Marksist bir eleştiri: Ezelî ve ebedî burjuvazi
ÖZCAN BUZE
Güçlü Uzun-Vadeciliğe Marksist Bir Eleştiri
Bize bir masal anlatılır. Eskiden iki tür insan varmış. Bir kesim çok çalışmış, biriktirmiş, geleceği düşünmüş. Diğerleri ise elindekini har vurup harman savurmuş, yarını hiç hesaplamamış. Zamanla birinciler her şeye sahip olmuş, ikincilerin ise satacak tek şeyleri kalmış: Kendileri. Bu masal bir ders vermek için anlatılır. Kimin neyi hak ettiğini, kimin nereye ait olduğunu açıklamak için… Masalın anlattığı, burjuvazinin ezelidir: Servet hep oradaydı ve hep hak edilmişti. Marx bu masalın içyüzünü neredeyse iki yüzyıl önce ifşa etti. Kapital’in sekizinci bölümünde arkasındaki gerçek tarihi ortaya döktü: Çitleme yasalarını, köylülerin topraklarından zorla sürülmesini, köle ticaretini, kan yasalarını… Servetin kaynağı çalışkanlık ve erdem değil, tarihin en büyük yağmalarından biriydi. Bugün aynı masal farklı bir kılıkla karşımıza çıkıyor. Bu kez kozmik bir ölçekte ve trilyonlarca yıllık bir zaman dilimine yayılmış olarak…
KOZMİK MASAL
Güçlü Uzun-vadecilik (Strong Longtermism), Oxford’un fildişi kulelerinde yetişmiş filozofların eseri. Tezin adını Hilary Greaves ile William MacAskill koydu; zeminini ise Nick Boström’ün varoluşsal risk hesapları hazırladı. Üçü de hesap makinesini ahlak terazisi olarak kullanıyor.
Argüman basit bir soruyla başlıyor. Gelecekteki insanlar ahlaki açıdan önemli midir? Sezgisel olarak evet. Yüz yıl sonra doğacak bir çocuk da acı çekebilir, sevinebilir, hayal kurabilir. Onun acısı bugünkü bir çocuğun acısından daha mı az önemlidir? Uzun-vadeciler “Hayır” diyor, “zaman, ahlaki değeri azaltmaz.”
Buradan muazzam bir sonuç çıkıyor.
İnsanlık henüz çok genç. Varoluşumuzun belki de sadece ilk dakikasındayız. Eğer yok olmazsak, önümüzde milyarlarca, hatta trilyonlarca yıl var. Bu süre zarfında yaşayacak insan sayısını düşünün. Boström’ün hesabına göre 10^58. Sayıyı yazmak bile anlamsız, o kadar büyük… Bugün yaşayan sekiz milyar insan bu sayının yanında, okyanus yanındaki bir damla su bile değil.
Şimdi ahlaki aritmetik devreye giriyor. Eylemlerimiz bugünkü insanları etkilediği gibi gelecekteki insanları da etkiliyor olacak. Her eylemimiz için bugün etkilediğimiz bir insana karşılık, gelecekte etkilemiş olacağımız trilyonlarca insan var. O zaman ahlaki önceliğimiz nerede olmalı? Cevap Uzun-vadecilere göre açık: Gelecekte.
Peki bu pratikte ne anlama geliyor?
Uzun-vadeciler “varoluşsal riskler” üzerine odaklanıyor. Bunlar, insanlığı tamamen yok edebilecek ya da geleceğini kalıcı olarak kötüleştirebilecek tehditler. Başında yapay zekâ geliyor. Ardından mühendislik ürünü biyolojik silahlar. Nükleer savaş. İlginçtir, iklim krizi bu listede fazla yer almıyor; yeterince varoluşsal bulunmuyor. Asıl tehdit, değerleri insanlıkla örtüşmeyen bir yapay zekânın kontrolü ele geçirmesiymiş.
