lidersiz, partisiz bir hareketin enerjik ama nihayetinde yenilgiye mahkûm olduğunun en somut ve en yakın tarihsel kanıtı Gezi Direnişi’dir.

Gezi’nin sistem tellâllarınca pek övülen yanları gerçekti. Lider yoktu, kararlar genel toplantılarda alınıyordu. Forumlar, çadırlar, mahalle dayanışması yatay örgütlenme biçimleriydi. Tek bir ideoloji yoktu: Solcular, Kemalistler, liberaller, Kürtler, futbol taraftarları yan yanaydı. Sosyal medya üzerinden kendiliğinden yayıldı ve kısa sürede Türkiye’nin dört bir yanına ulaştı. Deleuze-Guattari’nin ideali gibi görünüyordu: Merkez yoktu, hiyerarşi yoktu, köksap yayılma vardı.

Ama merkezsizlik tam da bu güçlü başlangıcın ardından hareketi çökerten faktör oldu.

Karar mekanizması yoktu. Polis Taksim Meydanı’na girdiğinde “Direniyor muyuz, çekiliyor muyuz?” sorusunu cevaplayacak hiçbir organ bulunmuyordu. Her mahalle kendi başına karar verdi. Sonuç, dağınık ve koordinasyonsuz bir geri çekiliş oldu.

Müzakere gücü yoktu. Birleşik bir talepler listesi oluşturulamadı. Hükümetle masaya oturacak muhatap yoktu. Hükümet bu muhatapsızlığı fırsat bilip hareketi “bir avuç çapulcu” olarak damgaladı.

Sürekli örgütlenme yoktu. Parklar boşaltıldıktan sonra Gezi enerjisi tamamen buharlaştı. Herhangi bir parti, sendika veya kalıcı yapı üzerine inşa edilmemişti. İnsanlar evlerine döndü. İktidar açısından asayiş berkemâl oldu.

Emperyalizme karşı savunmasızdı. Hükümet “dış mihraklar” söylemini rahatça işledi. Merkezsiz yapı bunu yalanlayacak, dış müdahaleyi teşhir edecek ve uluslararası dayanışmayı örgütleyecek bir mekanizmadan yoksundu.

Sonuç ne oldu? AKP Gezi’yi bahane ederek çok daha otoriter bir çizgiye geçti. Polis yetkilerini genişletti, toplantı ve gösteri haklarını daralttı, sosyal medyaya kısıtlamalar getirdi. Neoliberal ekonomi politikaları hız kesmeden devam etti. Gezi’nin yarattığı toplumsal enerji kalıcı bir siyasi güce dönüşemeden tükendi.

Merkezsizliğin paradoksu burada kristalleşiyor: En büyük güç, en büyük merkezin elini güçlendirdi.

V. Arap Baharı: Minörden Emperyalizmin Aletine

Gezi’nin gösterdiği zafiyet — sistemi sarsamama, kalıcı bir dönüşüm yaratamama — Arap Baharı’nda çok daha tehlikeli bir boyut kazandı: Aktif araçsallaşma.

Arap Baharı’nın başlangıcında gerçek bir halk hareketi vardı. Tunus’ta, Mısır’da, Suriye’de gerçek bir yoksulluk, gerçek bir baskı, gerçek bir öfke… Milyonların spontane ve meşru isyanı…

Ama merkezsizlik, programsızlık ve örgütsüzlük bir boşluk yarattı. O boşluğa da emperyalizm girdi.

NED ve USAID Orta Doğu’nun pek çok ülkesinde “sivil toplum” ve “demokrasi” adı altında onlarca yıldır örgütlenme yürütüyordu. Bu yapılar, halk hareketinin önderlikten yoksun oluşunun yarattığı boşluğa hazır ve donanımlı biçimde yerleşti. Al Jazeera ve Batı medyası hareketlerin belirli unsurlarını öne çıkarırken diğerlerini görünmez kıldı. NATO Libya’ya doğrudan müdahale etti, Kaddafi’yi devirdi, geride istikrarsızlık ve kaos bıraktı. Suriye’de vekâlet savaşı yüz binlerin ölümüne yol açtı.

Sonuçlar ortada: Mısır’da Mübarek gitti, Sisi geldi, üstelik çok daha sistematik bir baskı aygıtıyla. Libya’da devlet çöktü, ülke parçalandı. Suriye’de insanlık dramı yaşandı, yaşanıyor. Tunus’ta kısa süren demokratik açılım tersine döndü.

Bu sonuçlar tesadüf değil, yapısal bir zorunluluktur. Merkezsiz hareket iktidarı alamaz. İktidarı alamayan hareket bir boşluk bırakır. O boşluğu da en örgütlü, en donanımlı, en hazırlıklı güç doldurur. 2011’de Orta Doğu’da o güç emperyalizmdi.

