İliyenkov: “SpinoMarx” bulamacına karşı devrimci müdahale
ÖZCAN BUZE
Modern felsefe ve siyaset teorisi sahnesi, uzunca bir süredir devrimci teorilerin dişlerinin sökülmesi, eylemsizleştirilmesi ve burjuva üniversitelerinin koridorlarında zararsız birer akademik hobi haline getirilmesi operasyonuna tanıklık etmektedir. Bu operasyonun Batı akademisindeki en organize, rafine ve antikomünizmin değirmenine en çok su taşıyan uğrağı; Louis Althusser, Étienne Balibar, Pierre Macherey ve ardılları olan Antonio Negri gibi isimlerin başını çektiği yapısalcı ve post-yapısalcı “Marx” inşasıdır.
Bu entelektüel tasfiye harekâtının yegâne hedefi nettir: Marx’ı Alman Klasik Felsefesi’nin (Kant-Fichte-Hegel) tarihsel, diyalektik, devrime gebe bunalım (revolutionäre Krise) eksenli ve kökten dönüştürücü damarından tamamen koparmak; onu tarih dışı, öznesiz ve felç edilmiş bir Spinozacılığın içine hapsetmektir.
Bu uğursuz akademik modanın yarattığı kuramsal tahribatı deşifre etmek ve Marksizmin rasyonalist omurgasını yeniden açığa çıkarmak için müracaat edilmesi gereken en sarsılmaz entelektüel namus barikatlarından biri, Sovyet düşünür Evald Vasilyeviç İliyenkov’dur (Эвальд Васильевич Ильенков).
Batılı antikomünist çevreler ve emperyalizmin fonladığı akademi esnafı, İliyenkov’u “rejim kurbanı”, “sistemin kendi silahını kullanarak sisteme içeriden itiraz eden liberal bir özgürlük kahramanı” veya bir “soğuk savaş muhalifi” gibi lanse etmeye yeltenmektedir. Oysa burjuva dünyasının bu tersyüz etme ve İliyenkov’u bir antikomünist malzeme haline dönüştürme operasyonu tamamen iflas etmiş, tutmamıştır. Çünkü İliyenkov, o sığ liberal kalıplara asla sığmayan katıksız bağlılığıyla, bürokratik dogmatizmin felsefeyi tamamen felç ettiği o en sert dönemde, 1954 Nisanı’nda Moskova Devlet Üniversitesi kürsüsünden resmi devlet doktrini haline getirilmiş o şematik, donmuş ve mekanik Diamat-İstmat kalıplarına meydan okumuş; Marksizmde ezberlenecek şablonlar olmadığını, sadece tarihin kurucu materyalist anlayışı olduğunu ilan ederek felsefi rütbelerini siperde feda etmiştir. O, rejimin altını oymaya çalışan bir liberal mülteci değil; partinin ve devletin tepesine çöken o cansız şematizme karşı Marksizmin can damarını savunan sağlam bir komünist filozoftur. O, Marx’ın Kapital’deki yöntemini savunurken, aynı zamanda Batı akademisinin Marksizmi eylemsizleştiren o büyük yalanının da panzehirini sunar.
1. SPİNOZA’NIN DORUK NOKTASI VE “İÇKİNLİĞİN” FELSEFİ SINIRI
Spinoza’yı kendi çağı içinde değerlendirmek ve ona hakkı olan değeri teslim etmek felsefi bir namus borcudur. Spinoza, dünyayı yaratıp bir kenara çekilen, saatçi ve aşkın (transcendent) bir deist Tanrı figürünü bütünüyle reddetmiştir. Onun felsefe tarihine vurduğu en büyük darbe, saatin ta kendisini, yani bizatihi doğa yasalarını Tanrı ilan etmesidir (Deus sive Natura). Tanrı doğanın dışındaki bir kurucu veya müdahaleci kral değildir; doğanın içindeki zorunlu, aksamadan işleyen nedensellik bağlarının, yani tam anlamıyla içkinliğin (immanence) ta kendisidir. Bu hamle teolojinin bittiği, teolojinin kendi kendini imha ederek materyalizmin kapısını araladığı muazzam bir tarihsel şafaktır.
