Bir teori tartışması: Vonnegut’un melekleri mi, öncü örgüt mü?
“İyinin, kötü kadar sık zafer kazanmamasının hiçbir nedeni yoktur. Herhangi bir şeyin zaferi bir örgütlenme meselesidir. Eğer melek diye bir şey varsa, umarım onlar Mafya tarzında örgütlenmişlerdir.”
Kurt Vonnegut, Titan’ın Sirenleri
ÖZCAN BUZE
Vonnegut’un bu ironik tespiti, edebiyatın diliyle siyasal iktisadın temel bir problemine, yani örgütlenme biçiminin ontolojik üstünlüğüne temas eder. Ancak bu sözü, romanın bağlamından tecrit etmek, Vonnegut’un kurduğu o acımasız hicvi; yani “tarihin nasıl bir öznel iradeyle yazılacağı” meselesini ıskalamak olur. Sözü söyleyen, Titan’ın Sirenleri’nin Winston Niles Rumfoord karakteridir. Rumfoord, krono-sinklastik infundibulum —yani Vonnegut’un ifadesiyle “farklı türden tüm hakikatlerin bir araya geldiği” o uzay-zaman kırılması— sayesinde zamanın ve mekânın bütünselliğini “tanrısal” bir bakış açısıyla gören, olayları yukarıdan planlayan, geleceği manipüle eden bir figürdür.
Rumfoord, “melekleri mafya gibi örgütleme” hayali kurarken, aslında kitle pratiğinden tamamen yalıtılmış, sınıfsal dinamikleri değil kendi “kozmik vizyonunu” esas alan elitist bir aydının trajik akıbetini temsil eder. Rumfoord, krono-sinklastik infundibulum sayesinde “bütünü” gördüğünü sandığı her an, aslında Tralfamadorlular’ın determinist yapısının içinde bir “piyon” olduğunu fark edemez. Onun “stratejik” müdahaleleri, Tralfamadorlular’ın arızalı bir parçayı onarmak için ihtiyaç duyduğu biyolojik bir tamir sürecinden ibarettir. Burada Rumfoord’un piyonluğu, sadece edilgen bir kader kurbanı olması değildir; o, infundibulum’un yarattığı sahte “bütünsellik” yanılsaması içinde, kendi özgür iradesiyle yönettiğini sandığı sistemin, aslında kendi nihai amacından kopuk, mekanik bir işleve hizmet ettiğini göremeyecek kadar kendine yabancılaşmıştır. Rumfoord piyondu, çünkü eylemlerinin tarihsel sonuçlarını değil, sadece infundibulum’un ona dayattığı o “kozmik senaryoyu” önemsiyordu.
Devrimci hareketin önündeki en önemli tehlike, örgütlenme biçiminin “mafyalaşması” değil (bu tehlike de tamamen yok sayılmamalı), Rumfoordvari bir kibrin getirdiği o yalıtılmışlık, Kafkaesk labirentlerde kaybolmak veya “iyi niyetin” bir strateji olduğunu sanma gafletidir. Tarihte “iyi niyet”, bir örgütlenme stratejisi değildir; o sadece bir vicdan tesellisidir.
Bu makalenin ana tezi şudur: Örgütlenme, sadece bir teknik mesele değil, yabancılaşmayı kırma meselesidir. Kendiliğindenlik (spontanéité) bu labirenti aşamaz; tam tersine, daha da derinleştirir. Engels’in formüle ettiği gibi:
“Yalnızca bilinçli bir şekilde örgütlenmiş toplumsal üretim, üretim ve dağıtımın planlı bir biçimde yürütüldüğü bir sistem, insanlığı hayvanlar âleminin geri kalanının üzerine çıkarabilir.”
I. EDEBİ LABİRENT: YABANCILAŞMANIN ONTOLOJİSİ VE ÖRGÜTSÜZLÜĞÜN ABSÜRDLÜĞÜ
Vonnegut, Heller ve Kafka: Bu üç yazar, modern insanın örgütlenemeyen veya yanlış örgütlenen çöküşünü resmederken aslında Marx’ın 1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’nda tarif ettiği “yabancılaşmanın” edebi laboratuvarını kurarlar. Marx’a göre yabancılaşmış emek, insanın kendi etkinliğini kendisine yabancılaştırır; etkinliği pasifliğe, gücü güçsüzlüğe, yarattığı dünya ise ona karşı düşman bir güce dönüşür:
“Yabancılaşma, yalnızca yaşam araçlarımın bir başkasına ait olmasından, arzumun erişilmez bir başkasına ait olmasından değil, aynı zamanda her şeyin kendisinden başka bir şey olmasından, etkinliğimin kendisinden başka bir şey olmasından ve nihayet —bu kapitalistler için de geçerlidir— her şeye hükmeden insandışı bir gücün varlığından kaynaklanır.”