Bu tehditleri önlemek için harcanan her dolar, bugünkü yoksulluğu azaltmak için harcanan her dolardan çok daha değerli kabul ediliyor. Çünkü varoluşsal bir felaketi önlemek, trilyonlarca gelecek insanın yaşamasını güvence altına almak demek. Sayılar böyle buyuruyor.
Elon Musk bu felsefeyi “kendi dünya görüşüne çok yakın” buluyor. Peter Thiel ve Marc Andreessen bu ideolojinin beslediği projelere milyarlarca dolar aktardı. Sam Altman, yapay zekânın yok oluş tehdidi yaratabileceğini ilan ederken kendi şirketinin tam da bu teknolojiyi ürettiğini görmezden geliyordu. Silikon Vadisi’nin en zengin, en güçlü isimleri bu felsefeyi benimsedi. Tesadüf değil!
MacAskill’in 2022’de yayımlanan What We Owe the Future (Geleceğe Olan Borcumuz Nedir) kitabı bu felsefeyi akademi duvarlarının dışına taşıdı. Kitap, New York Times bestseller listesine girdi. The New Yorker, Time ve The Guardian sayfalarca yer ayırdı. Birleşmiş Milletler’in “Geleceğimiz İçin Ortak Gündem” raporunda uzun-vadeci argümanlara doğrudan atıfta bulunuldu. Bir Oxford filozofunun hesap kitabı uluslararası politika belgesine dönüştü. Bu sıçramanın nasıl gerçekleştiğini anlamak için paranın izini sürmek yeterli.
Timnit Gebru ve Émile Torres bu tabloya 2023’te bir isim verdiler. Yedi ideolojinin İngilizce adlarının baş harflerini birleştirerek tek bir kavram ürettiler: TESCREAL.
Transhumanism (İnsanlık-ötesi): Teknoloji aracılığıyla insanın biyolojik sınırlarını aşarak yeni bir türe dönüşebileceğini savunan akım.
Extropianism (Sonsuz İlerleme Felsefesi): Entropinin karşıtı olarak insanlığın teknoloji ve akıl yoluyla sürekli büyüyeceğini ve gelişeceğini öngören düşünce.
Singularitarianism (Tekilcilik): Yapay zekânın insan zekâsını aşacağı bir “tekillik” noktasının tarihin seyrini kökten değiştireceğini öne süren görüş.
Cosmism (Kozmizm): İnsanlığın kaderinin kozmosu fethetmek ve yaşamı tüm evrene yaymak olduğunu savunan düşünce.
Rationalism (Akılcılık): Her türlü soruna olasılık hesapları ve Bayes mantığıyla nesnel çözüm bulunabileceğine inanan yaklaşım.
Effective Altruism (Etkili Özgecilik): İyiliğin de hesaplanabilir, ölçülebilir ve optimize edilebilir olduğunu savunan hareket.
Longtermism (Uzun-vadecilik): Ahlaki önceliğimizin uzak gelecekteki trilyonlarca insanın refahını korumak olduğunu ileri süren felsefe.
Bu yedi ideoloji ayrı ayrı doğmadı. Birbirini besleyerek, birbirini meşrulaştırarak büyüdü. Birlikte, Silikon Vadisi’nin egemen sınıfına özgü tutarlı ve bütünsel bir dünya görüşü oluşturuyorlar. Aynı zamanda insanlığın geleceğine teknoloji yoluyla el koymayı ahlaki bir zorunluluk olarak sunan, sermayeyi kutsayan ve sınıf gerçekliğini görünmez kılan bir ideolojik blok meydana getiriyorlar. TESCREAL, bunların İngilizce adlarının baş harflerinden oluşturulmuş bu bloğun da adı.
Uzun-vadecilik bu bloğun son halkası. En tehlikelisi.