Ancak bu kuramsal doruk, Hegel gibi ama ondan tamamen farklı bir tarzda, Spinoza felsefesinin diyalektik materyalist olmayan en ileri sınırıdır. Çünkü Spinoza’da bu içkin doğa yasaları ebedi, ezeli, geometrik ve hareketsizdir. İnsan bu devasa kozmik mekanizmanın karşısında ancak o zorunlu yasaları zihnen kavrayabilen ve bu düzene entelektüel bir rızayla uyum sağlamaya çalışan edilgen bir seyircidir (amor intellectualis Dei). Spinoza felsefesinde “olumsuzlama” (negation) kurucu bir güç değildir; her belirleme sadece bir kısıtlamadır (determinitio est negatio). Dolayısıyla bu felsefede, mevcut olanı kökten tasfiye edip yerine yenisini inşa edecek devrimci bir iradeye, sınıf bilincine ve tarihsel zamana yer yoktur. Her şey verili bir tözün sonsuz niteliklerinin zorunlu akışından ibarettir.
2. “SPİNOMARX” BULAMACI: BATI AKADEMİSİNİN FELÇ ETME STRATEJİSİ
Althusser’in ve ardıllarının Marx ile Spinoza’yı yan yana getirerek önerdikleri o teorik “bulamaç”, felsefi bir sentez değil, Marksizmin dönüştürücü dişlerini sökmek için kurgulanmış bir pusudur. Marx’ın kendi yazılarında, felsefi kökenini Spinoza üzerine kurduğunu, ondan esinlendiğini gösteren tek bir cümle, tek bir metin dahi mevcut değildir. Marx’ın gerçek soykütüğü Kant’ın eleştirel felsefesinden, Fichte’nin eylem (praksis) vurgusundan ve Hegel’in tarihsel-diyalektik olumsuzlama yasasının Marx tarafından materyalist zemine oturtulmasından geçer. Marx, Kapital’den önce kaleme aldığı felsefi metinlerde ve Kapital’in önsözünde Hegel’in talebesi olduğunu gururla ilan ederken, Spinoza’yı ancak Fransız materyalizminin tarihsel bir öncülü olarak anar.
Batı akademisi ve onların yerli taklitçileri, ne yabancı dil ne Türkçe ne de Marksizm bilmeden yaptıkları o çalakalem çevirilerle bu rasyonalist zemini bütünüyle çürütmüşlerdir. Bu terminolojik sefaletin en vahim uğraklarından biri, productive forces kavramını kaba bir sıfatlaştırmayla “üretici güçler” diye çevirmektir. Oysa Türkçenin felsefi mantığı gereği bu kavramın hakkı üretim güçleridir; çünkü güç üretime ait içkin bir tözdür, dışarıdan eklenen bir sıfat değildir.
Benzer şekilde, socio-economic formation kavramını “sosyo-ekonomik oluşum” ya da “biçimlenme” gibi kendiliğindenci ve muğlak liberal kelimelerle sığlaştıran cımbızlama (cherrypicking) meraklılarına karşı felsefi siper nettir: Bu yapı rastlantısal bir bulut kümesi gibi kendiliğinden biçimlenmez; o tarihsel kesitte üretim ilişkileriyle mühürlenmiş nesnel bir sosyo-ekonomik formasyon ya da tam manasıyla bir toplumsal-ekonomik kuruluştur.
Batı akademisi, Hegel-Marx bağını kasıtlı olarak kopartıp Marx’ı Spinozacı ilan ettiğinde, Marksizmin içindeki “sınıf savaşı”, “kriz teorisi” ve “tarihsel ilerleme” fikirlerini buharlaştırır. Althusser’in “Devletin İdeolojik Aygıtları” veya “Öznesiz Süreç” teorileri, ideolojiyi ve yapıları öyle içkin, öyle kaçınılmaz ve kuşatıcı birer mekanizma olarak sunar ki, bireyin veya işçi sınıfının bu çemberin dışına çıkması kuramsal olarak imkânsız hale gelir. İdeoloji, insanı daha doğmadan sürece özne olarak dahil eder, eklemler (interpellation) ve yapıların basit birer taşıyıcısına (Träger) dönüştürür.
