Duyar kasmak: Wokizm, Türkçe ve dil emperyalizminin sınıfsal kökenleri
ÖZCAN BUZE
I.
Bir kahvehane. Üç-dört genç, kahvelerini içiyorlar. Biri telefonuna bakıyor, gülüyor.
“Şu hesaba bak. Öğlen ‘zenci’ diyor, akşam ‘siyahi’ diyor. Sonra herkesi düzeltiyor. Bir gün trans hakları, ertesi gün feminizm, ertesi gün işçi hakları. Her şeyde ilk safta. Her şeyde en saf.”
Arkadaşı:
“Yani?”
“Duyar kasmak işte. Kasıyor kendini. Hani kasılı durursun ya, doğallığın gider, çaba sarf edersin… İşte bu. Duyarlı olmaya çalışıyor. Taklidini yapıyor.”
Üçüncüsü:
“Ama niye üzerine gidiyorsunuz? Belki samimidir?”
“Kardeşim, sabah Twitter’da ‘seks işçisi’ diye yazıyor… Meslek de işte, insanları yargılamayın! Akşam feminist kesiliyor… Aynı insan mı bu? Meslek mi, istismar mı? Karar ver. Kasma!”
Genç adam, “duyar kasmak” deyimini duyarlılık taslamak anlamında kullanıyordu.
Bu konuşmada, üniversitelerin sosyoloji bölümlerinde üretilen literatürün tamamından daha fazla teorik isabet vardır. Genç adam, iki cümlede, bir ideolojinin iç çelişkisini yakalamıştır: Aynı özne, aynı gün içinde, hem satılan cinselliği meşru bir meslek sayar hem de kadının metalaştırılmasına karşı çıkar. Bu çelişki tesadüf değildir. İdeolojinin yapısındadır.
Bu ideolojinin adı, Türkçeye tercüme edilmeden ithal edilmiştir: Wokizm.
Kelime İngilizce woke sözünden türetilmiştir. Wake fiilinin geçmiş zaman hâlidir ve “uyanmış” anlamına gelir. Yani, herkes gaflet uykusunda mışıl mışıl uyurken, duyarlı kişi gerçeğin karşısında her zaman uyanık, tetikte ve müdahaleye hazırdır!
II. İTHAL EDİLEN NEDİR?
Aslında wokizmin ne olduğunu tarif etmek, savunucularının hiç yapmadığı bir iştir. Çünkü tarif edildiği anda tartışılabilir hale gelir; tartışılabilir hale geldiği anda savunulamaz.
Kabaca şöyle açıklanabilir: Kimlik kategorilerini — ırk, cinsiyet, cinsel yönelim — toplumsal çelişkinin esas ekseni sayan, bu kategoriler arasındaki hiyerarşiyi dil düzeyinde düzelterek toplumsal dönüşüm sağlanacağını varsayan ve bu düzeltme işini bir ahlâki üstünlük kaynağına çeviren bir söylem sistemi.
Üç iddiası var, üçü de yanlış.
Birincisi, çelişkinin esas ekseninin kimlik olduğu. Değildir. Esas eksen sınıftır; emperyalizm çağında bunun uluslararası düzlemdeki yansıması ezen-ezilen ulus çelişmesidir.
İkincisi, dilin değiştirilmesiyle gerçekliğin değişeceği. Değişmez. Dil, üretim ilişkilerini değiştirmez. “Kapıcı” yerine “apartman görevlisi”, “temizlik işçisi” yerine “çevre koruma operatörü” demek kimsenin çalışma saatini kısaltmaz, maaşını yükseltmez.
Üçüncüsü — ve en önemlisi — bu düzeltme işinin sınıf-dışı, tarafsız, insanî bir faaliyet olduğu. Değildir. Belirli bir sınıfın, belirli bir tarihsel anda, belirli bir çıkarla yaptığı bir iştir. Kimin çıkarı olduğuna geleceğiz.
Ama önce dil.