Vonnegut ve “Kozmik Piyonluk”
Rumfoord, Tralfamador determinizminin (her şeyin “öyle oldu, öyle oluyor, öyle olacak” diye sabitlendiği bir zaman algısı) içindedir. Rumfoord, bütünü görme iddiasıyla yola çıkmıştır; fakat bu iddia onu, kendi iradesini yönetemeyen bir kuklaya dönüştürür. Siyasal açıdan bu, kitle pratiğinden kopuk, “tarihi sadece kendi teorisiyle anladığını sanan” elitist planlama fantezisidir. Rumfoord’un piyonluğu, kitlelerin özneleşmesine izin vermeyen, onları kendi “kozmik senaryosunun” figüranları olarak gören her türlü “öncü” anlayışın kaçınılmaz akıbetidir.
Heller ve “Madde-22 Tuzağı”:
Joseph Heller’ın Madde-22’si (Catch-22), bu yabancılaşmayı bürokratik kurumsallaşma düzlemine taşır. Sistem, bireyi kendi mantıksız kuralları içinde sonsuz bir tuzağa düşürür. Eğer örgütlenme, sınıfsal bir hedefi (devrimi) değil de, sadece kendi prosedürünü (bürokrasiyi) korumayı hedeflerse, kurum sadece bir tuzağa dönüşür.
Kafka ve “Absurdité Labirenti”:
Kafka’nın dünyasında sistem, bireyi sadece ezmez, onu kendi varoluşunun anlamını sorgular hale getirir. Joseph K., suçunun ne olduğunu bilmeden yargılanır. Bu yargılanma süreci, somut bir sınıf mücadelesinden ve buna bağlı bir örgütsel hattan mahrum kalmış bireyin yalnızlığıdır. Örgütsüz birey, Kafka’nın “yargılanan Joseph K.” konumuna mahkûmdur; çünkü karşısında direnilecek bir sınıf gücü değil, boş bir uzay ve her hamleyi kendi aleyhine çeviren bir absürdite mekanizması vardır.
Bu üç edebi örnek, bize şunu kanıtlar: Örgütlenme, yabancılaşmayı kırma meselesidir. Toplumsal yeniden üretim, kendiliğinden var olmaz; bu, sıradan insanların her gün emek, mücadele ve işbirliği yoluyla ürettiği somut pratiktir. Kafkaesk labirenti kıran, ancak ve ancak bu yeniden üretim sürecini kolektif iradeye tabi kılan örgütlenmedir.
II. TARİHSEL İNTERREGNUM: “İYİ NİYETLER” NEDEN YENİLMEYE MAHKÛMDUR?
Antonio Gramsci’nin interregnum (ara dönem, fetret) kavramı, “Eski ölmekte, yeni doğamamakta; bu ara dönemde ise hastalıklı semptomlar ortaya çıkmaktadır” der. Bu ara dönemde, sınıfsal perspektiften ve diyalektik kitle pratiğinden yoksun yapılar, “koruma-rant” mekanizmalarına evrilerek yozlaşırlar.
1914 – İkinci Enternasyonal’in Çöküşü:
SPD, milyonlarca üyeli bir devdi, ancak teorik pusulası ile pratik eylemi arasındaki bağ kopmuştu. Aygıt vardı, disiplin vardı, ancak “içerik” (devrimci öz) buharlaşmıştı. Bu, Heller’ın Madde-22’sinin tarihsel bir kopyasıdır: Kurum, kendi varlığını korumak uğruna kuruluş amacını imha etmiştir.