Tıpkı Spinoza’nın doğa yasaları karşısında insanın elinin kolunun bağlanması gibi, akademik Marksizmde de kapitalist yapıların içkinliği karşısında devrimci özne felç edilir. Bu karamsar yapısalcılık, postmodernizmin “tarihsel son” ve “başka alternatif yok” tezlerine doğrudan lojistik destek sağlamış, sol entelektüellerde derin bir teslimiyet ve eylemsizlik doğurmuştur. Antonio Negri gibi isimlerin bu hattan devralarak ürettiği “Çokluk” (Multitude) teorileri, sistemi kökten altüst edecek kurucu bir proletarya gücü yerine, imparatorluğun içkin sınırları içinde “var olmaya çalışan” ama onu asla aşamayan zararsız bir muhalefet biçimi vazeder.
İşte İliyenkov’un siper felsefesi, bu evcilleştirme pususunu daha hayattayken yaşamıştır. Batı akademisinin ve Avrupa Komünizmi koridorlarının, İliyenkov’un Soyut ve Somut’un Diyalektiği eserini İtalyancaya çevirirken düştükleri o meşhur “İtalyan Olayı” (The Italian Affair) skandalı; metni kırpma, sansürleme ve önüne resmi ideolojinin uysal bir önsözünü yerleştirme gayreti, devrimci teorinin dişlerini sökme operasyonunun doğrudan tarihsel vesikasıdır.
3. DEVRİME GEBE BUNALIM, ZORUNSUZLUK VE TELEOLOJİ TUZAĞI
Batı akademisinin Marksizmi hapsettiği bu durağan, mekanik ve determinist kalıpları parçalayan en güçlü felsefi ve siyasi kavram, Lenin’in daha sonra tahkim ettiği devrime gebe bunalım (revolutionäre Krise) kavramıdır.
Almanca karşılığıyla bunalım (krisenhaft, krisenbetont, widerspruchsorientiert) terimleri, bir sistemin kendi içsel hareketinden kaynaklanan kaçınılmaz çelişkileri, yani Marx’ın ifadesiyle içkin çelişkiyi (immanenter Widerspruch) işaret eder. Sistem arızalandığı için değil, kendi nesnel yasalarıyla aksamadan işlediği için bunalıma girer. Bu yönüyle bunalım, donuk bir manzara değil; hareket halindeki, kendi içinde büyük bir felsefi ve siyasi gerilimi barındıran doğurgan bir süreçtir.
Bu süreç, doğası gereği bir devrime gebedir. Tıpkı biyolojik bir gebelikte olduğu gibi: Her gebelik mutlak bir doğumla sonuçlanabilir de, sonuçlanmayabilir de; kürtajla, düşükle neticelenebilir ya da rahimde sönümlenebilir. Marksizmi otomatik bir tren hattı, tarihi de kaçınılmaz durakları olan mekanik bir tren yolculuğu gibi sunan o kaderci, determinist “zorunluluk” (necessity) masalı, burjuva ideolojisinin sol entelektüelleri felç etmek için ürettiği en büyük felsefi tuzaktır. Devrim bir zorunluluk değil, bir zorunsuzluktur (contingency / Kontingenz).
Tam da bu noktada kürsü Marksistlerinin o meşhur cımbızlama (cherrypicking) merakına en ağır darbeyi indirmek gerekir: Marksizmde tarihsel ilerleme asla ve asla teleolojik (ereksel) bir süreç değildir. Tarih, önceden belirlenmiş, kaçınılmaz olarak “mutlu bir sona” ya da mutlak komünizme akacak dini/metafizik bir nehir değildir. Ne Spinoza’nın geometrik töz akışında ne de Hegel’in kendini gerçekleştiren “Mutlak Ruh” idealizminde devrimci bir zorunsuzluk alanı bulunur. Cımbızlamacılar Marx’ın metinlerinden doğrusal bir ilerleme şablonu çıkarmaya çalışırken, diyalektiğin can damarı olan çelişkiyi buharlaştırırlar.