Çünkü Uzun-vadeciliğin hayal ettiği gelecek etten ve kemikten insanlardan oluşmuyor. Boström’ün tablosuna göre, gelecekteki insanların büyük çoğunluğu dijital varlıklar olacak. Yıldızların etrafında dönen devasa bilgisayarlarda, sanal gerçeklik ortamlarında yaşayan, optimize edilmiş, hesaplanmış varlıklar… Beklenen değerleri pozitif. Acıları minimize edilmiş. Mutlulukları maksimize edilmiş.
Kim tarafından? Hangi değerlere göre? Kimin kararıyla?
Bu sorular sorulmuyor. Sorulmaması gerekiyor. Çünkü cevaplar masalı bozar.
TRİLYONLARCA YILIN EFENDİLERİ
Her ideolojinin bir sırrı vardır. En derin sırrı, görünmeyendir. Güçlü Uzun-vadeciliğin bu sırrı kapitalizm.
Boström’ün modellerine bakın. MacAskill’in hesaplarına da, varoluşsal risk tablolarına da… Kapitalizm hiçbirinde bir sorun olarak görünmüyor. Bir tercih olarak bile yok. Tıpkı yerçekimi gibi orada duruyor; tartışılmaz, sorgulanmaz, adı bile konulmamış bir veri olarak… Piyasa ilişkileri insanlığın ezelî ve değişmez doğal ortamı olmuş. Sermaye birikimi de medeniyetin motoru. Sınıf çelişkisi ise tarihin tozlu raflarına kaldırılmış, işe yaramaz eski bir kavram.
Gramsci buna hegemonya derdi. Yani, egemen sınıfın dünya görüşünün zamanla tüm toplumun ortak aklı haline gelmesi. Artık dayatmaya bile gerek kalmıyor. İnsanlar onu kendiliğinden düşünüyor, kendiliğinden yeniden üretiyor. Uzun-vadeciler kapitalizmi savunmuyor. Savunmalarına gerek yok. Onu nefes aldıkları hava gibi içselleştirmişler.
Bu körlüğün bedeli ağır.
Aslında bu “efendiler” kendi ilkeleriyle bile çelişiyorlar. Eğer gelecekteki insanların refahı bu kadar önemliyse, onları bugünkü piyasaların dışında bırakan yapı nedir? Kapitalizm, kâr hesabına girmeyen her şeyi görmezden gelir. Gelecekteki nesiller bugünkü piyasalara katılmıyor. Dolayısıyla onların çıkarları, piyasa mekanizmasının doğası gereği, bugünkü fiyatlara hiçbir zaman yansımıyor. Bu, Uzun-vadeciliğin kendi önkabulleriyle hesaplaşmaktan kaçındığı iç çelişki. Kapitalizmi veri olarak almak, kendi tezlerini çürütmek anlamına geliyor. Ama bunu görmek istemiyorlar. Göremiyorlar da.
Yapay zekâ tartışmasına bakın. Uzun-vadeciler yapay zekânın tehlikeli olduğunu söylüyor. Doğru. Ama hangi tehlikeden söz ediyorlar? “Hizalanamayan” bir yapay zekânın insanlığı yok etmesinden. Bu spekülatif, soyut, sınıfsal kökenden yoksun bir tehdit. Oysa bugün somut ve elle tutulur tehlikeler var: Sınırlı sayıda bir grup şirketin yapay zekâ üzerindeki tekeli… Bu tekelin emek piyasasını nasıl tahrip ettiği… Küresel güneyin verilerinin nasıl yağmalandığı… Gözetim teknolojilerinin otoriter rejimlerin eline nasıl geçtiği… Bütün bunlar sorulmuyor. Çünkü bu sorular, tekelin kendisini, yani yapay zekâ sermayesinin yoğunlaşmasını hedef alıyor. O kapı açılamaz!
Şunu da not edelim: İklim krizi, kapitalizmin yarattığı en somut varoluşsal tehditlerden biridir. Binlerce bilimci bunu defalarca kanıtladı. Ama Uzun-vadecilerin gündeminde iklim krizi marjinal bir yer tutuyor. Neden? Çünkü iklim krizinin gerçek nedeni olan sermaye birikimi ve fosil yakıt endüstrisini parmakla göstermek, kapitalizmi sorgulamayı zorunlu hale getiriyor. O kapı da açılamaz!
Friedrich Engels buraya keskin bir mercek tutuyor. Engels’in tespitine göre şimdiye kadarki bütün ahlak teorileri, son tahlilde, toplumun o günkü ekonomik koşullarının ürünüdür. Toplum sınıf karşıtlıkları içinde hareket ettiği sürece ahlak her zaman sınıf ahlakı olmuştur: Ya egemen sınıfın tahakkümünü ve çıkarlarını meşrulaştırmış ya da ezilen sınıf yeterince güçlendiğinde bu tahakküme karşı öfkesini dile getirmiştir. Sınıfların üstünde duran gerçekten insani bir ahlak, Engels’e göre, ancak sınıf karşıtlıklarını aşmakla kalmayıp onları unutmuş bir toplumda mümkündür. Demek ki tarihsiz, sınıfsız, maddiyattan bağımsız bir evrensel ahlak yoktur.
Uzun-vadeciler işte tam da bunu yapıyor. Bugünün egemen sınıfının ahlaki kategorilerini alıyorlar. Bireyci refah anlayışını… Tüketici öznesini… Teknolojik ilerleme fetişini… Sonra bunları trilyonlarca yıl ileriye fırlatıyorlar. Buna da “evrensel insanlık ahlakı” diyorlar. Oysa bu Silikon Vadisi’nin sınıf ahlakından başka bir şey değil. Sadece kozmik bir kılığa büründürülmüş!
Musk’ın, Thiel’in, Altman’ın bu felsefeyi bu kadar coşkuyla benimsemesi tesadüf değil. Çünkü bu, kendi servetlerinin kaynağını, kendi sınıfsal konumlarını sorgulayan bir felsefe değil. Tam tersine, onları “insanlığın kurtarıcıları” olarak konumlandıran bir felsefe… Bugün en büyük servete sahip olanlar, yarın trilyonlarca insanın kaderine de karar verecek. Masal böyle tamamlanıyor.
SOMUT HESAP: KİM KİME NE YAPTI?
Felsefeyi bir kenara bırakalım. Sayılara, isimlere, projelere bakalım.
Sam Bankman-Fried, Etkili Özgecilik ve Uzun-vadecilik hareketinin en büyük finansörlerinden biriydi. “Kazan ve ver” ilkesiyle hareket ettiğini söylüyordu. Önce kripto para piyasasında milyarlarca dolar kazanacak, sonra bu parayı varoluşsal riskleri önlemek için harcayacaktı. Gelecekteki trilyonlarca insanı korumak için bugünkü insanların parasını çalmak ahlaki açıdan kabul edilebilirdi. Matematik böyle söylüyordu. 2022’de FTX borsası çöktü. Müşterilerinin milyarlarca dolar parası buharlaştı. Bankman-Fried dolandırıcılıktan mahkûm edildi.
Bu bir istisna değil. Bir mantığın sonucu.
Open Philanthropy, bugün Uzun-vadecilik hareketinin en büyük finansörü. Arkasında Facebook’un kurucu ortağı Dustin Moskovitz var. Milyarlarca doları yapay zekâ güvenliği, biyogüvenlik ve “varoluşsal risk” araştırmalarına akıtıyor. Aynı Moskovitz, Meta’nın hissedarı olarak milyarlarca dolarlık veri sömürüsünden pay alıyor. Bugünkü sömürüden kazanılan servet, yarının “kurtarma” projesini finanse ediyor.
OpenAI’nin kuruluş hikâyesi de anlamlı. Elon Musk ve Sam Altman tarafından “insanlığın yararı için” kurulmuştu. Kâr amacı gütmüyordu. Sonra kâr amacı güden bir yapıya dönüştü. Musk ayrıldı. Microsoft milyarlarca dolar yatırdı. Bugün OpenAI, dünyanın en değerli teknoloji şirketlerinden biri. Çünkü “insanlığın kurtuluşu” başlı başına kârlı bir iş modeline dönüştü.