III. ZENCİ VE NIGGER: KİMİN TARİHİ, KİMİN UTANCI?
Amerika’da “nigger” kelimesi bir tarih taşır. Köle gemilerinin ambarını, pamuk tarlasını, kırbacı, linç ağacını, ayrı çeşmeleri, ayrı otobüs koltuklarını taşır. Kelime, o tarihin taşıyıcısıdır. Bu yüzden Amerikalılar ondan kaçtılar. Önce “colored”, sonra “Negro”, sonra “Black”, sonra “African American”, sonra “person of color”. Her kaçış, bir öncekinin de kirlenmesiyle sonuçlandı, çünkü kirleten kelime değil, kelimenin işaret ettiği toplumsal ilişkiydi.
Bu, Amerika’nın kendi hesabıdır. Kendi suçudur, kendi utancıdır, kendi tarihidir.
Türkçede “zenci” ne taşır?
Zengibar’ı taşır. Bir coğrafyayı, bir ticaret yolunu, bir bölgeden gelen insanları. Türkçede bu kelimenin arkasında ne köle gemisi vardır ne pamuk tarlası ne linç ağacı. Kelime bir yer adından türemiştir, tıpkı “Arnavut”, “Çerkes”, “Gürcü” gibi. Renk bildirmez, coğrafya bildirir. Türkçe konuşan hiç kimse, “zenci” derken bir renk skalasına başvurmaz; bir insanın nereden geldiğini söyler.
Şimdi wokist müdahaleye bakalım. “Zenci” yasaklanıyor, yerine “siyahi” getiriliyor.
Ne oldu?
Coğrafya silindi, yerine renk kondu. İnsan, memleketiyle değil, ten rengiyle tanımlanır hale geldi. Yani ırkçılığın tam da tanımı olan işlem — insanı biyolojik bir özelliğine indirgemek — sözde ırkçılıkla mücadele etmek için yapıldı.
Bu, bir kaza değildir. Amerikan tarihinin kategorileri Türkçeye zorla giydirildiğinde, Türkçenin kendi kategorileri tasfiye edilir. Amerika’da “Black” bir mücadele kategorisidir, çünkü orada renk üzerinden yüzyıllarca zulüm yapılmıştır; renk, siyasal bir cepheye dönüşmüştür. Türkiye’de böyle bir tarih yoktur. Renk kategorisi burada siyasal bir cephe değildir. Dolayısıyla ithal edilen şey mücadele değil, mücadelenin taklididir.
Daha da ağırı şudur: Bu işlem, Amerika’nın suçunu Türkçenin üzerine yıkar. Sanki Türkler de o köle gemilerinde pay sahibiymiş, sanki bizim de utanacak bir hesabımız varmış, sanki dilimizi temizlememiz gerekiyormuş gibi… Başkasının suçundan bizim yüzümüz niye kızarsın?
Bu soru, dilin ötesine geçer. Bir ülkenin kendi tarihine sahip çıkması ile başkasının tarihini ödünç alması arasındaki farktır bu.
IV. TÜRKÇENİN YAPISI VE İNGİLİZCENİN EKSİKLİĞİ
Dil meselesinin ikinci katmanı daha da öğreticidir, çünkü burada ithalatçılar Türkçeye, İngilizcenin bir kusurunu erdem diye taşımaktadır.
İngilizce cinsiyet-zorunlu bir dildir. Bir insandan söz ederken “he” ya da “she” demek zorundasınız. Kaçış yok. Cinsiyeti bilinmeyen ya da önemsiz bir özneden söz etmek isterseniz, dil sizi zorlar. Bu, İngilizce’nin bir yapısal eksikliğidir.
Bu eksiklikten doğan sıkıntı gerçektir ama İngilizce konuşanlar için… Çözüm arayışları da onların meselesidir: Üçüncü çoğul şahıs bildiren “they” zamirini tekil yerine kullanmak, isim tanıtımına zamir eklemek, “ze” diye bir üçüncü tekil şahıs zamiri uydurmak… Bir dilin kendi kusurunu gidermeye çalışması meşrudur. İngilizler ve onların dilini konuşan başka uluslar kendi dillerine bir çare bulsunlar, kendi takılarını türetsinler, kendi gramerlerini ayarlasınlar. Bu bizi ilgilendirmez.
Bizi ilgilendiren, bu çarelerin Türkçeye ihraç edilmesidir.
Çünkü Türkçede o eksiklik yoktur. Türkçe cinsiyet-nötr bir dildir. “O” der. Erkeğe de, kadına da, çocuğa da, kediye de, taşa da… Gramerinde eril-dişil ayrımı yoktur. Sıfatları, fiilleri, tamlamaları cinsiyet çekimi tanımaz. Türkçe, İngilizcenin yüz yıldır çözmeye çalıştığı sorunu, hiç yaşamamıştır.
Şimdi bakın ne yapılıyor:
“İş adamı” varmış, bu erkek-merkezliymiş, o hâlde “iş kadını” da diyelim. Böylece Türkçede olmayan bir cinsiyet ayrımı, cinsiyetçilikle mücadele adına Türkçeye sokuluyor. Aynı işlem “devlet adamı / devlet kadını”, “bilim adamı / bilim kadını” için tekrarlanıyor.
“Devlet kadını” tamlamasına dikkat edin. Türkçede tamlama, iki isim arasında bir ilişki kurar: Mülkiyet, aidiyet, parça-bütün. “Devlet malı”, “devlet arazisi”, “devlet dairesi”. “Devlet kadını” dendiğinde kurulan ilişki, devlete ait bir kadındır. Kadını devletin envanterine yazan bu tamlama, kadını yücelttiğini sanan bir söylemin ürünüdür. Türkçe, kendisine yapılan müdahaleyi böyle ele verir: Zorlanan yapı, absürt bir anlam üretir.
Peki “insan” desek? “Bilim insanı”, “devlet insanı”?
Bu da yanlıştır, çünkü “insan” kelimesi bir karşıtlık çifti içinde çalışır: İnsan-hayvan. “Bilim insanı” dediğinizde, dil size sessizce şunu sorar: Bilim hayvanı da mı var? Kavram, ancak karşıtı anlamlıysa anlamlıdır.
Türkçenin kendi çözümü zaten hazırdır ve binlerce yıldır işler durumdadır: -cı / -ci / -cu / -cü eki. Gazeteci, simitçi, öğrenci, sanatçı, yolcu, gözcü. Ek, işi yapanı bildirir; cinsiyet sormaz, sormayı aklına bile getirmez.
Bilim yapan, bilimci. Girişim yapan, girişimci. Devlet işi gören, devlet görevlisi, yönetici, işlevine göre.
Nitekim İngilizce de kendi imkânı ölçüsünde aynı mantığı kurar: Science-scientist, art-artist. “Scienceman” demez. Yani ithalatçılar, İngilizcenin çözdüğü yerde bile Türkçeyi bozmaktadır. Bu, İngilizce hayranlığı bile değildir, İngilizceyi de doğru dürüst bilmemektir.
Aynı şey “gay” için geçerlidir. Kelime İngilizcede “neşeli, şen” anlamından gelir; belirli bir tarihsel süreçte bugünkü anlamını kazanmıştır. Türkçede karşılığı nedir? Argoda “nonoş” vardır ve aşağılayıcıdır. Ama Türkçenin elinde tam, nötr, tarifi kusursuz bir kelime durmaktadır: Eşcinsel. Kendi cinsine ilgi duyan. Hangi cinsiyet olduğunu bile belirtmez; erkek de olabilir kadın da. İngilizcenin “gay” ve “lesbian” diye ikiye ayırmak zorunda kaldığı yerde, Türkçe tek kelimeyle ve cinsiyet belirtmeden halleder.
Böyle bir kelime dururken “gay” demek nedir?
V. SINIF SORUSU: NİYE?
Buraya kadarki bölüm, ithalatın ne olduğunu gösterdi. Şimdi asıl soru: Kim yapıyor bunu, niçin yapıyor?
Cevap “cahillik” değildir. Cahillik rastgele hata yapar; buradaki hatalar sistemlidir, hepsi aynı yöne bakar. Sistemli hatanın arkasında çıkar vardır.
Bu işi yapan kesim bellidir: Üniversite-medya-NGO üçgeninde çalışan, yabancı dil bilen, uluslararası fon ve ağlarla bağlantılı, kültürel sermayesi ekonomik sermayesinden büyük bir tabaka. Batı literatüründe buna profesyonel-yönetici sınıf denir; adı önemli değil, işlevi önemlidir.
Bu tabakanın konumu şuna dayanır: Çeviri tekeli. Merkezde üretilen kavramı çevreye taşıyan, taşırken de hangi kavramın makbul olduğuna karar veren aracıdır. Sermayesi, bu aracılıktır. Merkezin dilini bilmek, merkezin literatürünü takip etmek, merkezde neyin moda olduğunu buraya ilk getiren olmak… Bütün ayrıcalığı buradan gelir. Kıblesi Anglo-Amerikan emperyalizminin merkezleridir.
Şimdi anlaşılıyor: Kavram ithalatı, bu tabaka için hobinin değil, mesleğin kendisidir. Ne kadar çok kavram ithal edilirse, aracıya o kadar çok ihtiyaç duyulur. “Zenci” yasaklanıp “siyahi” getirildiğinde, kimin dili doğru kullandığına karar verme yetkisi de o kesime geçer. Dil polisliği, aracılığın icra biçimidir.
Üstelik bu iş, aynı anda iki hedefi vurur.
Birincisi, ahlâki üstünlük sağlar. Kavramı bilen, bilmeyeni düzeltir. Düzeltme ilişkisi bir hiyerarşi ilişkisidir. Hem de bedava kurulan bir hiyerarşi… Ne üretim gerektirir ne örgütlenme ne risk. Bir tweet yeter.
İkincisi — asıl olan bu — sınıf ekseninin yerini alır. İşçi sınıfının ekonomik talepleri gündemden düştüğü ölçüde, gündemi kimlik meseleleri doldurur. Bu ikame, ithalatçı tabakanın hayat memat meselesidir. Sınıf ekseni öne çıktığında, o tabakanın kendisi sorgulanacak konumdadır. Kimlik ekseni öne çıktığında ise, aynı tabaka sözcü konumuna geçer.
Bu yüzden Türkiye’de wokist söylemi savunanların hemen hepsinin, aynı anda özelleştirmeye, taşeronlaştırmaya, sendikasızlaştırmaya karşı sessiz olması tesadüf değildir. Sessizlik, tutarsızlık değil, tutarlılıktır.
VI. YİNE KAVRAM ENFLASYONU
İthalatın en görünür sonucu, kavram enflasyonudur. Piyasaya sürekli yeni terim sürülür, her yeni terim bir öncekinin yerini alır, hiçbiri bir olguyu daha iyi açıklamaz.
Prekarya. Güvencesiz, geçici, iğreti koşullarda çalışanlar. Yeni bir sınıf ilan edilir. Oysa Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda proletaryayı zaten böyle tarif eder: İşi pamuk ipliğine bağlı, yarın çalışıp çalışmayacağı belirsiz, açlık sınırında pazarlık gücü olmayan yığın. Güvencesizlik proletaryanın arızası değil, tanımının içindedir. “Prekarya” yeni bir olgu keşfetmez; eski olgunun adını değiştirerek onu sınıf teorisinin dışına çıkarır. Kazanç: Sınıf yerine “kesim”lerden söz edilebilir hale gelinir.
Subaltern. Spivak’ın ünlü sorusundan sonra kariyer yapmış bir terim. Türkçeye “madun” diye çevrilir. Kastedilen kim? Ezilenler. Peki ezilenler kimlerdir? Büyük çoğunluğuyla proletarya ve yoksul köylülük. Terim, tanıdık bir olguya yabancı bir ad takarak, o olgunun bilinen teorisini devre dışı bırakır.
Seks işçisi. Buradaki işlem daha ağırdır, çünkü doğrudan bir meşrulaştırmadır.
Sorulacak soru basittir: Bu ilişkide üretim aracı nedir? Artı değer nerede üretilir? Emek gücü hangi metaya dönüşür?