Tarihsel ilerleme, düz bir çizgi değil; kesintili, sıçramalı ve her saniyesinde geriye dönme (barbarlık/restorasyon) riskini barındıran açık uçlu bir mücadele alanıdır. Devrime gebe bunalım, hem nesnel koşulların hem de öznel koşulların aynı tarihsel momentte olgunlaşmasını gerektirir. Devrimci öncü örgütün etkisi ve tarihe müdahale iradesi öznel koşuldur. O bilinçli müdahale iradesi sahnede yoksa, nesnel koşullar ne kadar olgun olursa olsun, tarihin açtığı o zorunsuz olasılık penceresi hiçbir devrimci doğumla sonuçlanmadan akar, geçer gider.
4. İLİYENKOV’UN MÜDAHALESİ: SPİNOZA’YI “İÇEREREK AŞMAK”
Felsefe tarihinin en temel yasası, kendinden önceki büyük birikimi reddetmek değil, onu içererek aşmaktır (Aufhebung). Kant’tan, Hegel’den ya da Spinoza’dan yararlanmak bir felsefeciyi o felsefenin müridi yapmaz. Evald İliyenkov’un dehası, Spinoza’yı dogma olarak benimseyen akademisyenlerin aksine, ondan bir Marksist olarak yararlanmasında ve onu ayakları üzerine oturtmasında yatar. İliyenkov, Marx’ın Hegel’e yaptığının aynısını Spinoza’ya uygulamıştır.
İliyenkov, dünyayı ruh ve madde, özne ve nesne diye ikiye bölen Kartezyen ikiciliğe ve burjuva agnostisizmine karşı Spinoza’nın o güçlü tekçi (monist) bütünlüğünden yararlanır. Düşünce, kaba materyalistlerin ve pozitivistlerin iddia ettiği gibi beynin salgıladığı kaba bir organ salgısı olmadığı gibi, idealistlerin iddia ettiği gibi maddeden kopuk göksel bir cevher de değildir. Düşünce, doğanın en yüksek düzeyde organize olmuş biçiminin (insanın), kendi dışındaki nesnel dünyayla ilişki kurma, pratik faaliyet yürütme ve eyleme biçimidir.
Ancak İliyenkov burada durmaz ve Spinoza’nın o donmuş, insanı dışarıda bırakan içkin yasalarını insan emeği, toplumsal üretim ve tarihsel praksis zeminine bastırır. Burada dilsel ve kavramsal düzeyde hayati bir serimleme yapmak elzemdir: Egemen ideolojinin devrimci teoriyi kör, vandalca ve kaba bir yıkıcılık (destruktiv, zerstörerisch) gibi gösterme çabasına karşı Marksist-Hegelci hat her zaman kurucu bir tasfiyeyi savunmuştur.
İliyenkov’un Spinoza’yı içerirken kullandığı yöntem, basit bir reddiye değil; felsefi anlamda hem umwälzend (köklü bir altüst oluş, devrimci dönüşüm) hem de tam manasıyla aufhebend (içererek aşan, iptal ederken muhafaza eden) bir eylemdir. İliyenkov, Spinoza’nın teolojik ve mekanik sınırlarını aşarak onları iptal eder (negation); fakat rasyonalist bütünlük ve tekçilik (monizm) gibi ileri unsurlarını diyalektik materyalizmin potasında muhafaza eder (preservation). Böylece Spinoza felsefesi kafası üstünde durmaktan kurtulur, tarihsel-toplumsal praksis zeminine kurucu bir atılıma dönüşür.