Nick Boström’ün geçmişi de aydınlatıcı. Uzun-vadeciliğin entelektüel mimarı, 1990’larda yazdığı bir e-postada açıkça ırkçı ifadeler kullanıyordu. Yıllar sonra özür diledi ama özür, düşüncesinin kökü hakkında önemli bir ipucu da verdi: Bu felsefenin “gelecekteki insanlık” hayali, hangi insanlığın hayaliydi?
Gebru ve Torres bu soruyu doğrudan soruyor. Cevap ise rahatsız edici: Uzun-vadeciliğin tasarladığı gelecek, tarihsel olarak öjeni hareketinin tasarladığı geleceğin devamıdır. Öjeni, yani hangi insanların çoğalacağı, hangi özelliklerin korunacağı, hangi değerlerin aktarılacağı… Tek fark, artık biyolojik değil, dijital bir dille konuşuluyor olması.
Bütün bu tablo, felsefeyi bir soyutlama olmaktan çıkarıyor. Somut sınıfsal çıkarlara, somut para akışlarına, somut güç ilişkilerine dönüştürüyor. Marx’ın yöntemi tam da buydu: Fikirlerin arkasındaki maddi gerçekliği görmek.
HÜKÜMETLERİN GÜNDEMİNE GİRİŞ
Uzun-vadecilik artık yalnızca bir felsefe değil. Aynı zamanda bir politika çerçevesi.
2023’te İngiltere, yapay zekâ güvenliği alanında dünyada ilk devlet kurumunu kurdu: AI Safety Institute. Aynı yıl Bletchley Park’ta düzenlenen yapay zekâ güvenlik zirvesine yirmi sekiz ülkenin temsilcisi katıldı. Gündemin çerçevesi neredeyse tamamen Uzun-vadeci bir dille çizilmişti: Varoluşsal riskler, hizalanamayan yapay zekâ, gelecekteki tehditler… Bugünkü işçiyi, bugünkü yoksulu, bugünkü sömürüleni ilgilendiren somut sorunlar gündemin kenarına itilmişti.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, 2021’de yayımladığı “Geleceğimiz İçin Ortak Gündem” raporunda gelecek nesillerin çıkarlarını bugünkü politika kararlarına dahil etmeyi önerdi. Raporun dili, Uzun-vadeci argümanlarla iç içe geçmişti. Önerilen çözümler ise sistemin ruhuna tamamen uygun: Mevcut kurumların reforme edilmesi, yeni danışma mekanizmalarının kurulması. Kapitalizmin yapısal dönüşümüne ilişkin tek bir satır bile yoktu.
ABD Senatosu’ndaki yapay zekâ oturumlarına bakın. Sam Altman, Elon Musk ve onlar gibi diğerleri, senatörlere yapay zekânın “varoluşsal tehdit” oluşturabileceğini anlattı. Senatörler büyük bir dikkatle dinledi. Oysa aynı senatörler, teknoloji tekellerinin vergi kaçakçılığını, veri sömürüsünü, işçi hakları ihlallerini tartışırken çok daha az ilgi göstermişti. Uzun-vadeci çerçeve, bugünkü hesabı ertelemenin mükemmel bir aracına dönüştü.
Bu sızmayı tesadüf saymamak gerekiyor. Uzun-vadeciler bilinçli bir strateji izledi. MacAskill’in kurucuları arasında yer aldığı 80,000 Hours, gençleri açıkça hükümetlerde, düşünce kuruluşlarında ve politika yapımında “yüksek etkili” pozisyonlara yönlendiriyor. Bu, bir felsefe hareketi değil. İyi örgütlenmiş, iyi finanse edilmiş, somut siyasi hedefleri olan bir iktidar projesi.
Peki bu iktidar projesi kimin çıkarına hizmet ediyor? Yapay zekâ güvenliği çerçevesi, yeni rakiplerin önüne set çekiyor. Kim “güvenli” yapay zekâ üretebilir? Milyarlarca dolarlık altyapıya sahip olan büyük şirketler. Güvenlik standartları, tekeli meşrulaştırmanın en “zarif” yolu. Varoluşsal risk söylemi, küçük aktörleri piyasadan temizlerken büyükleri koruma kalkanı altına alıyor.
Marx, burjuvazinin devleti kendi çıkarları için nasıl kullandığını göstermişti. Uzun-vadecilik, bu tarihin yeni bir sayfası. Ama bu kez devlet yalnızca ulusal değil, küresel kurumları da kapsıyor.
TARİHİN DİYALEKTİĞİ
Marx bir ânı değil, bir süreci görüyordu. Geçmişten gelen koşulları analiz etti. Üretim ilişkilerinin tarihsel hareketini izledi. Sınıf çelişkilerinin hangi yönde evrildiğini anlamaya çalıştı. Kapitalizmin iç çelişkilerini derinliklerine inerek ortaya koydu ve bu çelişkilerin kaçınılmaz olarak nereye götüreceğini gösterdi. Yöntemi buydu: Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki diyalektik ilişkiyi kavramak.
Buna rağmen, komünist toplumun nasıl olacağına ilişkin ayrıntılı bir reçete vermedi. Vermedi, çünkü veremezdi. Metodolojisi bunu yasaklıyordu. Gotha Programının Eleştirisi’nde, geleceğin toplumuna en yakın geldiği yerde bile son derece ihtiyatlıydı. “Herkese ihtiyacına göre” dedi. İhtiyacın ne olduğunu tanımlamadı. Çünkü o ihtiyacı ancak o toplumun insanları, kendi maddi koşulları ve kendi tarihleri içinde tanımlayabilirdi. Tarihin dışından, bugünden, o insanlar adına konuşmak bilimsel değildi. Dogmaydı.
Bu ihtiyat nedensiz değildi, derin bir tarih bilincinden kaynaklanıyordu. Kölecilik ve feodalizm binlerce yıl boyunca meşru sayılmıştı. Onları kaldıran soyut bir ahlaki uyanış değildi. Köle isyanları, köylü ayaklanmaları, işçi hareketleri, sömürgeciliğe karşı direnişler ve ekonomik çelişkilerin birikmesiydi. Kadınların mülkiyet hakkı yoktu. Yüzyıllarca “doğal düzen” böyleydi. Onu değiştiren sufrajet (kadınlara oy hakkı) hareketi, grevler ve sınıf mücadelesinin yarattığı yeni denge oldu. Sömürgecilik “medeniyet götürme” olarak sunuluyordu. Onu çözen ulusal kurtuluş mücadeleleri ve sömürgelerin direnişinden başka bir şey değildi.
Bütün bu değişikliklerin sonucunda egemen sınıfın o sözde “evrensel” ahlaki çerçevesi yıkıldı. Her seferinde yeni bir ahlaki gerçeklik, aşağıdan gelen mücadelelerle inşa edildi. Geleceğin ahlakını bugünden belirleyemezsiniz. Çünkü o ahlak, henüz verilmemiş mücadelelerin içinde şekillenecek.
Uzun-vadeciler bu dersi almıyor. Milyarlarca yıl sonrasının insanlarının neye ihtiyaç duyacağını, hangi değerleri taşıyacağını, nasıl yaşamak isteyeceğini bugünden hesaplıyorlar. Hangi maddi zemine dayanarak? Hiçbirine. Hangi tarihsel süreçle hesaplaşarak? Hiçbiriyle. Bu epistemolojik bir skandaldır. Ama aynı zamanda siyasi bir tercihtir. Geleceği bugünden tasarlamak, bugünün iktidar ilişkilerini geleceğe taşımak demektir.