Minör siyaset burada sadece etkisiz kalmış olmadı; emperyalizmin rejim değiştirme manivelasına dönüştü. Bu, minör siyasetin teorik zafiyetinin pratik bedelidir.

VI. Lenin’in Sorusu: 2026’da Ne Yapmalı?

1902’de Lenin şu soruyu sordu: Ne yapmalı?

Cevabını da verdi: Kendiliğinden hareket yeterli değildir. İşçi sınıfı kendi başına ancak sendikalist bir bilince ulaşabilir, yani olsa olsa mevcut sistem içinde daha iyi koşullar talep eder. Devrimci bilinç işçi sınıfına örgütlü bir önderlik tarafından taşınmalıdır. Geniş, gevşek, herkese açık olmayan, disiplinli, programlı, profesyonel devrimcilerden oluşan bir yapıyla…

Bu cevap eskidi mi?

Yüz yirmi dört yıl sonra, 2026’da bu soruyu yeniden sormak bir zorunluluktur. Çünkü tarihsel pratik, defalarca ve acı biçimde, aynı dersi verdi: Merkezsizlik, örgütsüzlük önderliksizlik yenilgidir.

Değişmeyen: Sermaye örgütlüdür. Emperyalizm örgütlüdür. Pentagon, IMF, NATO, çok uluslu şirketler… Bunlar son derece hiyerarşik, son derece merkezi, son derece örgütlü yapılardır. Silahlı kuvvetleri var, istihbarat ağları var, uluslararası anlaşmalarla örülmüş hukuki çerçeveleri var, sınırsız finansal kaynakları var. Bu yapıların karşısına örgütsüz, programsız, merkezsiz bir hareketle çıkmak yenilgiyi önceden kabul etmektir. Gezi bunu gösterdi. Arap Baharı bunu gösterdi. Occupy hareketi bunu gösterdi.

Değişen: İletişim teknolojileri, gözetim kapasitesi, sermayenin küresel örgütlenmesi, sınıfın yapısındaki dönüşüm… Bunlar 1902’den farklı koşullar. 21. yüzyılın devrimci örgütü, Lenin’in örgütünün birebir kopyası olamaz ve olmamalıdır.

Ama özde değişmeyen şu: Teknoloji sınıfsal ilişkileri tek başına deǧiştirmez. Kimin mülkiyetindeyse ona hizmet eder. O halde majörün karşısına majörle çıkmak gerekir. Örgütle, programla, disiplinle, iktidar perspektifiyle, demokratik merkeziyetçilikle. Minör meselelerle uğraşmanın sonu yoktur. Her kazanım yeniden kuşatılır, her direniş yeniden soğurulur. Majör yapıyla aynı platformda, ona karşı, onu yenmeyi hedefleyen bir yapılanmayla çıkmak gerekir.

Minör siyaset bu perspektiften yoksundur. Bu yoksunluk ise bir tercih değil, bir teslimiyettir.

VII. Sonuç: Güvenli Muhalefetten Devrimci Siyasete

Minör siyaset sisteme tehdit oluşturmuyor, sistem minör siyaseti seviyor.

Neden?

Çünkü merkezi bir önderlik olmadığında ne bastırılacak ne de müzakere edilecek ve gerekirse satın alınacak bir liderlik yoktur. Hareket başarı yoluna giremeden kendiliğinden dağılır. Çünkü ortak bir program olmadığında iktidar perspektifi oluşmaz.  “Herkesin talebi geçerli” derken “iktidarı kim alacak, nasıl alacak, nasıl koruyacak” sorusu yanıtsız kalır. Çünkü muhalefet enerjisi sistemi sarsmadan kendini tüketir. İnsanlar bir şeyler yaptıklarını hisseder ama sistem yerinde durur. Çünkü sistem “Bakın muhalefet var, demokrasi işliyor” der, merkezsiz hareketler sistemin demokrasi vitrininin parçası haline gelir.

En tehlikeli boyutu ise şudur: Merkezsiz hareket iktidarı alamadığında bıraktığı boşluğu emperyalizm doldurur. Minör siyaset pasif zararsızlıktan aktif araçsallaştırılmaya her an geçebilir. Arap Baharı bunun kanıtıdır.

Minör siyaset majör boyunduruktur.

Çözüm romantik bir nostalji değil, tarihin verdiği derstir: Örgütlü, programlı, disiplinli, demokratik merkeziyetçi bir yapı… Majörün karşısına majörle çıkmak… Minör meselelerle uğraşmanın bir sonu yoktur; asıl mesele majör yapıyla aynı platformda, ona karşı, onu yenmeyi hedefleyen bir yapılanma kurmaktır.

1902’de sorulan soruyu 2026’da yeniden sormak ve bu kez tarihten öğrenmiş olarak cevaplamak — başka yol yoktur.

Emperyalizm varken merkezsiz sosyalizm bir safsatadır.

GÖRSEL: ÖMER YAPRAKKIRAN

About Author

admin

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir