March 12, 2026

Tekin Yayın Dağıtım San.Tic.Ltd.Şti

Mimar Sinan Mah. Atlas Çıkmazı Sk. No:7 Üsküdar/İstanbul

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Elif Akkaya

Telefon

0216 323 20 20

E-mail

info@tekinyayinevi.com.tr

Website

Tekin Yayınevi

Teknik Sorumlu

Tetris Teknoloji

Halil Yıldız ve gömülmüş anılar kitabı: “Bu toplum bizi bizden okuyacak”

Halil Yıldız ve gömülmüş anılar kitabı: “Bu toplum bizi bizden okuyacak”

Bir süre önce yayımladığı “Kısa Hayatların Uzun Hikâyeleri” kitabında, Türkiye’nin en uzun 5 yılını taşıyan ve tüm faturayı üstlenen devrimci kuşağın betona gömülmüş kahramanlarını “hatırlatan” Halil Yıldız, ortada büyük bir boşluk olduğunu ileri sürüyor. “Bir gün kendi hikâyemizi de yazacağız” diyen Yıldız sorularımızı yanıtladı.

– İlginç kitabınızı 1975-80 dönemindeki devrimci gençliğin gecikmiş bir itirazı olarak okuyabilir miyiz? Sözü geçen bu kuşak 12 Eylül’ün muhatabı ve gerekçesiydi, malum. “Bizim çocukların layıkıyla anlatılamadığı” serzenişini, kitabınızdaki satır aralarından çıkarmak mümkün. Ne diyorsunuz?

HALİL YILDIZ – Öncelikle ilginiz için çok teşekkür ediyorum. Bir kitapla toplum önüne çıktığınız andan itibaren, yazdıklarınıza daha özel bir anlam ve misyon yüklenmesine karşı çıkamıyorsunuz. İster istemez herkes kendi durduğu yerden bir anlam yüklüyor. Kitabımın okuyucu önüne çıktığı kısa sürede bunu bir kere daha gözlemlemiş oldum. Gerçi okuyucuların bir kısmı buradaki yazıların çoğunu parça parça paylaşımlarımdan okuma fırsatı bulmuştu. Dolayısıyla yazıları anlamlandırdığı bir önyargısı vardı; onun için bir anlam yüklemesi zor olmadı. Soruya daha başından “1970-80 döneminin devrimci gençleri…” diye başladığınız için, hemen politik bir kulvara girmiş oluyoruz. Sakıncası yok tabii ki, asıl olarak öyledir de belki; ancak ona geçmeden önce, o sürecin bir aktörü olmasalar bile çocukluğunda, gençliğinde o günün devrimcilerini tanımış “sıradan” diyebileceğimiz insanların da kitaba bir anlam yüklediklerini, kendilerinden bir şeyler bulduklarını gördüm. Yazılardaki insani sıcaklık, duygular belki… Bunu belirttikten sonra asıl soruya geçebiliriz.

1970-80 arasındaki on yıl, bizim hem çocukluğumuz hem de gençliğimiz oldu. Bu kitaptaki ilk yazıya “Yaşamak/Anı Biriktirmek” başlığını koymuştum. Torosların bir dağ köyünde, yedi çocuklu bir ailenin bir ferdi olarak, parasız yatılı ilköğretmen okuluna gidişimin ilk saatlerinin hikâyesiyle başlar. Çok değil, o okulda daha iki yılımı bile doldurmamışken, bir akşam üzeri duvar dibinde bir gazete sayfasında hüzünle kaybolmuş, Denizlerin idamı ile ilgili haberleri okuyan ağabeyleri gördüm. Ben de sıkıştım yanlarına, ağızlarını bıçak açmıyordu. Yani o dönemin hikâyesi biraz böyle bir şey. Her an’ı bir roman, bir hikâye; hatta bir şiir…

Bir yazımda gençlikten orta yaşa geçişimizi anlatırken, “Yüzümüzde ilk tüylerin çıkmaya başlamasıyla, saçlarımıza ak düşmesi arasında hem çok uzun hem de çok kısa bir zaman vardır,” demiştim. 1985 yazında, çok değil beş yıl sonra bir grup arkadaşla Sağmalcılar Özel Askeri Cezaevi’nde ilk kez karşılaştığımızda, birbirimize bakarken nasıl bir şaşkınlık yaşadığımızı, birbirimizin gözlerinden fark etmek hiç de zor değildi. Aradan geçen beş yılda adeta yaşlanmıştık. Saçlarımız sadece alnımızdan değil, arkalardan da ciddi olarak dökülmüştü. Yani bir anda orta yaşlı oluvermiştik.