5. İLİYENKOV’UN FELSEFİ KATKILARININ ANATOMİSİ
İliyenkov’un felsefeye yaptığı özgün katkılar, Batı akademisinin kurmaya çalıştığı tüm eylemsizleştirme barikatlarını tuzla buz edecek niteliktedir. Onun kuramsal mirası dört büyük sütun üzerinde yükselir:
A. Soyuttan Somuta Yükselme Metodolojisi
İliyenkov, diyalektiği basit bir “doğa yasası” ya da mekanik formüller bütünü olarak gören kaba materyalizme karşı Kapital’in mantıksal omurgasını ısrarla savundu. Burjuva felsefesi ve kaba pozitivizm, ampirik (gözle görülen, elle tutulan) veriyi “somut” kabul eder; teorik kavramları ise “soyut” olarak görür. İliyenkov bu epistemolojiyi tersyüz eder: Asıl soyut olan, yalıtılmış, içsel bağlarından koparılmış ampirik veridir.
Somut olan ise, nesnenin tüm içsel çelişkileri, tarihsel gelişimi ve bütünlüğüyle zihinde yeniden sentezlenmesidir. Dolayısıyla Marx’ın yöntemi, soyut dogmalar üretmek değil, gerçekliği tüm dinamizmiyle zihinde somutlaştırma eylemidir. Bu yaklaşım, Marksizmi dogmatik bir inanç sistemi olmaktan çıkarıp, nesnel dünyayı dönüştürmenin bilimsel alet çantası haline getirir.
B. “İdeal” Teorisi ve Toplumsal Somutlaşma
İliyenkov’un felsefe tarihine bıraktığı en özgün kavram, Türkiye’deki okurun Yordam Kitap etiketiyle yayınlanan anıtsal eseri “Diyalektik Mantık: Tarihi ve Teorisi” üzerinden de derinlemesine inceleyebileceği “İdeal” (Идеальное) teorisidir. Batı felsefesi ideal olanı ya bilincin içine hapseder (öznel idealizm) ya da kaba materyalizm adına bütünüyle reddeder. İliyenkov ise ideal olanın, insan faaliyeti ve emek aracılığıyla nesnel dünyada somutlaştığını kanıtlar.
Bir metal parçası insan emeğiyle “para” formunu kazandığında, o metal artık sadece fiziksel bir nesne değildir; o nesne, insanlar arasındaki toplumsal-ekonomik ilişkileri kendi üzerinde somutlaştırır. Dil, kültür, hukuk ve değerler, tek tek bireylerin bilincinden bağımsız, toplumsal insan emeğinin nesneler dünyasına kazıdığı nesnel-ideal formlardır. Bu kuram, kültürel ve toplumsal alanı hiçbir mistisizme ve idealizme düşmeden, tamamen materyalist ve nesnel bir zeminde açıklamayı başarmıştır.
C. Zagorsk Deneyi: Bilincin Toplumsal İnşası
İliyenkov, bilincin ve düşüncenin biyolojik/genetik bir veri olmadığını, bütünüyle toplumsal emeğin bir ürünü olduğunu sadece teoride bırakmadı; bunu pratik bir deneyle kanıtladı. Doğuştan veya erken çocukluk evresindeki ağır hastalıklar sonucu duyusal yetilerini bütünüyle yitirerek “pedagojik olarak kör-sağır” konumuna düşen çocukların eğitim gördüğü Zagorsk yatılı okulunda yürüttüğü psikolojik ve felsefi çalışmalar, onun materyalizminin en büyük zaferidir.
Dış dünyayla hiçbir işlevsel duyusal (görme ve işitme) bağı kalmayan, dolayısıyla dil ve bilinç geliştirmesi biyolojik olarak imkansız görülen bu çocuklara, nesnelerle pratik-araçsal ilişki kurma (emek faaliyeti) öğretildi. Çocuklar kaşığı tutmayı, masayı kullanmayı, yani insanlaşmış nesneler dünyasıyla pratik bağ kurmayı öğrendikçe zihinleri, dilleri ve insan bilinci sıfırdan inşa edildi. Bu çocuklardan Alexander Suvorov’un ileride felsefe doktoru olması, İliyenkov’un “bilinç, toplumsal emeğin somutlaşmış eylemidir” tezinin somut kanıtı oldu. Bilinç beynin salgısı değil, toplumsal praksisin ürünüydü.
D. Zagorsk Deneyine Burjuva-Liberal Saldırıların ve Kaynaklarının Tasfiyesi
Batı akademisi ve onların yerli taklitçileri, son dönemde Zagorsk deneyine katılan bazı çocukların (özellikle Alexander Suvorov’un) erken çocukluk evresinde (4 ila 9 yaş arasında) kısa süreli de olsa görme ve işitme deneyimlerine sahip olduklarını, dolayısıyla bilincin “sıfırdan” inşası tezinin ampirik olarak çürütüldüğünü ileri sürmektedir. Bu çevreler, özellikle Sergey Sirotkin’in sonraki yıllarda yaptığı özeleştirel açıklamaları ve Sovyet literatüründeki “pedagojik olarak kör-sağır” (pedagogicheski slepoglukhoi) tanımının arkasındaki teknik ve eğitsel sınırlılıkları öne sürerek, İliyenkov ile Aleksandr Meshcheryakov’un ortaklaşa tahkim ettiği tezleri birer “Sovyet retoriği” veya “ideolojik kurgu” olarak sunma gayretindedir.
Ancak bu kaba taarruz, diyalektik materyalizmle hiçbir ilişkisi olmayan; nesnel verilere sığınsa da insan praksisini dışarıda bıraktığı için bütünüyle idealist olan ampirik pozitivist ve burjuva-liberal bir çürütme girişimidir. Bu saldırıların dayandığı kaynaklar ve düştükleri felsefi sefalet şu iki düzlemde un ufak edilmek zorundadır:
1. Kaynakların İllüzyonu ve İdealist Pozitivizmin Pusuya Düşürülmesi
Raporlarında bunu bir “metodolojik kırılma” gibi sunan burjuva aklı, İliyenkov’un “ideal” ve “bilinç” kuramını kaba bir biyolojik determinizm ve olgu putlaştırıcılığı zeminine çekmeye Lawrence çalışmaktadır. Evet, Alexander Suvorov’un biyografik kayıtları onun 4 yaşına kadar gördüğünü, 9 yaşına kadar işittiğini; keza Sergey Sirotkin ve grubun diğer üyelerinin erken çocukluk evresinde ampirik dünya ile duyusal temas kurduğunu doğrulamaktadır. İliyenkov ve Meshcheryakov da bu çocukların biyolojik olarak hiçbir nöral, hücresel ya da duyusal geçmişi olmadığını iddia eden mistik birer mucize avcısı değillerdir. Onların felsefi ve psikolojik olarak kanıtladığı şey; insani-toplumsal bilincin, kavramsal kategorilerin ve dilsel formların biyolojik kalıtımla genetik olarak taşınmadığı gerçeğidir.
Suvorov ve arkadaşları Zagorsk’taki deneysel merkeze geldiklerinde, o erken çocukluk dönemindeki geçici duyusal deneyimlerinden geriye hiçbir işlevsel bağ, hiçbir dilsel mekanizma veya kavramsal dünya kalmamıştı; nesnel olarak dünyadan bütünüyle yalıtılmış birer “biyolojik organizma” düzeyine gerilemişlerdi. Literatürdeki o “pedagojik olarak kör-sağır” tanımı, tam da bu maddi gerçeği işaret eder: Mevcut biological kırıntılar geleneksel eğitim ve insanlaşma süreçleri için mutlak bir “sıfır noktasını” temsil etmektedir.
Ampirik pozitivizm, o donuk kırıntıları ve verili yapıları insandan ve toplumsal praksisten bağımsız, aşkın birer mutlak yasa gibi sunarak nesnellik maskeli bir idealizmin tuzağına düşer. Eğer mesele o sığ akademisyenlerin iddia ettiği gibi basit bir “hasarlı biyolojik yetinin rehabilitasyonu” olsaydı, burjuva dünyasının elindeki binlerce kör-sağır çocuk sadece tıbbi veya teknik aparatlarla kendiliğinden birer felsefe doktoru haline gelebilirdi. Zagorsk’taki zafer, geçmişteki o donuk, silinmiş biyolojik kırıntıların bile ancak ve ancak insani-toplumsal emek ve pratik faaliyet potasında (kaşık tutma, nesneyi dönüştürme, alet kullanma) insani bir bilince ve felsefi dehaya dönüşebileceğidir. Olgu ve yapıları mutlaklaştırıp, insan iradesini ve kurucu toplumsal praksisi yok sayan bu ampirist tavır, burjuva dünyasının ürettiği seküler bir objektif idealizmdir.