Hangi hakla bugünün ahlaki kategorileri trilyonlarca yıl ileriye yansıtılıyor?
Bu soru Uzun-vadecilerin hiçbir metninde yer almıyor. Çünkü cevabı yıkıcı. Bugünün ahlaki kategorileri, bugünün egemen sınıfının kategorileridir. Onları ebediyete yansıtmak, o sınıfın tahakkümünü ebedîleştirmek demek. Bu sınıfsal hırsı, sadece matematiksel bir dille, “evrensel bir insanlık kaygısı” söylemiyle paketlenmiş.
Engels buna “yanlış bilinç” derdi. Egemen sınıfın çıkarlarının tüm insanlığın çıkarları olarak sunulması tam olarak budur. Uzun-vadecilik bu yanılsamanın kozmik ölçekteki versiyonudur. Silikon Vadisi’nin sınıf çıkarları, trilyonlarca yıllık bir insanlık projesi kılığına büründürülmüş!
İNSANLIĞA BİÇİLEN DELİ GÖMLEĞİ: “İĞRENÇ GELECEK”
Uzun-vadecilerin tablosuna dikkatle bakın. Gerçekten bakın.
Milyarlarca yıl sonra insanlık yıldızlar arasına yayılmış. Devasa bilgisayarlar, her biri bir gezegenin büyüklüğünde, yıldızların enerjisiyle çalışıyor. İçlerinde trilyonlarca dijital varlık yaşıyor. Acıları hesaplanmış, minimize edilmiş. Mutlulukları optimize edilmiş. Beklenen değerleri pozitif. Her şey kontrol altında.
Bu bir ütopya mı?
Hayır. Bu bir kâbustur.
Emeği olmayan bir insanlık. Üretim ilişkileri olmayan bir toplum. Sınıf mücadelesi olmayan, dolayısıyla tarihi olmayan bir varoluş. Marx’ın “insanın insanlaşması” dediği şeyin, yani insanın doğayla ve birbirleriyle gerçek ilişkiler içinde kendini üretmesinin, kendini tarih içinde var etmesinin tam karşıtı bu. İnsan burada bir özne değil. Optimize edilmiş bir nesne. Beklenen değeri hesaplanmış bir veri noktası.
Pekiyi, bu veri noktalarına kim karar veriyor? Hangi algoritmalar onların mutluluğunu tanımlıyor? Kimin değerleri o algoritmalara kodlanmış? Tabii ki, bugünün teknoloji sermayesinin torunları. Musk’ın, Thiel’in, Altman’ın mirasçıları. Büyük servetin ve büyük kodun sahipleri.
Burası önemli. Durmalı ve düşünmeliyiz.
Uzun-vadecilik, gelecekteki insanların refahını önemsediğini söylüyor. Ama o insanların ne isteyeceğini, neye ihtiyaç duyacağını, nasıl yaşamak isteyeceğini bugünden belirliyor. Nasıl? Kendi değerleriyle… Kendi algoritmaları ve kendi hesap makineleriyle… Bu, insanlığı kurtarmak değil. İnsanlığı tasarlamak… Daha doğrusu, insanlığı bugünün egemen sınıfının kalıplarına dökmek ve o kalıpları trilyonlarca yıl boyunca dondurmak… İşte deli gömleği bu!
Gebru ve Torres daha da ileri gidiyor. Bu ideoloji içinde, bugün yaşayan belirli insanlar için kitlesel açlık ya da soykırım gibi korkunç sonuçlara göz yummak meşru hale gelebilir. Hesap makinesi devreye giriyor. Bugün ölen bir milyon insan, trilyonlarca gelecek insanın varlığını tehdit eden bir riski ortadan kaldırıyorsa, bu “beklenen değer” açısından kabul edilebilir bir sonuç olabilir.
“Matematik böyle söylüyor.”