DİRENMEK DIŞINDA BİR YOL YOKTU

Bunları tam da sorunuzu biraz daha açmak için anlatıyorum. Şöyle ki, 1975-80 dönemindeki üç beş yıl, o dönemde birçoğunun yaşları 16-23 arasında olan devrimciler için, bir yanıyla bir insan ömrüne sığmayacak olaylarla doludur. Oysa bir başka açıdan olayın dışından bakıldığında ise, üç beş yıl genç bir insanın ömründe o kadar da uzun sayılmayabilir. Ama bir yandan yaşam ve barınma sorunlarıyla üniversite kapısında olan gençlerin önünde, asıl olarak da sistemin önümüze koyduğu engeller, zorluklar vardı. Hatta tam da söylediğiniz gibi “12 Eylül’ün gerekçesi ve muhatabı” olan gençlerden, devrimcilerden söz ediyoruz. Daha da ileri gidelim; devlet eliyle provokasyonlar organize edildiği ve bunun yer yer fark edilmesine rağmen, isteyerek olmasa da bilerek o provokasyonlara gelmek zorunda kalındığı da doğrudur. Yaşamak, direnmek için mücadele etmek gerekiyordu, başka da bir yol yoktu.

Böylesine zor, karmaşık ve ağır bedeller ödenen bir dönemin ve o dönemin aktörü olan gençlerinin, aradan geçen 45 yılda edebiyat alanında yeterince karşılık bulmadığını söylemek yanlış olmaz. Onların böyle bir beklentisi de olmadı, doğru. Bir kısmı hayatıyla ödedi o bedeli; yaşayanlar da uzun cezaevi ve zorlu yaşam şartlarıyla baş etmek zorunda kaldı. Bu o kadar kolay değildi. Ama hiçbiri de geriye dönüp dizini dövmedi. Yaptık, ettik, gerisi de tarihe kaldı, gibi bir soylu davranıştı bu. Hele de o yıllarda ölenlerin birçoğu satır aralarında bile yer bulmadı. Ben kendi adıma buna itiraz etmek istedim. Yaşananları ve o sürecin isimsiz kahramanları olan gençleri toplumun hafızasında güncelleyerek tarih önüne koymak istedim. İtirazım, serzenişim bunaydı sadece. O insanlar en azından bunu fazlasıyla hak etmişlerdi.

Gecikmişliğine gelince; doğrudur… Ancak, bugün aradan yarım yüzyıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen neden yazdığımla ilgili bir soruya “Yazamadıklarımı unutmamak için,” demiştim. Bu bir travmadır. Hukuki, ahlaki, siyasi… Bu kadarı bile yetmez mi gecikmişliği anlatmaya? Aslında anılarla ilgili olarak yazmaya başladığımda amacım yazdıklarımı paylaşmak değildi, benden geriye bir şeyler kalsın istemiştim, belki bir gün birileri için bir şey ifade ederdi, hepsi bu! Hatta başlığını da “Yazılmasa da Olurdu” diye yazmıştım. Ama yazmaya başladıkça gördüm ki, kaybettiğimiz isimsiz kahramanların yakınlarına ya da o sürece gençliğini gömmüş devrimcilere/bize iyi geliyordu bu yazılar. Ben de bunun üzerine gitmenin doğru olduğunu düşündüm.

– Türkiye’nin en uzun 5 yılındaki (1975-80) devrimci gençlerin bir önceki kuşakla (“60 Kuşağı” veya “47’liler” diyelim, ama 68 Kuşağı demeyelim, yok çünkü) bir farkı/farkları var mı? Ya sonraki örneğin 2025 gençlerinin o dönemlerden farkları neler? Neler gözlemliyorsunuz?

HALİL YILDIZ – Benim de bir üniversite öğrencisi olarak içinde olduğum bir dönemin “Türkiye’nin en uzun 5 yılı” olarak değerlendirilmesi isabetli bir tanımlama olmuş. Bir önceki bölümde de anlatmaya çalıştığım gibi, gerçekten çok uzun bir 5 yıl. O sürece 16 yaşında yakalanan biriyseniz; ergenlikte girdiğiniz süreçten 21 yaşında, üzerinizden kocaman bir hayat geçmiş, tarih yazmış bir kuşağın bir ferdi, olgun bir yetişkin olarak çıkıyorsunuz. Evet, bu anlamda çok uzun… Ya da henüz 21 yaşını bile görmeden, adınıza türküler yakılan bir kahraman olarak bu dünyaya veda ediyorsunuz. Hem de o 5 yılı bile dolduramamış olarak. Varın gerisini siz düşünün.

Tam da o yıllardaki üniversite öğrenciliğimde, bir önceki kuşaktan biriyle kesişmişti bir gün yolum. Şunu söylediğini bugün gibi hatırlıyorum: “Biz belediye otobüsüne binip şebeke (paso) dediğimizde, otobüstekiler dönüp saygıyla bakarlardı.” Kalacak yurt bulamayan, öğrenciye ev verilmeyen, “sağ-sol çatışması” görüntüsüyle itibarsızlaştırılmış bir üniversite öğrenciliğinin tüm sorunlarını yaşayan birisi olarak şaşırmıştım. Her ne kadar 1968’lerin, 1970’lerin ideolojik ve pratik mirasının üzerinde konumlanmış gibi görünsek de -ki bu bir anlamda doğrudur- onların sahip olduğu birçok olanaktan da yoksunduk.

12 MART VE 12 EYLÜL GENÇLERİ

Onlar, her şeyden önce 1961 Anayasası’nın getirdiği nispi demokratik ortamın olanaklarına ve uluslararası arenada da dünya genelindeki devrimci dalganın bir parçası olarak mücadele ettiler. Asya’daki, Latin Amerika’daki devrimci dalga, Filistin’deki devrimci örgütlerin mücadelesi ve dayanışma çabaları önemli bir motivasyon kaynağı oldu. Askeri ve sivil bürokrasideki Cumhuriyetçi sol birikimden aldıkları destek ve güç de önemliydi.

Oysa, 1975-80 sürecinin bir başka açmazı da MHP’nin önderliğinde ve Adalet Partisi’nin desteğindeki “Ülkücü-Komando” örgütlenmesiyle olay çok farklı bir boyut kazandı. Beslenme-barınma sorunundan çok daha önemli bir sorunla, can güvenliği sorunuyla karşı karşıyaydı artık bu sürecin gençleri. Çünkü, 12 Mart Darbesi’yle asker-sivil bürokrasideki ilerici, devrimci kadroların önemli bir bölümü tasfiye edilmiş, yerine ülkücü militan kadrolar yerleştirilmişti.

Yine sizin söylemek istediğiniz tanımla söyleyelim, “47’liler”in sendikalarda, sivil toplum kuruluşlarında ciddi bir destekleri ve örgütlenmeleri olmasına rağmen, gözatına alınan, tutuklanan, işkenceden geçirilen, öldürülenlerinin sayısına baktığımızda, 12 Eylül’dekiyle kıyaslanamaz. Bir başka yanıyla da iyi eğitimli bir kuşaktır. Çoğunluğu seçkin ailelerin çocuklarıdır, yani sahipleri vardır. Bizim kuşağın gençlerinin darbe döneminin ağır baskı koşullarında sahipleri yoktur. Biz nasıl ki, o şartlarda yaşamayı, örgütlenmeyi, mücadele etmeyi, adım adım öğrendikse, ailelerimiz de ancak cezaevi kapılarında, Emniyet koridorlarında öğrendi hayatı, çocuklarına sahip çıkmayı… Tüm bu olumsuzluklara, yoksunluklara rağmen, bu gençlik hayatın her alanında var oldu. Okullarda, işyerlerinde, sendikalarda, mahallelerde, köylerde, dağlarda… Farklı anlayışların, farklı siyasal grupların olmasının getirdiği zaaflar ya da avantajlar bir başka tartışmanın konusu olabilir, yeri burası değil, muhatabı da ben olamam.

Sorunuzun ikinci bölümü için de belki şöyle bir şey söylenebilir: Bizim kuşağın gençlerinin aileden ve okullardan aldığı eğitim daha çok kolektif ve dayanışmacı bir insan modeli yaratmıştı. Oysa 12 Eylül faşist darbesinin ve yeni ekonomi modelinin yarattığı gençlik biraz arada kaldı. Ne bize benzedi ne de kendisi olabildi. 2025 gençliğini onun devamı sayıyorum. Ancak bu gençlik kendisi için bir şeyler istemeyi bilen, dünyadan haberli ve haklarına çok düşkün bir gençlik. Kolektif bir yaşam bilinci olmadığı için örgütlenmeye yabancı; ama belli bir yaşam standardı ve özgürlük talebi var, ondan da vazgeçemiyor. Son dönemdeki tavır belki böyle okunabilir. Yoksa, örgütlenme olayını çok da idealize etmemek gerekir. Hayat her zaman hızla kendi dinamiklerini yaratabiliyor. Bu toplumda bu dinamizm var. Bu çok kez test edildi, çok kez şaşırdık. 

– “Kısa Hayatların Uzun Hikâyeleri”, bir mağduriyeti ve arabesk/ağlak bir şikâyeti içermiyor. Tam tersine, direnişi ve sonuçlarını masaya yatırıyor: “Eksiklerimizi görelim, kahramanlarımızı unutmayalım” diye özetleyebiliriz. Neden böyle bir “anılar” kitabı? Kime, kimleri ve neleri, neden hatırlatmak gerekiyordu?

HALİL YILDIZ – Kitabımın piyasaya çıkışını “Bir kitap, sadece bir kitaptır!” başlığıyla duyurmuştum sosyal medyada. Bir reklam spotu olarak tersten söylemek gibiydi biraz. Utangaçlığımı bastırmak ister gibi… Hani, birileri itiraz etsin de bir muhabbet olsun, ben de bir şeyler anlatmaya çalışayım, ama öyle olmadı. Benim o tersten bir şeyler söyleyen başlığımı ciddiye almadı kimse; onlar kitabımın çıkışına odaklandılar, coşkuyla heyecanla karşıladılar. Sanki birileri onları onore etmiş, itibarlarını iade etmiş gibi. Bu çok hoştu, teşekkür ediyorum tüm dostlara.

Bunu sadece onların bir nezaketi, bana olan sevgilerinin, saygılarının dışavurumu olarak düşünmedim; o da vardı tabii ki, ama buradaki başka bir şeydi. Kendisi ile ilgili övgüleri utanarak kabul eden biri olarak bu kadar cüretkâr bir eda ile kendime pay çıkarmama şaşırmış olabilirsiniz. Bizim kuşağın insanları, dostlarım sanki kendi duygularını ifade edecek bir sözcü seçmişlerdi beni de onu alkışlıyorlardı. Evet, tam da düşündüğüm gibi karşılık buldu “Kısa Hayatların Uzun Hikâyeleri.” Bu çok onur verici; teşekkür ediyorum. Bir yazıda “Kısacık hayatlarından uzun hikâyeler bırakarak bu dünyadan göçüp giden dostlarımızı andım bu yazılarda,” demiştim. Kitabın adı da buradan çıkmış oldu. Ben, o kısa hayatların uzun hikâyelerini yazmadım aslında. Onları görünür hâle getirmeye, onları gün yüzüne çıkarmaya çalıştım. Onlar gibi daha binlercesinin olduğunu anlatmak istedim. Kişilerin, olayların etrafında dolandım, kısacık özetler sundum. Şimdi sıra bunlardan edebiyat adına bir şeyler çıkarmada; gürül gürül hikâyeler, romanlar, şiirler yazmada. Olacaktır, olmalı… Şu var ki, yaşlanıyoruz. Yaşayanlara, tanık olanlara, eli kalem tutanlara çok iş düşüyor.

Acı, bu ülke insanının yabancısı olduğu bir şey değil. Kimi zaman göz yaşlarıyla, kimi zaman öfkeyle ve kimi zaman da boğazda düğümlenen bir yumruk olarak…

12 Eylül öncesi ve sonrasında yaşananlar da derin acılar yükledi bu toplumun omuzlarına. Anneler, babalar, kardeşler, dostlar tüm zerrecikleriyle bu acıları hissetti ve belki de bir ömür taşıdı. Gün oldu sessizliğe gömüldü, gün oldu öfke olup döküldü ortaya, durdurulamaz bir sel gibi. Edebiyatta bunun da bir yeri olmalıydı.

Bu kitaptaki “Mevlüt Amca Benden Bir Selam Bekler” başlıklı bir yazıda; biri günümüzden 2022 yılından, diğeri 1978 Temmuzundan iki babanın yürekleri dağlayan hikâyelerini konu etmiştim. Yedi yıl önce öldürülen oğlunun kemikleri olan kutuyla Diyarbakır sokaklarında görüntülen bir baba, olayı BBC Türkçe muhabirine “28 yaşındaki oğlumun kemiklerinin olduğu kutuyu dolaptan çıkarıp elime verdiler, bunu hiç beklemiyordum, gözlerim karardı, nefesim kesildi, sanki o an Diyarbakır başıma yıkıldı,” diye ifade etmişti.

Diğeri ise, 1978 temmuzunda Ankara’da öldürülen çocukluk ve gençlik arkadaşım Mustafa Öztürk’ün, Ankara’dan kilometrelerce uzakta, Bucak’taki babasına oğlunun ölüm haberinin en hoyrat biçimde verildiği an’ı anlattığım bir hikâyedir. Ankara Hukuk’ta daha ilk yılını bitirmiş 19 yaşındaki bir oğulun ölüm haberi… Daha da onlarca acıklı hikâye.

Bunların unutulmaması gerekiyor, çünkü ödenen bedel çok ağır. Yine de çok da bir şey yapamıyoruz. Ben kendime böyle bir yol buldum; yaşadıklarımızı, tanıklıklarımı o günlerin yaşayanlarına ya da artık hayatta olmayanların da yakınlarına, dostlarına bir kere daha hatırlatmak istedim. Unutulmasındı, başka da bir şey değil. Yine de bazı şeyler çok kolay olmuyor. Çok istememe, çabalamama rağmen bu yazıyı Mustafa’yı tanımış, aynı okulda, aynı yurtta, aynı siyasal çizgide beraber olmuş arkadaşlarına ulaştıramadım; onların bir dergilerinde yer bulmasını sağlayamadım. “Devrimci 78’liler”in bir dergisi varsa, neden olmasındı, ama olmadı. Bu da benim hüznüm olarak kaldı.

Söylemesem olmazdı.

Bunu çok tekrarlıyorum: Bizden önce gidenler arkalarında derin hikâyeler bıraktılar. O hikâyelere hayat vererek onları anmak, bir anlamda bizim gönül borcumuz. Kim bilir kaç kez gözlerimizi uzaklara dikerek, onların hafızamızda canlanan silüetlerine bakarak, onlar için bir şeyler söylemiş, bir şeyler yazmışızdır. Bunları konuştukça, yazdıkça hep o hikâye gelir aklıma: Spartakistlerin önderlerinden Leo Joqiches, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un öldürülmeleri üzerine, “Birinin geride kalması gerekir, mezar taşlarını yazmak için,” diyor. Birkaç hafta sonra Leo da öldürülmüştür.

İşte böyle bir hikâyedir bizimkisi de…

Birilerinin, geride kalanların bir şeyler yazması gerekirdi; yapmaya çalıştığım, yapmaya çalıştığımız bu.

GEÇMİŞİN TAŞIDIĞI TRAVMALAR

– Marx’ın 18 Brumaire’in girişindeki uyarısı, bizde de bir tuzak olarak yok mu? “Tüm ölüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus halinde çöker.” Geçmiş, aynen alınırsa, devrimci dünyada ve genç kuşakların üzerinde de bir kâbusa dönüşmez mi?

HALİL YILDIZ – Bugünün politik ortamı içinde, politik bir aidiyet içerisinde olmayan biri olarak bu konuda bir şeyler söylemeli miyim, bilemiyorum. Yine de kısa bir değerlendirme olabilir belki.

Bizde bu tür süreçlere “bastırma ve yok etme” mantığı ile yaklaşıldı egemenlerce hep. 1971 sonrasında bu travmadan çabuk çıkıldı. Bunun değişik nedenleri var. En başta, yaşanan süreç çok sert ve organize bir şiddetle bastırılmış olmasına karşın, sanat-edebiyat dünyasında hızla romantize edildi. Hikâyeleri, romanları, müzikleri yapıldı. Toplumdaki bu hızlı toparlanmanın tersine, sağ siyasetin güdümünde devlet eliyle yeni şiddet örgütleri yaratılmaya çalışıldı. Bu, kendi içinde toplumda ve gençlikte yeni savunma mekanizmalarının ortaya çıkmasına neden oldu hedeflenenin aksine. Adeta bir içsavaş ortamına dönüşen süreçte 1978’lere varıldığında, artık süreç tersine dönmüştü. Yaratılmaya çalışılan sivil faşist örgütlenmeler giderek alan hâkimiyetini kaybetti. Baştan başa bir Karadeniz Bölgesi, büyük şehirler, üniversiteler büyük oranda devrimcilerin kontrolüne geçmişti.