2. Diş Sökme ve Evcilleştirme Operasyonunun Parçası
Bu ampirik saldırı, bu yazının en başında teşhir ettiğimiz o büyük ve sinsi operasyonun —yani devrimci Marksizmin dişlerini söküp onu zararsız bir akademik hobi haline getirme girişiminin— doğrudan pratik bir yansımasıdır.
Batı akademisi neden Zagorsk deneyine ve onun dayandığı maddi verilere bu denli büyük bir nefretle saldırmaktadır? Çünkü Zagorsk, insan bilincinin ve öznesinin, verili/genetik yapılar veya ampirik geçmiş tarafından ebediyen hapsedilemeyeceğini, bütünüyle toplumsal praksis (devrimci eylem ve emek) aracılığıyla kökten inşa edilebileceğini pratik olarak kanıtlamıştır. Eğer bilinci biyolojiye, geçmiş ampirik verilere veya Althussercilerin iddia ettiği gibi insanı daha doğmadan felç eden o kaçınılmaz objektif idealist yapılara (interpellation) mahkûm ederseniz, devrimci özneyi de peşinen tasfiye etmiş olursunuz.
Zagorsk’taki pratik zaferi “kurgu” ilan etmeye çalışan burjuva-liberal taarruz, işçi sınıfına ve devrimci öncüye şu sinsi mesajı vermektedir: “Siz verili yapıların, geçmiş ampirik koşulların ve biyolojik sınırların dışına çıkamazsınız; özne ancak sistemin izin verdiği sınırlar içinde rehabilite edilebilir.” İşte İliyenkov’un siper felsefesi, bu evcilleştirme pususunu tam da bu noktada parçalar. Zagorsk bir “hasar tamir merkezi” değil, insanın toplumsal pratikle kendini yeniden yarattığı kurucu bir siperdir. Karşı tarafın “çürütme belgesi” diye salladığı o biyografik veriler, asıl bizim tezimizi, yani toplumsal emek ve pratik olmaksızın biyolojinin tek başına hiçbir şey üretemeyeceği tezini mühürleyen devrimci birer cephanedir.
SONUÇ: SİPERDEKİ FELSEFE
İliyenkov, Spinoza’yı Marksizmin yerine ikame etmeye çalışan akademik şarlatanlığın aksine, Spinoza’yı tarihsel diyalektiğin şafak vakti olarak okur. Onu alır, Marx’ın toplumsal-ekonomik formasyonlar analizinin, yani sınıf mücadelesinin emrine verir. Spinoza’da içkin yasalar insanı ebediyen belirleyip hareketsiz kılarken; Marx ve İliyenkov çizgisiyle birlikte insan, o içkin toplumsal yasaların hem kurucusu hem de onu devrimci eylemle kökten değiştirip dönüştürebilecek yegâne etkin öznesi haline gelir.
Batı’nın akademik Marksizmi, Marksizmi kitlelerin elindeki bir eylem kılavuzu olmaktan çıkarıp burjuva üniversitelerinde tüketilen zararsız bir hobi haline getirmiştir. Evald Vasilyeviç İliyenkov’un mirası ise bu uğursuz yapısalcı operasyonları deşifre eden; felsefeyi Kant, Hegel ve Marx hattının rasyonalist, devrimci, devrime gebe bunalım eksenli ve kökten dönüştürücü karakterine geri döndüren katıksız bir entelektüel namus barikatıdır. Onu doğru tanıtmak; sistemi içeriden yıkmaya çalışan bir liberal muhalif şablonuna ya da öznesiz yapısalcı bulamaçlara kurban etmeden, doğrudan bir siper felsefesi olarak kürsüye yeniden oturtmaktır.