1918-19 Almanya’sı – Luxemburg’un Trajedisi:
Ocak 1919’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in katledilmesi, karşı-devrimci şiddetin değil, “örgütlenmenin eksikliğinin” trajedisidir. Luxemburg, kitlelerin kendiliğinden yaratıcı enerjisine güveniyordu; ancak Lenin’in arkasında hazırlıklı bir parti varken, Luxemburg’un arkasında henüz bir-iki haftalık bir parti vardı.
İspanya 1936 – Kendiliğindenliğin Felci:
CNT-FAI deneyiminde coşku fazlaydı ama merkezi koordinasyon yoktu. Anarşistlerin “hiyerarşisizlik” ısrarı, Franco’nun disiplinli ordusuna karşı, stratejik bir aygıttan yoksun kalmanın getirdiği bir felce dönüştü.
Post-68 Hareketçiliği:
“Biz %99’uz” sloganı, Kafkaesk bir labirentin ortasında bağıran bireylerin toplamıydı. Hareket, merkezi bir önderliği ve stratejik hiyerarşiyi reddederek, kendisini Kafka’nın “yargılanan Joseph K.” konumuna mahkûm etti.
III. LENİNİST MODEL: STRATEJİK EYLEMLİLİK VE ÖNCÜ PARTİ
1917 Ekim’i, kendiliğindenliğin değil, örgütlü iradenin zaferidir. Bolşevik Parti’yi diğerlerinden ayıran, kitle hareketine bir “omurga” kazandırma kapasitesiydi. Lenin’in 1903’teki meşhur vurgusu, bugün hâlâ bir mühendislik iddiası taşır: “Bize devrimcilerden oluşan bir örgüt verin, Rusya’yı yerinden oynatalım!”
Bu örgüt, bürokratik bir kabuk değil, kitlelerin bilincini kendi sınıf çıkarlarıyla birleştiren —Gramsci’nin deyimiyle— bir “organik aydın” mekanizmasıdır. Leninist modelin başarısı, şu sacayağında gizliydi: (1) Teorinin bir pusula olarak korunması, (2) Merkezi önderlik, (3) Kitleye geçirgenlik (bürokrasiye değil, fabrika komitelerine dayanan meşruiyet).
Luxemburg’un bürokrasiye ilişkin haklı uyarıları, bu diyalektik bağ kopmadığı sürece bir tehlike değil, örgütlülüğün yaşamsal bir parçasıydı. Lenin, Ne Yapmalı? adlı eserinde bu gerekliliği şöyle perçinler:
“Tüm ülkelerin tarihi, işçi sınıfının kendi çabalarıyla ancak sendikal bilinç geliştirebileceğini gösterir.”
“Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz.”
IV. SONUÇ: AHLAKİ BİR ÇAĞRI DEĞİL, ÖRGÜTSEL BİR ZORUNLULUK
Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde şunu vurgular:
“İnsanların varlıklarını belirleyen şey bilinçleri değil, bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.”
Öncü parti, bu toplumsal varlığı dönüştürecek, yabancılaşmış emeği ve iradeyi kendi kontrolüne alacak tek somutlaştırıcı güçtür. Vonnegut’un o keskin hicvi, Heller’ın o bunaltıcı bürokrasisi ve Kafka’nın o absürd labirenti, aslında bize şu mesajı verir: Eğer tarihin akışına “bilinçli bir şekilde” müdahale etmezseniz, sistem sizi kendi yarattığı anlam ve bürokrasi labirentinde bir “nesne” haline getirir.
Devrim, iyi insanların bir araya gelmesi değil, tarihsel süreçleri profesyonelce örgütleyebilme sanatıdır. Vonnegut’un melekleri ancak Leninist öncü parti disipliniyle, yani somut ve sınıfsal bir örgütlenmeyle “mafya gibi” değil, bir bilimsel sorumlulukla tarihin akışına müdahale edebilirler. Aksi takdirde, Kafkaesk bir labirentte sonsuza dek kendi kuyruğunu kovalayan, yabancılaşmış, örgütsüz bir kalabalık olmaktan öteye geçemeyiz. Seçim, bir “ahlak” meselesi değil, bir “varoluş” meselesidir. Tarih, niyetleri olanların değil, çelişkileri analiz edip bu analizi maddi bir güce dönüştürenlerin eseridir. Örgütlenme zorunludur; ancak —sınıfsal, diyalektik, yeniden üretim odaklı ve devrimci teoriyle beslenen— niteliği her şeyi belirler.