Çözümü 10 yıl sonra yine bir askeri darbede bulmuş oldular. Bu kitleselleşen direnişe karşı tavır daha da sert oldu. Bir darbe anayasası ile de taçlandırılan süreçte bu kez baskı ve şiddet kalıcı hale geldi. Sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının misyonunu yitirdiği, uzun bir pasifikasyon süreciyle bugünlere gelindi. Görünen o ki örgütlü bir toplum olamadığımız için, bu tür süreçlerden çıkış da spontan oluyor. Dibe vurunca çözüm aranıyor. Kurtuluş Savaşı öncesinde de 1975’lerde de bu böyle oldu. 1968’i ayrı tutuyorum. O dönemin ulusal ve uluslararası dinamikleri farklıydı.

Dolayısıyla sözünü ettiğiniz o “genç kuşaklar üzerindeki kâbus”, gün oluyor, bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir nedenle kalkıveriyor. Bazen hayatın kendisi daha somut bir yol gösterici olabiliyor. Bu kadarını söylemiş olalım…

Anlatılamayan bir devrim ve devrimciler tarihimiz var, derinlerine, onu yaratan insanların arkeolojik kazılarla derinlerine inilememiş bir devrim tarihi bu. Özellikle son 50 yılın isimsiz kahramanları hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Hatta hiçbir şey bilmiyoruz. Edebiyata girdikleri de söylenemez. Bu büyük boşluk edebiyatla doldurulabilir mi? Gözlemleriniz…

HALİL YILDIZ – 1975-80 dönemini Türkiye için, Türkiye devrimcileri için çok uzun bir süre olarak değerlendirdik. Sonrasındaki 45 yıl ise, çok hızlı geçti bizim kuşak için. “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler,” duygusunda takılı kaldık belki de. Sonrasındaki hayat bizim bildiğimiz hayat değildi. Bir yandan hayata tutunmaya, kendimize bir yol bulmaya çalışırken, gelecek güzel günler hayali de hep bir yerlerde saklı kaldı. Bu arada durduramadığımız, akıp giden bir hayat var. Hatta fark etmeden yaşlı da oluverdik en kestirmeden. Yaşadıklarımız, bildiklerimiz de yavaş yavaş hafızamızdan kayıp gidiyor. Telaşla son kez etrafımıza bakıyoruz, yapmak istediklerimizi yapamadan, söylemek istediklerimizi söyleyemeden gidiyor muyuz diye; bu çok yaralayıcı oluyor.

Henüz bir yerlerde yayınlanmamış son yazımın başlığını “48 yıl sonra Şükran’a kitap imzalamak” diye koydum. Şükran, Ruhi Su’nun “Şişli Meydanı’nda Üç Kız” türküsündeki kızlardan biri; Çiğdem öldürülmüş, Melike ve Şükran ağır yaralı olarak kurtulmuştur. Hayat ne garip ki, tam da o günlerden, 1977’lerden ve sonrasından anılar, hikâyeler paylaştığım kitabımı imzalıyorum Şükran’a. Tek başına bu bile çok ilginç bir hikâye değil mi? Böylesine acıyla, umutla yoğrulmuş bir süreçten bir kuşaktan söz ediyoruz. Heyecanlanıyorum bunları yazarken, yazdıklarımın coşkusuna kapılıyorum, soruyu bile unuttum çoktan.

KİM YAZACAKTI TARİHİMİZİ?