Bu cümlenin soğukluğunu hissedin. Bugün yaşayan, acı çeken, mücadele eden, ekmek parası için ter döken insanlar küçük bir sayıya dönüşüyor. Yuvarlanıp silinebilecek bir sayıya… Gelecekteki trilyonlarca dijital varlığın optimize edilmiş mutluluğu için…
Yapay zekâ şirketleri bugün Kenyalı işçilere saatte 1.32 dolar ödeyerek modellerini eğitiyor. Bu işçiler, yapay zekânın ürettiği zararlı içerikleri saatlerce izleyerek sınıflandırıyor. Travma tedavisi almıyorlar. Sendikaları yok. Uzun-vadeciler bu işçilerden söz etmiyor. Çünkü bu işçiler küçük sayılar. Trilyonlarca yıllık hesapta görünmüyorlar. Ama o hesabı yürüten makineler, bu işçilerin emeğiyle çalışıyor.
Timnit Gebru boşuna söylemiyor: Uzun-vadecilik, başka bir isimle öjenidir. Geçen yüzyılın öjenicileri de insanlığı “iyileştirmek” istiyordu. Onlar da projelerini bilimin, aklın ve hesabın rehberliğinde yürüdüklerini düşünüyordu. Onlar da bugünün ayrıcalıklı sınıflarının değerlerini insanlığın evrensel değerleri olarak sunuyordu. Fark yalnızca ölçekte. Öjeniciler bir nesli ıslah etmek istedi. Uzun-vadeciler ise trilyonlarca yılı…
Marx’ın dediği gibi: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar. Oysa mesele onu değiştirmek.” Uzun-vadeciler dünyayı değiştirmiyor. Onu ortadan kaldırıp yerine kendi tasarımlarını koyuyorlar. Buna insanlığın kurtuluşu diyorlar.
Biz buna tahakküm deriz.
SONUÇ: GELECEĞİ GERİ ALMAK
Güçlü Uzun-vadecilik bir soruyla başladı: İnsanlığın geleceğine kim karar verecek? Cevabını da kendisi verdi: Bugün en zengin, en güçlü, en büyük teknolojiyi elinde tutan kimse, o. Trilyonlarca yıllık bir insanlık tasarımını hesap makinesiyle ürettiler. Bunu evrensel bir ahlak çerçevesine oturttular. Adına da insanlığın kurtuluşu dediler.
Marksizm farklı bir soruyla başlar. Bugün kim sömürülüyor? Kim açlık çekiyor? Kimin toprağı, emeği, geleceği tüketiliyor? Bu sorular önemsiz değildir. Tam da Uzun-vadecilerin trilyonlarca yıllık hesaplarının altına gömmek istedikleri sorular işte bunlardır.
Çözüm uzak gelecekte değil, bugünün somut çelişkilerinde yatıyor. Kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkımda, sınıfsal sömürüde, teknoloji tekellerinin yarattığı güç yoğunlaşmasında… Bunlarla hesaplaşmadan, yani üretim ilişkilerini dönüştürmeden, sermayenin teknolojiyi kimin yararına kullandığını sorgulamadan, o teknolojiyi kamu mülkiyetine almadan hiçbir gelecek tasarımının insanlığa faydası olmaz.
Marx şunu söylemişti: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar. Ama kendi seçtikleri koşullarda değil, geçmişten devraldıkları koşullarda.” Geleceği de ancak bu koşulların somut dönüşümü içinde, sınıf mücadelesinin tarihsel hareketi içinde, bugünün çelişkilerini bugün çözerek inşa edebiliriz.
Musk ve onun gibileri trilyonlarca yıl sonrasını hesaplıyor. Biz ise bugünü değiştirmeyi hedefliyoruz. Çünkü gerçek gelecek hesap makinelerinde değil, bugünün mücadelelerinde filizlenir. Sınıf mücadelesinde. Dirençte. Dayanışmada.
Deli gömleğini giydirmeye çalışıyorlar. Onu çıkarmak bizim işimiz.