Cevap verilemez. Çünkü satılan emek gücü değil, insanın kendisidir. Emek gücünün metalaşması ile insanın metalaşması arasındaki fark, kapitalizmin ücretli emeği ile köleliği arasındaki farktır. “İşçi” kelimesi bu farkı siler.
Kaldı ki bu kategori sadece Marksizmde tutmaz. Smith’te yoktur, Ricardo’da yoktur, Keynes’te yoktur. Hiçbir ciddi iktisat okulu, satılan cinselliği bir üretim faaliyeti olarak tanımlamamıştır. Terim iktisattan gelmez; hukuktan ve lobicilikten gelir. İşlevi, bir ilişkiyi tarif etmek değil, meşrulaştırmaktır.
Gençlerin yakaladığı çelişki işte tam buradadır: Aynı kişi, sabah bu terimle istismarı meslek ilan eder, akşam kadının metalaştırılmasına karşı çıkar. Çelişki, kişinin tutarsızlığı değildir; ithal edilen söylemin kendi iç çelişkisidir.
Lümpen proletaryanın devrimci ilan edilmesi. Enflasyonun en tehlikeli kalemi budur. Örgütlü işçi sınıfının “bürokratlaştığı”, “sisteme entegre olduğu”, asıl devrimci öznenin dışlanmışlar olduğu iddiası.
Marx ve Engels, lümpen proletaryayı boşuna tarif etmediler. Üretim sürecinin dışına düşmüş, dolayısıyla üretim üzerinde hiçbir gücü olmayan, bu yüzden de en yüksek fiyatı verene satılmaya açık bir yığındır bu. Tarihte bu yığının oynadığı rol, düzenli olarak karşı-devrimci olmuştur.
Ama teorik itiraz daha derindir. Devrim yıkmak değildir. Devrim, eskiyi içinde koruyarak aşmaktır: Almanca Aufhebung, İngilizce sublation. Kaldırmak, saklamak, yükseltmek — üçü birden. Fabrikayı yakmak devrim değildir; fabrikayı işçi denetimine geçirmek devrimdir. Bunun için üretimi bilmek, örgütlemek, sürdürmek gerekir. Yağmalayan, yakan, dağıtan yığının bu yeteneği yoktur — ve olmamasının nedeni ahlakî değil, yapısaldır. Üretim sürecinin içinde olmayan, üretim sürecini devralamaz.
VII. MERKEZ NERESİ, TAŞRA NERESİ?
Bütün bu ithalatın altında yatan varsayım, tek cümleyle ifade edilebilir: Merkez orası, burası ise taşra.
Bu varsayım hiçbir zaman açıkça dile getirilmez, ama her cümlede iş başındadır. Bir tez, Batı’da bir dergide yayımlandığında ciddiye alınır; aynı tez Türkçe yazıldığında görülmez. Bir kavram, İngilizce karşılığıyla anıldığında ağırlık kazanır. Konuşmaya İngilizce terim serpiştirmek, yetkinlik işareti sayılır.
Türkiye hiç sömürge olmadı. Ne bir valisi oturdu ne bir işgal idaresi kuruldu ne dili yasaklandı. Buna rağmen sömürge aydınının bütün refleksleri burada üretilebildi. Bu, ilginç bir olgudur ve şunu gösterir: Kültürel bağımlılık, siyasi bağımlılığın zorunlu sonucu değildir; ayrıca üretilebilir, gönüllü olarak da üretilebilir.
Gönüllü olanı daha ağırdır. Çünkü sömürgede boyun eğme zorunludur; burada tercihtir.
Peki tercih neye dayanır? Bir hiyerarşinin doğal sayılmasına. Merkez bilgi üretir, taşra tüketir. Merkez kavram koyar, taşra çevirir. Merkez tartışır, taşra takip eder.
Bu hiyerarşinin bugün fiilen geçerli olup olmadığına bakmak gerekir çünkü ithalatçılar, otuz yıl önce doğru olabilecek bir tabloyu bugün de geçerli sanmaktadır.