“Anlatılamayan bir devrimciler tarihimiz var,” diyorsunuz. Bunun yanlış olduğunu söyleyemem, ama kim yazacaktı? Bizler, yani o süreçlerden “yaralı” kurtulanlar omuzlarımızda büyük yüklerle çıktık dışarıya; o yüklerin ağırlığında ezildik çoğumuz. Çünkü biz, bir günün bile yıllara bedel olduğu o uzun 5 yılın ve sonrasındaki tutsaklık yıllarının acıları ve hasarlarıyla dönmüştük yeni hayatlarımıza. Yaşamımızı üretmek, ayakta kalmak zorundaydık öncelikle; bu bizim bildiğimiz bir hayat değildi. Kim nasıl yazacaktı ki? Kendine bir alan bulanlardan deneyenler olmadı değil, onlar da bazı duvarları aşamadı.

Şunu da söyleyelim: O süreçlerin bazı aktörleri yer yer kendilerine bir alan buldular; gazeteler, dergiler… Onlar da oraları, kişisel kariyer alanları olarak kullandılar, dersek haksızlık etmiş olur muyuz, bilemiyorum; ama görüntü bu yargımı doğrular nitelikteydi: Sayfalarını da daha çok tanınmış gazetecilere ve akademisyenlere açmayı tercih ettiler. Amatör yazıcılara pek tahammülleri olmadı. Birilerine haksızlık mı ediyorum, diye düşünüyorum ama, “haksızlık” en son yapacağım şeydir, dostlarım bilir!

Yani, o “isimsiz kahramanlara” ve onları yazacaklara bir türlü sıra gelemedi.

Son yıllarda el yordamıyla ve büyük fedakârlıklarla kitap yazan arkadaşları saygıyla, sevgiyle anmak isterim. Emeklerini yok saydığım anlamı çıkmasın, sözüm onlara değil. Anılar, roman denemeleri… Son birkaç yılda bazı arkadaşlar organize olarak bölgesel ve kişisel yaşanmışlıklarla ilgili kitaplar yayınlıyorlar, bu boşluğa hizmet edeceğini sanıyorum. Eski TKP’lilerin TÜSTAV üzerinden uzun yıllardır yaptıkları çalışmaları bu tartışmanın dışında tutuyorum. Onların tecrübeleri ve olanakları bu kulvarın dışında konuşulabilecek bir olay. Onlar, daha farklı bir dönemin anılarını, başka bir “konfor” alanının olanaklarıyla çalışıyorlar. Sözünü ettiğimiz konudan ayrı tutuyorum.

Konuyla bağı nasıl kurulur bilmiyorum, ama bunu da yazmalıyım: 12 Eylül’ün getirdiği baskı ve şiddet sadece başlangıçtaki işkencelerle, ölümlerle, kaybedilenlerle bitmedi; cezaevleri de bir baskı ve işkence laboratuvarı oldu. Oralarda insanın insana yapabileceklerinin sınır tanımazlığına şahitlik edildi. Tek Tip Elbise uygulamasının dayatıldığı yıllarda birçok kişinin muhatap olduğu bir uygulamayı anlatayım:

Her iş gününde, sabahın erken saatlerinde mahkemeye gidecekler listesi okunurdu. Buraya kadar bir sorun yok. Mahkemeye gidecekler sırayla koğuşlardan alınarak çıplak aramaya tabi tutulur. Buna direnildiği için bir grup asker tarafından zorla yapılır bu işlem ve sonrasında da eller arkadan kelepçelenerek, şort-atletle havalandırmaya bırakılır. Mevsime göre kar, yağmur ve soğuk altında diğer koğuşlardan alınacakları beklersiniz saçak altlarında. Düşünün, saat 6.30-7.00’da koğuşundan alınan biri için bir buçuk-iki saat demektir bu. Hele de haftanın birkaç günü mahkemeye giden biriyseniz, -ki çoğunluğu öyledir- olayın ağırlığını varın siz düşünün. Böylesi bir uygulamanın bir günü bile bir insan hayatı için başlı başına bir travma değil midir? Demem o ki, anlattığımız hikâyeler bu insanların hikâyeleri. Bir de dışarıya çıktığı zaman, hiçbir şey olmamış gibi hayatla baş etmesini istiyorsunuz onlardan. Bu çok zor…

Gelelim sorunuzun sonuna, “Bu boşluk edebiyatla doldurulabilir mi?”