Batı’da toplum bilimlerinin bugünkü durumu ortadadır. “Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital” adıyla kitap yazan Piketty, Kapital’i okumadığını kendisi söyler. Varoufakis “teknofeodalizm” diye bir kavram uydurur; kapitalizmin bittiğini, kira ekonomisine geçildiğini ilan eder; değer yasası sözde rafa kalkmıştır, çünkü uğraşmak zordur. Batı’nın “radikal solu” diye sunulan figürlerin programı, sağlık sigortası ve öğrenci kredisi düzenlemesinden ibarettir; üretim araçlarının mülkiyetine dair tek cümle yoktur. Bismarck da sosyal sigorta kurmuştu, hem de sosyalistleri yasaklayan yasayı çıkardığı yıllarda, açıkça sosyalizmi engellemek için… Ölçü buysa, Bismarck’ı da sola yazmak gerekir.
Buna karşılık Türkiye’de Marksist tartışmanın düzeyi, karşılaştırmayı kaldıracak durumdadır. Değer teorisi, emperyalizm çözümlemesi, ulusal sorun, devlet teorisi gibi başlıklarda burada yürütülen tartışma, Batı’daki muadilinden geri değil, ileridedir. Nedeni gizemli değildir: Teori, basınç altında keskinleşir. Emperyalizmi kavram olarak tartışan ile onunla fiilen uğraşan aynı sonuca varmaz.
Bu tersine dönmüş tablo, ithalatçının konumunu boşa düşürür. Merkez sandığı yerden getirdiği mal, burada zaten aşılmış olanın gerisindedir.
VIII. HEGEMONYA GEÇİCİDİR: BİR KUŞAĞIN TANIKLIĞI
Dil hiyerarşisinin en güçlü panzehiri, tarihtir.
Bugün altmışını aşmış olanlar, okulda hangi dilin “dünya dili” sayıldığını hatırlar. Fransızcaydı. Diplomasinin dili, kültürün dili, bilimin dili sayılırdı. Ortaokulda Fransızca şubeleri dolar, İngilizce şubelerine yer kalırdı. Aydın olmanın işareti Fransızca bilmekti; Fransızcadan çevrilmek, bir metnin ciddiyetinin kanıtıydı.
Bu bir kuşakta oldu. Bir insan ömrünün yarısından azında…
Bugün Fransızcanın konumu ortadadır. Kimse Fransızca bilmediği için mahcup olmuyor, kimse konuşmasına Fransızca terim serpiştirerek yetkinlik göstermeye çalışmıyor.
Fransızca’nın grameri değişmedi. Değişen, Fransa’nın dünya sistemi içindeki konumuydu.
Bu, dil hegemonyası hakkında bilinmesi gereken her şeyi söyler. Dilin ağırlığı, dilin kendisinden gelmez; onu konuşan gücün konumundan gelir. Konum değiştiğinde ağırlık da değişir.
İngilizcenin bugünkü konumu da aynı yasaya tabidir. Sonsuz değildir. Üretim, teknoloji, sermaye birikimi Asya’ya kaydıkça, bilgi üretiminin ağırlık merkezi de kayacaktır. Bu kayma, dil hiyerarşisini de yeniden düzenleyecektir.
O hâlde bugün İngilizceye göre kendini ayarlayan aydın, sadece onursuz bir iş yapmıyor; aynı zamanda yanlış hesap yapıyor. Ömrünü, ömrü tükenmekte olan bir hiyerarşiye yatırıyor.
IX. DUYAR KASMAK
Buraya, başladığımız yere dönelim.
“Duyar kasmak” tabirini gençler buldu. Argoya yakın ama argo değil; kaba değil, esprili. Teorik olarak isabetli.
“Kasmak” fiilini düşünün. Doğallıkla yapılamayan bir işi, kendini zorlayarak yapmak. Kaslarını gerip bir görüntü vermeye çalışmak. Kasılan kişi, olmadığı bir şeyi gösterir; gösterirken de gösterdiği şeyin kendisinde olmadığını ele verir.
“Duyar kasmak”: Duyarlıymış taklidi yapmak.
Bu tabirin yakaladığı şey, ithal söylemin tam da can damarıdır. Wokizmin sunduğu, duyarlılığın kendisi değil, duyarlılığın gösterisidir. Ölçü, bir insanın yaptığı iş değil, kullandığı kelimedir. Doğru kelimeyi kullanan duyarlıdır; yanlış kelimeyi kullanan değildir. İşçi çıkaran patron, doğru zamirleri kullandığı sürece ilericidir.
Gençler bunu, hiçbir teorik donanıma başvurmadan gördüler. Nasıl gördüler?
Çünkü gösteri ile gerçek arasındaki uyumsuzluk, gündelik hayatta doğrudan hissedilir. Bir insanın söyledikleri ile yaptıkları arasındaki mesafeyi ölçmek için sosyoloji okumak gerekmez. Kahvehanedeki genç adamın yaptığı tam olarak budur: Sabahki tweet ile akşamki tweet‘i yan yana koymuş, aradaki boşluğu görmüştür.
Bu, ideoloji eleştirisinin en eski ve en sağlam yöntemidir: Söylemi kendi iç tutarlılığıyla sınamak.
Tabirin bir başka değeri, Türkçenin kendi imkânlarıyla üretilmiş olmasıdır. İthal edilmemiş, çevrilmemiş, uydurulmamış. “Kasmak” fiilinin zaten taşıdığı anlam — zorlanma, yapaylık, doğallık kaybı — yeni bir bağlama taşınmıştır. Dil, kendisine yapılan müdahaleye, kendi araçlarıyla cevap vermiştir.
Bu cevabı verenler, ithalatçı tabakanın “eğitilmesi gereken” saydığı kesimdir.
X. NE YAPMALI?
Birincisi: Türkçenin yapısını savunmak. Bu, muhafazakârlık değildir. Türkçe zaten değişir, her canlı dil gibi… Savunulan, dilin kendi mantığına göre değişme hakkıdır. Bir dil kendi ihtiyacından türetir, dışarıdan dayatılanı ise sindiremez. “Bilimci” Türkçenin kendi ekiyle kurulmuştur; “bilim kadını” başka bir dilin sorununun buraya taşınmasıdır.
İkincisi: Kavram enflasyonuna karşı kavram disiplini. Her yeni terim şu soruyla karşılanmalıdır: bu terim, hangi olguyu, hangi eski terimden daha iyi açıklıyor? Cevap yoksa, terim bir açıklama aracı değil, bir konum işaretidir.
Üçüncüsü: Ekseni yerine oturtmak. Kimlik meseleleri gerçektir, ama türevdir. Kadının ezilmesi gerçektir; çözümü, mülkiyet ilişkilerine dokunmadan yapılacak dil düzenlemelerinde değildir. Eşcinsellerin uğradığı ayrımcılık gerçektir; çözümü, İngilizce terim ithal etmekte değildir.
Dördüncüsü: Merkez-taşra hiyerarşisini reddetmek. Bu, Batı’yı okumamak değildir; tam tersine, Batı’yı ithalatçıdan daha iyi okumaktır. Reddedilen, okumak değil, onay makamı saymaktır.
Beşincisi: Gençlerin sezgisini teoriye bağlamak. “Duyar kasmak” doğru bir sezgidir ama sezgi olarak kalırsa, tepkisel bir noktada donar. Sezgiyi teoriye bağlamak, o tepkiyi bir eleştiriye dönüştürür.
XI. ADI KONDU, SIRA İŞLETMEKTE
Kahvehanedeki genç adam, iki cümlede bir ideolojinin çelişkisini yakaladı. Bunu, “duyar kasmak” diye adlandırdı.
Bu yazının yaptığı, o adlandırmanın arkasındaki muhakemeyi açmaktan ibarettir. Kim ithal ediyor, hangi çıkarla ithal ediyor, ithal edilen ne işe yarıyor, Türkçe niye reddediyor?
Bir dil, kendisine yapılan müdahaleyi ele verir. Zorlanan yapı, absürt anlam üretir: “Devlet kadını” tamlamasında olduğu gibi. Türkçe, kendisine giydirilmek istenen elbisenin dikişlerini gösterir.
Gençlerin yaptığı da buydu. Dikişi gördüler, adını koydular.
Sıra, o adlandırmayı sürdürüp teorik olarak işlemektedir.