“BU BOŞLUĞU EDEBİYAT DOLDURMALI”

Kitabımın bir yerinde G. Vasques’den bir alıntı yapmıştım: “Edebiyat tarihe direndiğimiz yerdir,” diyordu. Vasques bunu hangi anlamda söyledi, bilmiyorum, ama ben bu konuya da uygun düşebileceği inancındayım. Evet, bu boşluğu edebiyat doldurabilir, doldurmalı. Kısa deneyimimde bunu, bu ihtiyacı, bu zorunluluğu görüyorum. Geride kalanlar, geride kalanların yakınları, onlarla gönül bağı olmuş, duygusal yakınlık duymuş birçok kişi bu tür girişimleri coşkuyla karşılıyor.

– Yüz binlerce devrimcinin işlenemediği, yanından bile geçilemediği, antikomünist histerinin özellikle liberal versiyonlarının tüm dizginleri ele geçirdiği bir edebiyat ve hatta tarih yazımı karşısındayız. Kimisi “Türk edebiyatı” kimisi de “Türkiye edebiyatı” falan diyor. Buradan kavga etmeye kalkıyorlar. Etnisizm, liberal vitaminler eşliğinde herkesin kafasını kemiriyor. Bu dilsizlik, bu suskunluk devrim için savaşan insanların, bizim kuşağımızın mı suçu ve eksikliği? Bu yüz binlerce genç insandan biri de sizdiniz ve ağır bedeller ödediniz. Çok özel bedeller ödeyen insanları yakından tanıdınız. Muhtemelen, “Bu insanların hayatları işlenmedikçe onlar hiç yaşamamış veya betona gömülmüş sayılacaklardır” diye düşünüyorsunuz. En azından kitabınızdan bu sonucu da çıkarabiliyoruz. Burada büyük faturayı milliyetçi dinci odaklar mı yoksa özgürlükçü/batıcı liberal antikomünizme mi çıkarmalıyız?  Hangisi öncelikli sizce? Milliyetçi-dinci gericiliğin liberal destek olmasa başarılı olacağını düşünüyor musunuz?

HALİL YILDIZ – Benim için çok karmaşık bir soru bu. Son 20-30 yılın sorusu. Böyle bir tartışmaya balıklama dalmaya hazır çok kişi var, biliyorum. Ama ben polemik anlamında bu tartışmaya girmeyeceğim. Yanlış anlaşılmasın, beceremeyeceğimden değil, ama tarz olarak, tavır olarak çok verimli olacağına inanmadığımdan. Tabii ki, böyle bir tartışma siyasal muhataplarıyla toplum önünde yapılmalı, bunda bir sorun yok. Belki de çok yapılan bir tartışma olduğu için, o kesimlerin yeterince teşhir olduğuna inanıyorum. Bu kadarını söylemiş olayım.

Ben yine kendi durduğum yere, kitabımın da konusu olan sürece dönmek istiyorum. Kitabımda 12 Eylül’le ilgili bir yazımda, “Çoğunu hâlâ o genç halleriyle hatırladığımız arkadaşlarımızın, dostlarımızın anılarıyla doluyuz. Birlikte türküler söylenmiş, halaylar çekilmiş, lokmalar bölüşülmüş; filmlerin o son sahnesinde boğazımız düğümlenmiş, dayanamayıp alkışlamışız hep beraber. Gelecek güzel bir düştü, o düşü öldürdüler. 12 Eylül’le birlikte bir kuşağın, bir ülkenin, bir halkın umudu yok edildi. Bu ülkenin üzerine ağır bir örtü olup çöktüler,” demiştim. Bu, bir dönemin ve o dönemin gencecik insanlarının fotoğrafıdır. Kaybettiklerimiz umutsuz bir hüzün bırakmadılar geriye. Kalanların çoğu için de hiçbir şey toz pembe değildi. Onuruyla yaşamaktan öte neydi ki hayat? Hiç değilse, basit bir saygıyı hak etmiyor muydu bu duruş?

Sözünü ettiğiniz kesimler için belki buradan bakılarak bir şeyler söylenebilir. Ama görüyorsunuz konunun etrafında dolanıyorum; bir hesap sorma, bir kötü söz söyleme adına bir şey çıkmıyor dilimden. Hem bu kadar güzel duygularla başladığımız bu söyleşinin kötü bir sözle bitmesine de razı değil gönlüm.

İnanıyorum, geç de olsa, deneye yanıla da olsa bir gün kendi hikâyemizi de yazacağız. Bu toplum bizi bizden okuyacak.

Çok teşekkür ediyorum.

SORULAR: OSMAN ÇUTSAY